Cuma 10 Eylül 2010 - 23:04

الجمعة ٢ شوال ١٤٣١

شنبه ۲۰ شهريور ۱۳۸۹ - ۰۰:۳۴

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Bölge ve Köy Öyküleri

 

40/60’lı yılların ilk başlarında, öykücülüğün, artık zamanı gelen top­lumcu, yöresel ve köycü edebiyat gibi yeni yönleri konusundaki edebî maslahatların temeli atılır. Artık Tahran’ın bütün İran’ı tanıtması imkân dahilinde değildir. Bu yüzden yazarlar, değişik hayat tarzlarını incelemek üzere İran’ın bilinme­dik bölgeleri üzerinde dururlar.

 

Aceleye getirilmiş toplumsal öyküler yazma eğilimi, yazarların kendi ka­buklarından çıkma ve halkın arasına bir yol bulma arayışına girme ça­baları­nın bir göstergesidir. Bir grup yazar şehirde yaşayan yoksun insan­lara yöne­lerek bedbahtlığa ve ölüme teslim olmaktan başka bir kaderleri olmayan tut­sak in­sanları tasvir etti. Bir başka grup da şehirli halkın ilgi­sini ülkenin uzak düşmüş bölgelerindeki insanların yaşam tarzına çek­meye çalıştı. Ancak bölge ve köy öykülerinin yazılması, düzenli bir şekilde arkası getirilmeyen dağınık haldeki bazı çabalardan ibarettir. 1340 ve son­rası yılları İran’da gerçek an­lamda bölge ve köy öykülerinin ortaya çıktığı yıllar olarak kabul etmek mümkündür.

 

Dânişver’den daha önce, Çûbek, Bûşehr’in mahalli şivesini topluma kur­ban gitmiş insanları tasvir etmede kullandı. Pervîzî, aynı yöntemden çocuklu­ğun hüzünlü atmosferini yeniden yaratmada yararlandı. Ahmed-i Mahmûd da sıcak ve yoksul güneyi, öykülerindeki olayların mekânı olarak kullandı. “Se Sâ’at-i Dîger” (Üç Saat Daha) adlı öyküde, güneydeki liman­lar tasvir edilir; “Deryâ Henûz Ârâm-est”te deniz, hurma bahçeleri, yanık top­raklar ve yakıcı gökyüzü öykünün atmosferini kurmada önemli bir iş­leve sa­hiptir.

 

Mahmûd ile aynı zamanda, Necef-i Deryâbenderî ve Nâsır-i Takvâyî (d. 1319/1940) gibi yazarlar da Âreş dergisinde güney ile ilgili öyküler ya­yım­larlar. Deryâbenderî’nin bu dönemin başarılı öykülerinden olan “Morg-i Pâ-kûtâh” (Güdük Ayaklı Tavuk) adlı eseri, güneydeki çevreyi ve petrol işçilerini tasvir eder. Kalabalık nüfuslu bir evde, yıllarca petrol şir­keti için canla başla çalışmış olan bir işçi yoksulluk içinde ölür. Her biri kendine özgü bir talihsizliğe uğramış olan evin bireyleri, bütün çaresizlik­lerini, kendilerinden daha kara bahtlı olan ve insanların ya­kınlık duyduğu bir tavuğun başına yıkarak telafi ederler. Öykü özlü ve güzel betimleme­lerle yazılmıştır ve zarif bir mizahla denizi ve bir balık gibi karaya vurmuş garip bir adamın yaşamını anlatmaktadır.

 

Takvâyî, henüz kendi edebî değerlerini ortaya koymamış genç bir öykü ya­zarıdır, ancak şu birkaç öyküsü bile ondaki özel yeteneğin bir gös­tergesi­dir. Takvâyî’nin bütün öyküleri, güneydeki işçi muhitinde geçer. O, bu muhiti ciddî bir şekilde ele alan ilk İranlı yazardır. Takvâyî “Penâhgâh” (Sığınak) adlı öyküsünü Hemingway’in öykü yazımı tekniklerini dikkate alarak yazmıştır: Yalnız ve şaşkın bir insanın zihninin içinden, asıl ko­nuyla ilgili olmaktan çok ikincil me­selelerle bağlantılı olan konuşmalar yoluyla bir iş­çinin ölümünün doğur­duğu üzüntüyü canlandırmaktadır. Takvâyî’nin anlatımı sert, kısa ve canlı­dır. Bu sertlik, güneyin sıcak, tek­nolojik ve sö­mürgeci ilişkilerinin şiddetli ortamına son derece uygundur. Öykünün kahramanı, denize açılmak ve bir gemide ça­lışmak ister, ama arkadaşının ölümüyle sonuçlanan bir kaza yü­zünden Batılı işverenle kav­gaya tutuşur. Takvâyî hiçbir ek açıklama getirmez, pek çok me­seleyi yaz­madan geçişti­rir; belki de konuşmaların arasına gizlen­miş olan şey­leri okuyucunun his­setmesi gerekmektedir. Öykünün biçimi, ya­zılmamış olan içsel kavramla­rın iletilmesinde önemli bir işleve sahiptir.

 

40/60’lı yıllarda, Fars öykücülüğü kendi gelişim seyrinde, bölgesel bir ge­niş­lemeye uğrar. Bölgesel (özellikle kuzey ve güney) özellikler temelinde pek çok öykü yazılır. Bu bölgelerin insanlarının kendilerine özgü yaşam tarzları­nın, bu ülkedeki yaşamın rengarenk görünümleri eşliğinde canlan­dırılması, yaygın gelenek ve göreneklerinin sergilenmesi, yöresel değerlere geri dönü­şün bir tür göstergesidir.

 

Doğanın katılığı, sömürüyle doğrudan yüz yüze kalış, güneyli öyküye, ku­zeyin tutuk öykülerinde görülmeyen bir sertlik katar. Bu bakımdan, en iyi güney öyküleri Hemingway gibi yazarların sert ve özlü tekniklerinden yarar­lanmışlardır. Bu bölge ülkedeki ticaret mallarının asli giriş ve çıkış kapısıdır. Çeşitli ülkelerin gemileri kıyılarına yanaşır, mallarıyla birlikte kendi kültürle­rinin değişik görüntülerini de sergilerler. Bu durum güneye, İran’ın başka noktalarında görülmeyen özel bir kültürel kimlik kazandırır. Teknolojik bir çevrede geçen güneyli öykü, doğanın şaşırtıcı güzelliğini dikkate almakla bir­likte daha çok işçilerin tasviri üzerinde durur. Kuzeyli öykü ise çiftçilerin sus­kun yoksulluğunu ve çilesini irdelemeye çalışır. Ka­palı ve yağmurlu bir or­tamda geçen bu öyküler, Gilânlı erkeklerin güreşi, kahvelerde pinekleyen yaşlı adamlar, çeltik eken kadınlar ve Mirza Kûçek Han-i Cengelî’nin hatıra­ları şek­linde kendilerini gösterirler. Bu bölgenin sisli ve yağmurlu iklimi ve yazarların kesin ve eşdeğer bir görüşe sahip olmayışları, kuzeyli eserlere bir tür romantik ve hümanist içsellik katmış­tır. Güneyin ortamında var olan şid­det ve sertlik, kuzeyin sisli ve puslu havasında kendisini pek az gösterme imkânı bulur. Ku­zeyli yazarların çoğu –40/60’lı yıllarda yazdığı eserleri dışında Tayyârî-, ağır ve rehavetli bir havada suskunluk içinde çile çeken insanların davranışlarını ve psiko­loji­lerini anlatmak için daha yumuşak bir anlatımdan yararlanmış ve ni­tele­meye yönelmişlerdir.

 

Bu yıllarda Bih Âzîn’den başka, “Hâne-yi Filizî” (Demirden Ev, 1340/1961)’nin yazarı Mahmûd-i Tayyârî ve Ekber-i Râdî kuzey hakkında öyküler yazmışlardır. Râdî’yi daha çok bir piyes yazarı olarak tanıyoruz. İlk eseri “Rovzene-yi Âbî”de (Mavi Pencere, 1338/1959), kendi döneminin aydınlarının şaşkınlığını canlandırır. Bu ay­dınlar, ailelerine sığına­rak ya da başlarını kendi kabuklarına gömerek yaşam­larının kör düğümünü çözmeye çalışmaktadırlar. Bunlar, her türlü yapıcılıktan âciz, kendilerine bir sığınak arayan düşkün insanlardır. Bu düşüş çeşitli bo­yutla­rıyla, Râdî’nin son­raki piyeslerinin ana temasını oluşturur: Müreffeh bir ai­lenin düşüşü, kuşak­ların ayrılması ve ithal bir uygarlığın çarkları altına giren bir toplumun dü­şüşü.

 

Râdî 1338-1342/1959-1963 yılları arasında, bulutlu bir hava da geçen ve ülkenin ku­zeyindeki şehirli ve köylü yoksulların çilesini anlatan bazı öyküler (Câdde, 1339/1960) de yazmıştır. “Bârân” (Yağmur) ve “Cadde” adlı öyküler, kuzeyli çift­çilerin yaşam tarzlarını göstererek okuyucuyu va­tanının bilinmedik böl­geleriyle tanıştıran, 1340/1961 yılı öncesinde yeni öykü yazımı tekniklerine da­yanarak köylerin içini gerçekçi bir şekilde mercek altına alan sayılı öykü­lerdendir. “Bârân”da kıtlık kaygısı, çeltik ekicisinin hatırına bütün dertle­rini getirir: Ağa, komisyoncu­lar, doğal afetler, zorla götürülüp çavuşun evine memur olarak dikilen ço­cuk... Bu öykü, köyde askerlik çağına gelmiş gençleri anlatan ilk İranlı eser­lerden­dir. Şurası da söylenmeden geçilme­melidir ki bu alandaki en değerli İranlı öykü, Mahmûd-i Devletâbâdî’nin “Gâvârebân”ıdır.

 

“Câdde”de, Naz Ali ve Nebi, birbirine yabancı iki yol arkadaşıdır. Ara sıra birbirlerine laf atsalar da gerçek bir iletişim kurmaya güç yetiremez­ler. Naz Ali, çalışmak için şehre gitmiş olan ve bir süredir kendisinden ha­ber alama­dığı oğlu konusundaki sıkıntısından söz etmek ister. Ancak Nebi, iflastan kurtul­mak düşüncesiyle, ineğinin doğurması beklenen dişi danayı Naz Ali’ye satmak için onu pazarlığa çekme düşüncesindedir. As­lında, her ikisi de aynı konudan –iflas ve felâket- ancak kendilerine özgü bir yolla ve ilgi duydukları şeyi vur­gulayarak söz etmektedirler. Onların konuşmalarının arasında, köy­lülerin zor ve karanlık yaşamının tasviri be­lirir. Olayları geliştiren, zamanla düğümleri çözen, öyküyü okuyucunun keşfetmesini sağlayan ve bununla bir­likte mesele­nin dış yüzünü oluşturan bu konuşmalar, zihinlerden geçen bir ândır aslında: Öykü insanların bir­birleri hakkındaki zihinsel yargılarıyla de­rinleşir. Okuyucu, konuşmaların arkasında gizlenen şeye ulaşmak ve böylece öykünün kurgusuna katılmak zorundadır.

 

Yağmur ve soğuk, yazarın şehirli öykülerindeki insanların hayatının ve psikolojisinin içine kadar işlemiş, onlardan hüzünlü ve şaşkın varlıklar yarat­mıştır. “Meh” (Sis) adlı öyküdeki memur ailesinin bıktırıcı bir hayatı vardır. Evin kı­zının aşkı o kadar taze ve beklenmedik bir şeydir ki me­murların tutucu ha­yatı bunu kabullenemez. Yazar “Tâvûs” adlı öyküde güçlü bir ni­teleme yar­dı­mıyla, okuyucuya yüreklerin ölmüşlüğü ve hiçliği konusunu aktarmanın üste­sinden gelir. “Câdde” ile aynı örgüde olan “Fâ­nûs” adlı öykü, birbirlerine içle­rini açan ama akılları başka yerde olan kü­çük bir büfe sahibiyle bir çerçi­cinin zihninde geçer. Yazar, içsel bir irde­leme yo­luyla, birbirinden ayrı düş­müş kara bahtlı insanların yaşamlarını canlan­dırır. Bunların zihniyetlerinin kökü gerçek ya­şamdadır: Zihinde ge­çen ya­şam tasvirleri sonunda belirli bir amaçla tek bir yerde toplanırlar. Râdî, kara bahtlılıklarının zirvesini sanat­kârca bir üslûpla göstermek için in­sanların iç dünyasını hizaya sokarak özel bir çizgi üzerinde geliştirir.

 

“Tâvûs” ve “Fânûs” adlı öyküler, yazarın olayların akışına müdahalesi yü­zünden zarar görmüşlerdir, ancak “Mersiye” (Ağıt) adlı özlü öykü bu kusurlar­dan be­ri­dir. Yazar tarafsız bir gözcü gibi, köhne ve loş bir basıme­vini güçlü bir şe­kilde betimler. Sonra ilgisinin ölmek üzere olan veremli bir işçiye yönlendirir ve onun kaderini matbaa işçilerinin genel kaderi ola­rak öv­güye değer bir so­mut­lukla anlatır. İnsanları ve olayları bir hüzün halesine bürüyen sağanak yağ­murla birlikte ölümün soğukluğu okuyucuya hissetti­rilir.

 

Güneyli ve kuzeyli öykü 1340-1350/1961-1971 yıllarında, çağdaş İran öykücülü­ğünün verimli bir dalını oluşturur; bunu “edebiyatta yöresellik” olarak adlandır­mak mümkündür. Bu yılların yazarlarının eserlerinde kırık dö­kük bir şekilde bulunan bu kökler, 40/60’lı yıllardan sonra somut edebî eği­limler şeklinde ortaya çıkar. Bu bakımdan, bu alanlar konusundaki in­ce­lemeyi kitabın öteki cildine (1342-1357/1963-1978 yıllarının öykücülü­ğünün ince­lenmesine) havale ediyoruz. Çünkü 30/50’li yılların sonlarında her ne kadar “bölge ve köy öyküsü” yazan yazarlar ortaya çıkmışlarsa da, henüz içle­rinden hiçbi­risi, sayelerinde kendi seçkin şah­siyetlerini ortaya koyabile­cekleri yeterli sayıda esere sahip değildiler.

 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.