| Bölge ve Köy Öyküleri 40/60’lı yılların ilk başlarında, öykücülüğün, artık zamanı gelen toplumcu, yöresel ve köycü edebiyat gibi yeni yönleri konusundaki edebî maslahatların temeli atılır. Artık Tahran’ın bütün İran’ı tanıtması imkân dahilinde değildir. Bu yüzden yazarlar, değişik hayat tarzlarını incelemek üzere İran’ın bilinmedik bölgeleri üzerinde dururlar. Aceleye getirilmiş toplumsal öyküler yazma eğilimi, yazarların kendi kabuklarından çıkma ve halkın arasına bir yol bulma arayışına girme çabalarının bir göstergesidir. Bir grup yazar şehirde yaşayan yoksun insanlara yönelerek bedbahtlığa ve ölüme teslim olmaktan başka bir kaderleri olmayan tutsak insanları tasvir etti. Bir başka grup da şehirli halkın ilgisini ülkenin uzak düşmüş bölgelerindeki insanların yaşam tarzına çekmeye çalıştı. Ancak bölge ve köy öykülerinin yazılması, düzenli bir şekilde arkası getirilmeyen dağınık haldeki bazı çabalardan ibarettir. 1340 ve sonrası yılları İran’da gerçek anlamda bölge ve köy öykülerinin ortaya çıktığı yıllar olarak kabul etmek mümkündür. Dânişver’den daha önce, Çûbek, Bûşehr’in mahalli şivesini topluma kurban gitmiş insanları tasvir etmede kullandı. Pervîzî, aynı yöntemden çocukluğun hüzünlü atmosferini yeniden yaratmada yararlandı. Ahmed-i Mahmûd da sıcak ve yoksul güneyi, öykülerindeki olayların mekânı olarak kullandı. “Se Sâ’at-i Dîger” (Üç Saat Daha) adlı öyküde, güneydeki limanlar tasvir edilir; “Deryâ Henûz Ârâm-est”te deniz, hurma bahçeleri, yanık topraklar ve yakıcı gökyüzü öykünün atmosferini kurmada önemli bir işleve sahiptir. Mahmûd ile aynı zamanda, Necef-i Deryâbenderî ve Nâsır-i Takvâyî (d. 1319/1940) gibi yazarlar da Âreş dergisinde güney ile ilgili öyküler yayımlarlar. Deryâbenderî’nin bu dönemin başarılı öykülerinden olan “Morg-i Pâ-kûtâh” (Güdük Ayaklı Tavuk) adlı eseri, güneydeki çevreyi ve petrol işçilerini tasvir eder. Kalabalık nüfuslu bir evde, yıllarca petrol şirketi için canla başla çalışmış olan bir işçi yoksulluk içinde ölür. Her biri kendine özgü bir talihsizliğe uğramış olan evin bireyleri, bütün çaresizliklerini, kendilerinden daha kara bahtlı olan ve insanların yakınlık duyduğu bir tavuğun başına yıkarak telafi ederler. Öykü özlü ve güzel betimlemelerle yazılmıştır ve zarif bir mizahla denizi ve bir balık gibi karaya vurmuş garip bir adamın yaşamını anlatmaktadır. Takvâyî, henüz kendi edebî değerlerini ortaya koymamış genç bir öykü yazarıdır, ancak şu birkaç öyküsü bile ondaki özel yeteneğin bir göstergesidir. Takvâyî’nin bütün öyküleri, güneydeki işçi muhitinde geçer. O, bu muhiti ciddî bir şekilde ele alan ilk İranlı yazardır. Takvâyî “Penâhgâh” (Sığınak) adlı öyküsünü Hemingway’in öykü yazımı tekniklerini dikkate alarak yazmıştır: Yalnız ve şaşkın bir insanın zihninin içinden, asıl konuyla ilgili olmaktan çok ikincil meselelerle bağlantılı olan konuşmalar yoluyla bir işçinin ölümünün doğurduğu üzüntüyü canlandırmaktadır. Takvâyî’nin anlatımı sert, kısa ve canlıdır. Bu sertlik, güneyin sıcak, teknolojik ve sömürgeci ilişkilerinin şiddetli ortamına son derece uygundur. Öykünün kahramanı, denize açılmak ve bir gemide çalışmak ister, ama arkadaşının ölümüyle sonuçlanan bir kaza yüzünden Batılı işverenle kavgaya tutuşur. Takvâyî hiçbir ek açıklama getirmez, pek çok meseleyi yazmadan geçiştirir; belki de konuşmaların arasına gizlenmiş olan şeyleri okuyucunun hissetmesi gerekmektedir. Öykünün biçimi, yazılmamış olan içsel kavramların iletilmesinde önemli bir işleve sahiptir. 40/60’lı yıllarda, Fars öykücülüğü kendi gelişim seyrinde, bölgesel bir genişlemeye uğrar. Bölgesel (özellikle kuzey ve güney) özellikler temelinde pek çok öykü yazılır. Bu bölgelerin insanlarının kendilerine özgü yaşam tarzlarının, bu ülkedeki yaşamın rengarenk görünümleri eşliğinde canlandırılması, yaygın gelenek ve göreneklerinin sergilenmesi, yöresel değerlere geri dönüşün bir tür göstergesidir. Doğanın katılığı, sömürüyle doğrudan yüz yüze kalış, güneyli öyküye, kuzeyin tutuk öykülerinde görülmeyen bir sertlik katar. Bu bakımdan, en iyi güney öyküleri Hemingway gibi yazarların sert ve özlü tekniklerinden yararlanmışlardır. Bu bölge ülkedeki ticaret mallarının asli giriş ve çıkış kapısıdır. Çeşitli ülkelerin gemileri kıyılarına yanaşır, mallarıyla birlikte kendi kültürlerinin değişik görüntülerini de sergilerler. Bu durum güneye, İran’ın başka noktalarında görülmeyen özel bir kültürel kimlik kazandırır. Teknolojik bir çevrede geçen güneyli öykü, doğanın şaşırtıcı güzelliğini dikkate almakla birlikte daha çok işçilerin tasviri üzerinde durur. Kuzeyli öykü ise çiftçilerin suskun yoksulluğunu ve çilesini irdelemeye çalışır. Kapalı ve yağmurlu bir ortamda geçen bu öyküler, Gilânlı erkeklerin güreşi, kahvelerde pinekleyen yaşlı adamlar, çeltik eken kadınlar ve Mirza Kûçek Han-i Cengelî’nin hatıraları şeklinde kendilerini gösterirler. Bu bölgenin sisli ve yağmurlu iklimi ve yazarların kesin ve eşdeğer bir görüşe sahip olmayışları, kuzeyli eserlere bir tür romantik ve hümanist içsellik katmıştır. Güneyin ortamında var olan şiddet ve sertlik, kuzeyin sisli ve puslu havasında kendisini pek az gösterme imkânı bulur. Kuzeyli yazarların çoğu –40/60’lı yıllarda yazdığı eserleri dışında Tayyârî-, ağır ve rehavetli bir havada suskunluk içinde çile çeken insanların davranışlarını ve psikolojilerini anlatmak için daha yumuşak bir anlatımdan yararlanmış ve nitelemeye yönelmişlerdir. Bu yıllarda Bih Âzîn’den başka, “Hâne-yi Filizî” (Demirden Ev, 1340/1961)’nin yazarı Mahmûd-i Tayyârî ve Ekber-i Râdî kuzey hakkında öyküler yazmışlardır. Râdî’yi daha çok bir piyes yazarı olarak tanıyoruz. İlk eseri “Rovzene-yi Âbî”de (Mavi Pencere, 1338/1959), kendi döneminin aydınlarının şaşkınlığını canlandırır. Bu aydınlar, ailelerine sığınarak ya da başlarını kendi kabuklarına gömerek yaşamlarının kör düğümünü çözmeye çalışmaktadırlar. Bunlar, her türlü yapıcılıktan âciz, kendilerine bir sığınak arayan düşkün insanlardır. Bu düşüş çeşitli boyutlarıyla, Râdî’nin sonraki piyeslerinin ana temasını oluşturur: Müreffeh bir ailenin düşüşü, kuşakların ayrılması ve ithal bir uygarlığın çarkları altına giren bir toplumun düşüşü. Râdî 1338-1342/1959-1963 yılları arasında, bulutlu bir hava da geçen ve ülkenin kuzeyindeki şehirli ve köylü yoksulların çilesini anlatan bazı öyküler (Câdde, 1339/1960) de yazmıştır. “Bârân” (Yağmur) ve “Cadde” adlı öyküler, kuzeyli çiftçilerin yaşam tarzlarını göstererek okuyucuyu vatanının bilinmedik bölgeleriyle tanıştıran, 1340/1961 yılı öncesinde yeni öykü yazımı tekniklerine dayanarak köylerin içini gerçekçi bir şekilde mercek altına alan sayılı öykülerdendir. “Bârân”da kıtlık kaygısı, çeltik ekicisinin hatırına bütün dertlerini getirir: Ağa, komisyoncular, doğal afetler, zorla götürülüp çavuşun evine memur olarak dikilen çocuk... Bu öykü, köyde askerlik çağına gelmiş gençleri anlatan ilk İranlı eserlerdendir. Şurası da söylenmeden geçilmemelidir ki bu alandaki en değerli İranlı öykü, Mahmûd-i Devletâbâdî’nin “Gâvârebân”ıdır. “Câdde”de, Naz Ali ve Nebi, birbirine yabancı iki yol arkadaşıdır. Ara sıra birbirlerine laf atsalar da gerçek bir iletişim kurmaya güç yetiremezler. Naz Ali, çalışmak için şehre gitmiş olan ve bir süredir kendisinden haber alamadığı oğlu konusundaki sıkıntısından söz etmek ister. Ancak Nebi, iflastan kurtulmak düşüncesiyle, ineğinin doğurması beklenen dişi danayı Naz Ali’ye satmak için onu pazarlığa çekme düşüncesindedir. Aslında, her ikisi de aynı konudan –iflas ve felâket- ancak kendilerine özgü bir yolla ve ilgi duydukları şeyi vurgulayarak söz etmektedirler. Onların konuşmalarının arasında, köylülerin zor ve karanlık yaşamının tasviri belirir. Olayları geliştiren, zamanla düğümleri çözen, öyküyü okuyucunun keşfetmesini sağlayan ve bununla birlikte meselenin dış yüzünü oluşturan bu konuşmalar, zihinlerden geçen bir ândır aslında: Öykü insanların birbirleri hakkındaki zihinsel yargılarıyla derinleşir. Okuyucu, konuşmaların arkasında gizlenen şeye ulaşmak ve böylece öykünün kurgusuna katılmak zorundadır. Yağmur ve soğuk, yazarın şehirli öykülerindeki insanların hayatının ve psikolojisinin içine kadar işlemiş, onlardan hüzünlü ve şaşkın varlıklar yaratmıştır. “Meh” (Sis) adlı öyküdeki memur ailesinin bıktırıcı bir hayatı vardır. Evin kızının aşkı o kadar taze ve beklenmedik bir şeydir ki memurların tutucu hayatı bunu kabullenemez. Yazar “Tâvûs” adlı öyküde güçlü bir niteleme yardımıyla, okuyucuya yüreklerin ölmüşlüğü ve hiçliği konusunu aktarmanın üstesinden gelir. “Câdde” ile aynı örgüde olan “Fânûs” adlı öykü, birbirlerine içlerini açan ama akılları başka yerde olan küçük bir büfe sahibiyle bir çerçicinin zihninde geçer. Yazar, içsel bir irdeleme yoluyla, birbirinden ayrı düşmüş kara bahtlı insanların yaşamlarını canlandırır. Bunların zihniyetlerinin kökü gerçek yaşamdadır: Zihinde geçen yaşam tasvirleri sonunda belirli bir amaçla tek bir yerde toplanırlar. Râdî, kara bahtlılıklarının zirvesini sanatkârca bir üslûpla göstermek için insanların iç dünyasını hizaya sokarak özel bir çizgi üzerinde geliştirir. “Tâvûs” ve “Fânûs” adlı öyküler, yazarın olayların akışına müdahalesi yüzünden zarar görmüşlerdir, ancak “Mersiye” (Ağıt) adlı özlü öykü bu kusurlardan beridir. Yazar tarafsız bir gözcü gibi, köhne ve loş bir basımevini güçlü bir şekilde betimler. Sonra ilgisinin ölmek üzere olan veremli bir işçiye yönlendirir ve onun kaderini matbaa işçilerinin genel kaderi olarak övgüye değer bir somutlukla anlatır. İnsanları ve olayları bir hüzün halesine bürüyen sağanak yağmurla birlikte ölümün soğukluğu okuyucuya hissettirilir. Güneyli ve kuzeyli öykü 1340-1350/1961-1971 yıllarında, çağdaş İran öykücülüğünün verimli bir dalını oluşturur; bunu “edebiyatta yöresellik” olarak adlandırmak mümkündür. Bu yılların yazarlarının eserlerinde kırık dökük bir şekilde bulunan bu kökler, 40/60’lı yıllardan sonra somut edebî eğilimler şeklinde ortaya çıkar. Bu bakımdan, bu alanlar konusundaki incelemeyi kitabın öteki cildine (1342-1357/1963-1978 yıllarının öykücülüğünün incelenmesine) havale ediyoruz. Çünkü 30/50’li yılların sonlarında her ne kadar “bölge ve köy öyküsü” yazan yazarlar ortaya çıkmışlarsa da, henüz içlerinden hiçbirisi, sayelerinde kendi seçkin şahsiyetlerini ortaya koyabilecekleri yeterli sayıda esere sahip değildiler. |