Çarsamba 8 Eylül 2010 - 14:54

الأربعاء ٣٠ رمضان ١٤٣١

چهارشنبه ۱۷ شهريور ۱۳۸۹ - ۱۶:۲۴

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Biyografik Öyküler

 

Bu yıllarda İran’ın aydın sınıfı, Âl-i Ahmed’i tümü edebî olmayan bir ta­kım nedenlerle önemli sayar. Çünkü o, sanatsal yaratıcılığının ilk aşa­masın­daki gibi yalnızca bir öykücü değildir; pek çok toplumsal makaleler de yaz­maktadır, bunların en önemlisi olan Garb-zedegî (Batılılaşma) onun ku­ramcı bir yazar olarak ün kazanmasını sağlar. Âl-i Ahmed’in kendi dönemi­nin aydın akımı üzerinde yaygın bir etki bırakması bu kitabından sonradır.

 

Garb-zedegî’de geliştirilen kuram, bu onyılın ilk yıllarından itibaren ya­za­rın zihinsel uğraşı olmuştur. Âl-i Ahmed 1333-1348/1954-1969 yılları ara­sında yarattığı bütün eserlerinde, efsane yazarları gibi bir avuntu pe­şinde olmak ye­rine, kendi neslinden olanların siyasî ve toplumsal yenilgi­sinin se­bep­lerini araştırmaya ve bir çıkış yolu bulmaya çalışmıştır. Halk Partisi (Hizb-i Tûde) ile başı dönmüş ve halkçı­lıktan kopmuş olan Âl-i Ahmed, başka maceralara ve olaylara sığındı; ama onlarda da aradığını bulamadı. Bir süre varoluş­çuluğun “bireyin önceliği” ilke­sini sahiplendi. Sartre’dan “edebî yüküm­lülük” kavra­mını alıp toplumcu ye­rine oturttu ve 40/60’lı yıllarda bir tür “kavgacı edebi­yat” türü akımının hız ka­zanma­sına neden oldu. Ama öz­gürlüğü, eylemle ça­tışma ve geleceği yaratma gücü olarak kabul eden va­roluşçu iradeciliğe (vo­lontarizm) de güç yetireme­yip başka yollar aramaya koyuldu.

 

28 Mordâd ihtilali, Millî Cephe’nin yenilgisi ve şirketlerin zaferi, yeni bir zorunlu sessizlik yarattı. Bu durum kendisine ciddiyetle bakması, bu ye­nilgile­rin sebeplerini araştırması ve kendi çevresine yoğunlaşması için bir fırsattı. Ya­zarın zamanla kendi temel kuramına ulaşması, bu kuramı bütün öykü ve makalelerinde geliştirmesi işte bu araştırmalardan sonra­dır.

 

Sergozeşt-i Kendûhâ (Kovanların Macerası, 1333/1954) adlı fablında, petrol meselesinde Millî Cephe’nin yenilgisi ve şirketlerin zaferi, âmiyane bir öykü şeklinde incele­nir. Öykü Kemend Ali Bey’in bahçesindeki baları­larının hayatının tasvi­riyle baş­lar. Kemend Ali Bey, hiçbir zahmet çek­meksizin arıların özsuyun­dan ya­rar­lan­makta, hatta onların gündelik azıklarını bile çalmaktadır. Balarılarının hare­ketli ve düzenli hayatıyla petrolün ulusallaştırılması yıl­larındaki sömü­rülmüş İran toplumunun ha­yatı arasında bir özdeşlik yok­tur. Bu öyküde, sö­mürü dış­sal bir etmendir, yek vücut ve sınıfsız olarak gösterilen arı toplu­munda hiç­bir toplumsal dayanağa sahip değildir. Bu yüzden, sembolize edi­len şey ger­çekle uyuş­mamaktadır. Sembolik öykü­nün göz önüne aldığı kav­ramları oku­yucuya aktarabilmesi için, biçiminin ve terkip edilişinin doğru ve göz önüne alı­nan gerçekle ilintili olması gere­kir. Ancak Sergozeşt-i Kendûhâ, kendisin­den dolaylı olarak söz edilmesi amaçlanan tarihî tema ile bağlantı ku­ra­maz ve sembolik anlatım sınırın­dan çıkıp, yalın ve âmiyane bir kıssaya dö­nüşür.

 

Arılar sonunda canlarından bezerler, itirazlar yükselmeye başlayınca da Kovan’ın yaşlıları bir çare düşünmeye koyulur ve şu sonuca ulaşır­lar: “Göç edip gitmekten başka çaremiz yok.” Bu öyküde yazar, or­tak bir ira­deyle (hep birlikte göç ederek) sömürünün pençesinden kurtul­maları, geçmişe ve ge­leneklere dönmeleri için toplu bir başkaldırıyı arzu­lamakta­dır.

 

Gitgide yazarın zihnini kuşatan bu inanç Nûn ve’l-Kalem’den, Garb-zedegî’den Nefrîn-i Zemîn’e kadar bütün eserlerinde görülür. Ya­zar geriye bakmakta ve zorunlu olarak zaman aşımına teslim olmuş bir şeylere ha­yıflan­maktadır. Yazarın bu kuramının ayrıntılı olarak ilk açıkla­nışı, onun siyasal deneyimlerini esas alarak yazdığı ve II. dünya savaşı sonrası İran’ındaki solcu hareketlerin bozguna uğrayış sebeplerini dolaylı bir şe­kilde incelediği romanı Nûn ve’l- Kalem’de (134o/1961) kendisini göste­rir.

 

Nûn ve’l-Kalem, Mirza Esedullâh ve Mirza Abduzzekî adında iki okur yazar mirzanın öyküsüdür; “Piş Der-âmed”, “Heft Meclis” ve “Pes Destek” adlı öykülerden oluşmaktadır. “Piş Der-âmed”, başına devlet kuşu ko­nunca vezir olan, ama ikbal günleri fazla uzun sürmeyen ve şa­hın zehriyle öl­dürülen bir çobanın öyküsüdür. Okuyucuyu asıl öykünün atmosferine sokan bu öykü, onu siyasetin çevresinde dolaşmaması için uyarmaktadır. Bu ise “Heft Mec­lis” adlı asıl öyküde geliştirilen bir sonuç­tur.

 

Birinci meclis okuryazar mirzaların ve onların özel hayatının tanıtımı ile geçer. Çoğunun öyküdeki temel olaylar üzerinde önemli bir rol oyna­madığını gördüğümüz bıktırıcı ve sıkıcı bir takım konular anlatılır. İkinci meclis, Mîrzâ Esedullâh’ın oğluyla konuşması çevresinde geçer ve şu öğütle son bu­lur: “Sa­kın kalemini haksız yere oynatma, yoksa elinde ya da kâğıt üzerinde bulunan şu harfler şeytanın aleti olur.” Âl-i Ahmed aynı temayı “Risâle-yi Polus-i Resûl be-Kâtibân” adlı öyküde de dönemde yaygın olan üslûpla yani “Tevrat üslû­buyla” yazar:

 

“Dikkat et de ekmek uğruna sözünü satma, ruhu bedenin hizmetine sokma. Satman gerekiyorsa bileğini (el emeğini) satman daha iyi, ama ka­lemini asla.”

 

Öykünün içinde de ilerledikçe, yer yer yazarı Mirza Esedullâh’ın sözle­ri­nin ve eylemlerinin arkasında görürüz. Bir sonraki bahiste Mirza Abduzzekî, Mirza Esedullâh’ı devlet tarafından merhum Hacı Memrıza’nın emlâkini tef­tiş etmek için köye gitmeye ikna eder. Kalender­lerle sıkı fıkı olan Hacı şüp­heli bir şekilde can vermiştir. Bu şekilde öykü­nün asıl konusuna gireriz, ama önce üçüncü bölümü gözden geçirmemiz gerek. Mirza Abduzzekî’nin ço­cuksuzluk acısı ve yazarın Hanlar Han’ı ile özel şakalaşmaları hakkında olan bu bölümün öykünün asıl konusuyla ilişkisi yoktur. Dördüncü mecliste ka­lenderlerle tanı­şırız. Bunlar Safevî döneminin derviş fırkalarındandır ve çıkış noktaları hura­fecilik ve yalan üzerine kurulmuştur. Mücadele yolları postni­şinliktir ve sayısız ahlakî sapkınlıklara tutulmuşlardır. Âl-i Ahmed, bu fırka aracılığıyla kendi dö­nemindeki solcuların çehresini göstermek ister. Ancak yanlı önyargıları yü­zünden, belki de kendisinin siyasal sorunlarından öç al­mak için, bu fırka hak­kında gerçekçi bir tasvir sunamaz. Onun mutaassıp ba­kış açısı, öyküyü bozan bir çelişkiye yol açar; yani kalenderler, okuyucuya bu fırka­nın bağlılarının ah­lâkını ve davranışlarını tanıtmaktan çok, onlarla Safevî döneminin dervişleri arasında bağ kurmaktadır. Gerçekte öykü dün­yası, yazarın hem zihinsel dün­yasıdır, hem de kendi bakış açısıyla canlandır­maya çalıştığı gerçek dünyadır. Ancak Nûn ve’l-Kalem’de yazarın zihinsel dünyası gerçekliklere galebe çalarak eseri tarafsızlıktan çıkarır. Conrad’ın deyişiyle: “En az sanatsal nitelik etme­nine sahip olan ya da kendi zama­nı­nın kadın ve erkeklerinin kültüründe bir yer edinme umudunda bulu­nan tek gerçek her öyküyü açıklar.”

 

Şehrin, şah ve ordusu tarafından terk edilmesiyle (gelmekte olan uğursuz bir olaydan kaçmak için) iktidar kalenderlerin eline geçer. Bunlar hiç vakit kaybetmeden top dökmek için halkın bakır kaplarını toplamaya başlarlar. Bu olay yüzünden halkın sesi soluğu çıkmamaya başlar. Bu eserde Sergozeşt-i Kendûhâ’da olduğu gibi, halk sorumsuz ve bencil ola­rak tasvir edilmiştir ve toplumsal adalet uğruna mücadele etmek için ken­disinden hiçbir hazırlık göstermemektedir. Hacı Memrıza’nın oğlu Hasan, mirzaları yeni hükümetle işbirliği yap­maya çağırır. Bir kez daha, onunla Mirza Esedullâh arasında kızışan tartış­mada, ya­zarın sesini işitiriz:

 

“Aslına bakarsan ben her yönetime muhalifim. Çünkü her yönetime ge­reken eylemde şiddettir, sonra kasavet, sonra müsadere, cellat, hapis ve sür­gün. Yönetim ilk günden beri kafasız adamların işi olmuştur... Oysa asıl dünya işi yönetimlerin gıyabında geçer. İnsanların her müş­külü eğer ağa­lıkla çözülmediyse ve hükümetin aracılığına kaldıysa bu sonraki nesiller için kin ortamı yaratır.”

 

Bununla birlikte, Mirza Esedullâh boşlukta bir adamdır, ne eylem ve ma­cera ehlidir, ne de sağlam bir imana sahiptir. Yani oradan kovulmuş buradan âciz kalmıştır. İşte bu yüzden kalenderlerin ülkülerine karşı ol­masına rağ­men, onların hükümetinin hizmetine girer. Öfkeli ve çevresin­deki dünyaya yabancı olan Mirza Esedullâh, yazarın toplumsal kuramla­rını tecessüm et­tirmektedir, yani gerçek ve elle tutulur bir karakter değil­dir. Bütün bu tar­tışmalar sırasında yalnızca Mirza Esedullâh haklıdır ve sözleri mantıklıdır. Yani konuşmalar ve insanların çatışmaları doğal değil, yapmacıktır. Taraflar kendi görüşlerini teyit etmek için konuşurlar, ama sadece Mirza Esedullâh’ın delilleri sağlamdır, yani konuşmalarda hareket yoktur, sanki önceden bir ta­rafın kazanması kararlaştı­rılmıştır ve o taraf kazanmaktadır. Yazar her şeyi Mirza Esedullâh’ın çıkarına uygun olacak şekilde geliştirmektedir. Âl-i Ahmed, ondan bir “esas kahra­man” yarata­rak kendisini genç nesle örnek yapmak istemektedir.

 

Kalenderler kısa zamanda eski hükümetin yerini alırlar; halka yaşa­mak için daha çok imkânlar vermeye söz veren bunlar, eski imkânları bile ellerin­den alırlar. Ancak sonunda halkın içine kök salamamaları, prog­ramsızlık ve eski hükümetin gizli memurlarının estirdiği terör, kalenderle­rin bozguna uğ­ramasına neden olur. Kalenderler, Hanlar Han’ın yardı­mıyla şerefsizce ka­çar­lar. Ama Mirza, şehit olmakla şehitlerin hatırasında Hakk’ı korumak uğ­runa, orada kalır. Âl-i Ahmed bütün öykü boyunca, halka inip kökleşememe­nin ve ideallerin içi boş ve özsüz oluşunun, hare­ketin yenilgiye uğramasına neden ol­duğunu göstermeye çalışır. Bununla birlikte “Mirza Esedullâh’ın orada kalı­şıyla, hareketin liderleri kaçmayıp kalsalar ve şehit olsalardı, yenil­giye ve şe­refsizliğe sürüklenmezlerdi” de­mek istemektedir. Bu şekilde öykü­nün temel meselesi olan şahadet teması olaylar boyunca fazla geliştirilmemiş bir şekilde anlatılır.

 

Amacı olmayan bir hareketi konu edinen Nûn ve’l-Kalem, ikna edici bir öykü değildir. Karmaşık ve dağınıktır, felsefe yapmalarla doludur. Ya­zar, öy­küdeki dağınık parçaları birbirine tutturmak için ne kadar uğraşsa da başara­maz. Âl-i Ahmed, bu eserde yaratıcı bir öykücü olmaktan çok bir kuramcıdır. Savaşı ve devrimi konu alan dağınık bir makaleyi, birkaç kişi arasında bölüş­türmüş, böylece bunları çeşitli konular içinde, kendisinin makalelerinde de çok iyi ortaya konmuş olan sözleri ve kuramları ifade etmiştir. Yazdıklarının bir öykü olarak ortaya çıkmadığını hisseden Âl-i Ahmed, konular arasına, bir­biriyle kesik kesik ilintili olan, öyküdeki asıl olayın gelişiminde ve karak­terle­rin geliştirilmesinden pek az rol oynayan olaylar sıkıştırmıştır. Bu ba­kımdan öykünün ana teması doğru geliştiril­memiş ve üzerinden özetle geçip gidilmiş­tir.

 

Âl-i Ahmed, çok ilginç bir konu seçmiş olmakla birlikte, bu konudan sa­natsal ve yaratıcı bir yaklaşım çıkaramamıştır. Kitabın asıl konusu “ha­re­ketler yollarından sapar ve bir gün doğrudan kendisiyle mücadele id­dia­sına girişile­bilecek bir şey haline gelirler” temasıdır. Ne var ki yazar olay­ları hayal gücüyle canlandıramaz, karakterlerin gerçekler karşısındaki tu­tum ve davra­nışlarını sergileyemez. Aksine her şeyi yüzeysel bir şekilde anlatır. Okuyucu olayla yüz yüze gelip karşılaşmadığı için, olayın içinde yer alamaz ve sürekli olarak ona yabancı kalır.

 

Yazar, öyküyü daha geniş tutmak ve bir şehri bütünüyle içermek adına, öyküye boş yere pek çok kişi sokar. Oysa romanının asıl kahra­manları bile  çok canlı değildir; eserde, onların iç dünyalarından ve birey­sel özelliklerin­den iz yoktur. Bunun yerine her birisi “kişilik kazanmış bi­rer inanç ve görüş” biçi­minde görünürler. Bu durumun abartılarak vur­gulanması, karakterleri karikatüristik bir çehreye büründürür. Nitekim bunların her biri yalnızca bir özelliğin temsilcisi olup romanın sonuna dek değişime uğramazlar.

 

Yazarın, kendisinden sonraki kuşak için bir miras olarak gördüğü Nûn ve’l-Kalem’deki ana fikir, geçmişçi bir düşüncedir. Yani yazar, toplumun ta­rihî seyir içindeki çelişkilerini dikkate almak yerine, “eğer ideal bir gele­cek varsa, bu gelecekte değil geçmiştedir” iddiasını savunur. Gelişim ve değişi­min, top­lumsal yapıda köklü bir dönüşüm gerektirdiği gerçeğini göz önüne almadan, sorunlara, Garb-zedegî’de (1341/1962) açıkça işaret edi­len bi­reysel çözümler bul­maya çalışır. Âl-i Ahmed bu eseriyle gelenekçili­ğim ve batıcılıkla mücade­lenin bayraktarı olur. Yazarın Garb-zedegî’de ortaya koyduğu genel çözüm yolları çelişiktir. Bazen batıcılıktan kurtul­mak için makineyi (tekno­lojiyi) ken­dimize ait kılmalıyız derken, bazen de geçmişe dönüş ve makine­den kaçış çı­ğırtkanlı­ğına sarılır. Ona göre top­rağa ve ge­leneğe dönüş, bizi batıya ve maki­neye karşı koruyacaktır. Âl-i Ahmed’in “maşinizm” olarak ad­landırdığı şeyin geri kalmış İran toplumu­nun ira­bında mahalli yoktur. O, otomobili makine (teknoloji) ye­rine koyar ve ya­nılgıdan, şehirden ve uygar­lıktan şikayetini or­taya koymak ve eski köylü yaşam tarzını övmek için ya­rarlanır. Oysa çözüm yolu şehri terk et­mekte değildir, çünkü asıl sorun ya­ratan şey topluma egemen olan insan­lık dışı ilişkilerdir şehir ve şehirlilik de­ğil. Köy yaşamına eğilim dü­şüncesi üzerin­den durmak yerine söz konusu ilişkilerin durumunu düşünmek la­zımdır.

 

Romantik yanıp yakılmaların ve filozofça temsillerin çağdaş İran ede­bi­yatı okuyucusunu yorgun düşürdüğü bu yıllarda, saldırgan davranışçılığı dikkatleri Âl-i Ahmed’in üzerine çeker. Özellikle kısa ama sert ve dikkatsiz nesri zamanın içe dönük ve uyku getirici yaygın nesrinden farklıdır. Onun nesri pervasız, ama yazarın “beni” çevresinde işlenen aceleci ve sert diya­log­ların ve mutlakçı kuramlara sahip eserlerde kullanılabilecek öykü­sel olmayan bir nesirdir. Âl-i Ahmed ve Gulistân, öyküsel nesri işlemeye fazla­sıyla dik­kat eden ilk İranlı öy­kücülerdir. Öyle ki eserlerinin bir bö­lümü biçimci (for­malist) bir yapıya sa­hiptir. Âl-i Ahmed’in çağdaş İran edebiyatı üzerindeki nüfuzunun önemli bir bölümü, zaman zaman basit temaları güçlü bir şekilde ifade edebi­len kendi­sine özgü dilinden kaynak­lanır. Bu dilin, 1340-1350/1961-1971 yıl­ları arasında taklit edilmesi (1330-1340/1951-1961 yılları arasında Bûf-i Kûr’un içe dö­nüklüğünün taklidi gibi) İran öykücülüğü üzerinde olumsuz bir rol oynar. Âl-i Ahmed, Mudîr-i Medrese, “Pîrmerd Çeşm-i Mâ Bûd” (İhtiyar, Gözümüzdü) ve “Ceşn-i Ferhunde” (Kutlu Bayram) gibi en iyi eserle­rinde, Nûn ve’l-Kalem’in bıktı­rıcı nesrini bir yana bırakarak parlak bir özlü­lüğe (icaz) ula­şır. Bu eser­lerde, öykü dilini konuşma diline yaklaş­tırmaya çalı­şır. Anla­tıcı, Mudîr-i Medrese’de okuyucuya çok rahat bir şe­kilde içini dö­ker. Ko­nuşma dili, “Pîrmerd Çeşm-i Mâ Bûd” adlı makaleyi, Nîmâ’nın şai­rane şahsiyetinin en seçkin özelliklerini, en veciz ve en anla­şılır biçimde can­landıran bir öyküye dönüştürür. Bu öyküsel biyografide, yazarın Nîmâ ile hatı­raları 1325-1338/1946-1959 yıllarındaki toplumsal hayat yaygısı üze­rinde yeni­den ku­rulur. Âl-i Ahmed bu yazısında, Nîmâ’nın ölüm anının en ince ve en ay­rıntılı tasvi­rini ortaya koyar.

 

Âl-i Ahmed’in en çok beğenilen öyküsü Mudîr-i Medrese (Okul Mü­dürü, 1337/1958), heye­can ve coşku yıllarının sona erişinin öyküsüdür. İdealist öngörüleri yanlış çıkan, son umudu ve gücü de ihtilalle birlikte yok olan bir aydın, bir hu­zur köşesi bulma arayışına girer. O, Âl-i Ahmed’in hakkında şunları yaz­dığı bir nesilden­dir: “Şu yeni neslin, neden bütün umudunu önceki nesle bağladığına hep şaşar dururum. Artık biz­den bir iş çıkmayacağını neden anlamak iste­mez? Hepimiz yorgun argın düştüğümüzü, (bir şeyler) yap­mış etmiş oldu­ğumuzu ve aciz kal­dığımızı gösterdik işte.” Şimdi artık her şey berbat ol­muş ve boşunalık müdü­rün neslinin en esaslı zihinsel uğraşı haline gelmiştir: Saltanatın konumunun sağlamlaşmasıyla, bir dönem başka bir dönemin ye­rini almaktadır.

 

Öykü, müdürün, öfkeli bir halde Maarif Vekili’nin odasına girmesiyle başlar. Âl-i Ahmed, daha ilk sahnelerden itibaren öykü kahramanının şah­si­yetini geliştirmeye başlar. Çevresinde ve işinde bir değer görmeyen mü­dür, bıkkın, öfkeli ve yabancıdır. Arzularına güç yetiremeyen bir gerçek­liğe olan bu yabancılık, onu hiççi bir isyana sürükler.

 

Müdür, zamanla öğretmenlerle, öğrencilerle ve onların aileleriyle ta­nışır. Bu tanışıklıklarla eş zamanlı olarak öykü yavaş yavaş gelişir. Olaylar birbiri ardı sıra meydana gelmeye başlar ve öykünün kurgusunu genişle­tirler. Her olay bir başka olayı ortaya çıkarır; bu durum öyküye süreklilik ve uyumluluk kazandırır. Her olay, okul müdürünü, işin zorluğunun bir başka yönüyle ta­nıştırır. Öğretmenlere, eğitim ve öğretim sistemine, öğ­rencilere, onların ai­lele­rine ve hepsinden önemlisi kendisine yaklaşımın­daki zorluklarla...

 

Âl-i Ahmed, her olaydan toplumun bir köşesindeki yıkılmışlığı anlat­mak için yararlanır. Örneğin, dördüncü sınıf öğretmeni, bir Amerikalının araba­sıyla çarpışarak kaza yaptığında, İran’da otomobilin nüfuzu meselesi ortaya atılır. Böylece, Amerika’nın yıkıcı kültürel nüfuzunun, her türlü ideali bir yana bırakmış olan eğitimsiz ve batıcı öğretmenler ve sinema sa­natçılarını taklit eden doktorlar üzerindeki etkileri gösterilir. Kuşkusuz, inançları yü­zünden zindanlara tıkılan öğretmenlerden de söz edilir. Ancak bunlar, önceki döne­min son artıklarıdır ve müdür, bu tür konulara hiçbir eğilim gösterme­mekte­dir. Üçüncü sınıf öğretmeni tutuklandığında müdür kendi kendine şöyle der: “İyi de niye onunla konuşmadın? Faydasız oldu­ğunu neden anlat­madın ona?” Bu boşunalık, öykünün sonundaki başarı­sızlıkta açıkça görül­mektedir. As­lında, müdürün isyanı, Mirza Esedullâh’ınki gibi, hiçbir toplumsal etkiye yol açmadığı gibi çok kısa za­manda umutsuzlukla son bulan bir tür bireysel başkaldırıdır. Müdür şevk ve heyecanla başlar:

 

“Kapıdan girdiğimde elimde sigara vardı. Selam vermek zoruma gitti. Dik kafalılığım tutmuştu.”

 

Müdür öfkelidir. Ancak hiçbir bilinçli toplumsal girişime inanma­makta ve yenilginin çığırtkanlığını yapmaktadır. Sergozeşt-i Kendûhâ’da arılar göç ederler, Nûn ve’l-Kalem’de Mirza Esedullâh gönül verdiği ideali saçma sayar ve kalenderler yenilgiye uğrarlar. Mudîr-i Medrese’de müdür, hiçliğin ve ken­dine yabancılaşmanın çığırtkanlığını yapar.

 

Âl-i Ahmed, küçük bir okulda geçen olayların penceresinden, toplum­sal meseleleri incelemiştir. Ancak Nûn ve’l-Kalem’in aksine, felsefe yap­maya ve yargı çıkarmaya yönelmemiş, bunun yerine öyküdeki olayların ve şahsiyetle­rin dilinden kendi sözünü söylemeye çalışmış ve bu yolda kendi öğretmenlik dö­neminin bütün deneyimlerinden yararlanmıştır. Aslında, bu öykü, Nûn ve’l-Kalem gibi, yazarın bir tür kendi hayat hikâyesidir. Kuşkusuz bu eserle­rin hiçbirisi doğrudan birer otobiyografi değildir, çünkü bunlarda olayların sıra­lanışı belirli bir maksada ulaşmak amacıyla düzenlenmiştir.

 

Âl-i Ahmed, Nûn ve’l-Kalem’de, savaş ve devrim konusunda sanatsal im­gelemle (tahayyül) canlı olaylar ve insanlar yaratmayı başaramamıştır. Ancak Mudîr-i Medrese’de kendisini anlatmaya ve ayrıntılı olaylar ya­rat­maya ihtiyaç duymadığından başarılı olmuştur. Mudîr-i Medrese’de fazla bir sa­natsal im­ge­lemle karşılaşmayız; bu eser, tek bir anlatıcının, varlığı­nın yapısı üze­rinde süreklilik sağladığı bir tür düzenli günlük ra­pordur. Artık öykü kahra­manla­rını da medrese müdürünün gözüyle tanır, böyle­likle onların içyüzle­riyle tanı­şır ve onlar hakkında, müdürün kişiliği hak­kındaki bilgimizi tamam­layacak öl­çüde bilgi sahibi oluruz. Müdür, mevcut du­rumla uzlaşama­yan canlı ve elle tutulur bir şahsiyettir. Bazı dü­zeltmeler yaparak içinde bu­lunduğu du­rumu kendisi için dayanılabilir hale getire­bileceğini düşünmek­tedir. Yaptığı düzelt­melerle, medresenin zâhirini de­ğiştirir; ama yapı olduğu gibi kalır. Çev­resin­deki uygunsuz dünyaya uyum sağlayamayan müdür, ço­cuklara yönelerek on­ların masu­miyetine sığınır. (Âl-i Ahmed aynı yıllarda, “Ceşn-i Ferhunde” adlı öykü­sünde, kendi ço­cuk­luğunun dünyasını başarıyla canlandırır.) Hatta ço­cukların hatırına, okul aile birliğinin zenginlerinden istekte bulunma ha­fifli­ğini bile kabul eder. Ne var ki topluma ve eğitim-öğ­retim sistemine egemen olan sistem, ondan daha da büyük hafiflikler bekle­mektedir. On­dan, mali ve siyasal çıkmaz­larda egemen gücün lehine hareket etmesini ister ama okul mü­dürü bunu yapamaz. İşte bu yüzden, içinde git­mekle kalmak arasında bir ça­tışma başlar. Kaç kez istifa etmek isterse de, so­runları ihtiyar heyeti yönte­miyle çözebilirim diye yine kalır. Ne ki art arda sıralanan zorluklar öyküyü ge­liştirdikleri ve zirveye ulaştırdıkları gibi mü­dürü de isyanının zirvesine ulaştı­rırlar. Sonunda iki öğrenci arasında ge­çen rezalet müdürün istifa etmesine neden olur. Yine de bir umut taşıyan mü­dür, sözlerini ifade etmek için bir konum arayışına girerse de hiç kimse ona konuşma fırsatı vermez. Müdür, gö­rüşlerinin eğitim ve öğretimin ıs­lahına bir program ola­rak yardımcı olabilece­ğini düşünür, ancak onun ir­şatlarını kimse dikkate almaz ve müdür başarısız­lığa uğrar. Onun müca­delesi mevcut durum çer­çevesinde gerçekleşir ve bu toplumda daha sağ­lam bir yer edinmekten başka amacı yoktur.

 

Yazarın teorik yaklaşımı, her ne kadar eserin sanatsal gerçekliğine za­rar verirse de, kitabın sonundaki acı ironi, gerçekçiliğin yazarın zihinsel inanç­ları üzerindeki zaferinin göstergesidir. Kitabın sonu, yazarın genel amacına aykı­rıdır ve reformların kitapta ortaya konan sorunla­rın çözüm yolu olmadığını göstermektedir. Mudîr-i Medrese’den okunur, düzenli ya­pıda sade bir eser, canlı bir şahsiyet, güzel ve özlü bir nesir çı­karan da, sa­natçının ku­ramcıya olan üstünlüğüdür.

 
 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.