| Biyografik Öyküler Bu yıllarda İran’ın aydın sınıfı, Âl-i Ahmed’i tümü edebî olmayan bir takım nedenlerle önemli sayar. Çünkü o, sanatsal yaratıcılığının ilk aşamasındaki gibi yalnızca bir öykücü değildir; pek çok toplumsal makaleler de yazmaktadır, bunların en önemlisi olan Garb-zedegî (Batılılaşma) onun kuramcı bir yazar olarak ün kazanmasını sağlar. Âl-i Ahmed’in kendi döneminin aydın akımı üzerinde yaygın bir etki bırakması bu kitabından sonradır. Garb-zedegî’de geliştirilen kuram, bu onyılın ilk yıllarından itibaren yazarın zihinsel uğraşı olmuştur. Âl-i Ahmed 1333-1348/1954-1969 yılları arasında yarattığı bütün eserlerinde, efsane yazarları gibi bir avuntu peşinde olmak yerine, kendi neslinden olanların siyasî ve toplumsal yenilgisinin sebeplerini araştırmaya ve bir çıkış yolu bulmaya çalışmıştır. Halk Partisi (Hizb-i Tûde) ile başı dönmüş ve halkçılıktan kopmuş olan Âl-i Ahmed, başka maceralara ve olaylara sığındı; ama onlarda da aradığını bulamadı. Bir süre varoluşçuluğun “bireyin önceliği” ilkesini sahiplendi. Sartre’dan “edebî yükümlülük” kavramını alıp toplumcu yerine oturttu ve 40/60’lı yıllarda bir tür “kavgacı edebiyat” türü akımının hız kazanmasına neden oldu. Ama özgürlüğü, eylemle çatışma ve geleceği yaratma gücü olarak kabul eden varoluşçu iradeciliğe (volontarizm) de güç yetiremeyip başka yollar aramaya koyuldu. 28 Mordâd ihtilali, Millî Cephe’nin yenilgisi ve şirketlerin zaferi, yeni bir zorunlu sessizlik yarattı. Bu durum kendisine ciddiyetle bakması, bu yenilgilerin sebeplerini araştırması ve kendi çevresine yoğunlaşması için bir fırsattı. Yazarın zamanla kendi temel kuramına ulaşması, bu kuramı bütün öykü ve makalelerinde geliştirmesi işte bu araştırmalardan sonradır. Sergozeşt-i Kendûhâ (Kovanların Macerası, 1333/1954) adlı fablında, petrol meselesinde Millî Cephe’nin yenilgisi ve şirketlerin zaferi, âmiyane bir öykü şeklinde incelenir. Öykü Kemend Ali Bey’in bahçesindeki balarılarının hayatının tasviriyle başlar. Kemend Ali Bey, hiçbir zahmet çekmeksizin arıların özsuyundan yararlanmakta, hatta onların gündelik azıklarını bile çalmaktadır. Balarılarının hareketli ve düzenli hayatıyla petrolün ulusallaştırılması yıllarındaki sömürülmüş İran toplumunun hayatı arasında bir özdeşlik yoktur. Bu öyküde, sömürü dışsal bir etmendir, yek vücut ve sınıfsız olarak gösterilen arı toplumunda hiçbir toplumsal dayanağa sahip değildir. Bu yüzden, sembolize edilen şey gerçekle uyuşmamaktadır. Sembolik öykünün göz önüne aldığı kavramları okuyucuya aktarabilmesi için, biçiminin ve terkip edilişinin doğru ve göz önüne alınan gerçekle ilintili olması gerekir. Ancak Sergozeşt-i Kendûhâ, kendisinden dolaylı olarak söz edilmesi amaçlanan tarihî tema ile bağlantı kuramaz ve sembolik anlatım sınırından çıkıp, yalın ve âmiyane bir kıssaya dönüşür. Arılar sonunda canlarından bezerler, itirazlar yükselmeye başlayınca da Kovan’ın yaşlıları bir çare düşünmeye koyulur ve şu sonuca ulaşırlar: “Göç edip gitmekten başka çaremiz yok.” Bu öyküde yazar, ortak bir iradeyle (hep birlikte göç ederek) sömürünün pençesinden kurtulmaları, geçmişe ve geleneklere dönmeleri için toplu bir başkaldırıyı arzulamaktadır. Gitgide yazarın zihnini kuşatan bu inanç Nûn ve’l-Kalem’den, Garb-zedegî’den Nefrîn-i Zemîn’e kadar bütün eserlerinde görülür. Yazar geriye bakmakta ve zorunlu olarak zaman aşımına teslim olmuş bir şeylere hayıflanmaktadır. Yazarın bu kuramının ayrıntılı olarak ilk açıklanışı, onun siyasal deneyimlerini esas alarak yazdığı ve II. dünya savaşı sonrası İran’ındaki solcu hareketlerin bozguna uğrayış sebeplerini dolaylı bir şekilde incelediği romanı Nûn ve’l- Kalem’de (134o/1961) kendisini gösterir. Nûn ve’l-Kalem, Mirza Esedullâh ve Mirza Abduzzekî adında iki okur yazar mirzanın öyküsüdür; “Piş Der-âmed”, “Heft Meclis” ve “Pes Destek” adlı öykülerden oluşmaktadır. “Piş Der-âmed”, başına devlet kuşu konunca vezir olan, ama ikbal günleri fazla uzun sürmeyen ve şahın zehriyle öldürülen bir çobanın öyküsüdür. Okuyucuyu asıl öykünün atmosferine sokan bu öykü, onu siyasetin çevresinde dolaşmaması için uyarmaktadır. Bu ise “Heft Meclis” adlı asıl öyküde geliştirilen bir sonuçtur. Birinci meclis okuryazar mirzaların ve onların özel hayatının tanıtımı ile geçer. Çoğunun öyküdeki temel olaylar üzerinde önemli bir rol oynamadığını gördüğümüz bıktırıcı ve sıkıcı bir takım konular anlatılır. İkinci meclis, Mîrzâ Esedullâh’ın oğluyla konuşması çevresinde geçer ve şu öğütle son bulur: “Sakın kalemini haksız yere oynatma, yoksa elinde ya da kâğıt üzerinde bulunan şu harfler şeytanın aleti olur.” Âl-i Ahmed aynı temayı “Risâle-yi Polus-i Resûl be-Kâtibân” adlı öyküde de dönemde yaygın olan üslûpla yani “Tevrat üslûbuyla” yazar: “Dikkat et de ekmek uğruna sözünü satma, ruhu bedenin hizmetine sokma. Satman gerekiyorsa bileğini (el emeğini) satman daha iyi, ama kalemini asla.” Öykünün içinde de ilerledikçe, yer yer yazarı Mirza Esedullâh’ın sözlerinin ve eylemlerinin arkasında görürüz. Bir sonraki bahiste Mirza Abduzzekî, Mirza Esedullâh’ı devlet tarafından merhum Hacı Memrıza’nın emlâkini teftiş etmek için köye gitmeye ikna eder. Kalenderlerle sıkı fıkı olan Hacı şüpheli bir şekilde can vermiştir. Bu şekilde öykünün asıl konusuna gireriz, ama önce üçüncü bölümü gözden geçirmemiz gerek. Mirza Abduzzekî’nin çocuksuzluk acısı ve yazarın Hanlar Han’ı ile özel şakalaşmaları hakkında olan bu bölümün öykünün asıl konusuyla ilişkisi yoktur. Dördüncü mecliste kalenderlerle tanışırız. Bunlar Safevî döneminin derviş fırkalarındandır ve çıkış noktaları hurafecilik ve yalan üzerine kurulmuştur. Mücadele yolları postnişinliktir ve sayısız ahlakî sapkınlıklara tutulmuşlardır. Âl-i Ahmed, bu fırka aracılığıyla kendi dönemindeki solcuların çehresini göstermek ister. Ancak yanlı önyargıları yüzünden, belki de kendisinin siyasal sorunlarından öç almak için, bu fırka hakkında gerçekçi bir tasvir sunamaz. Onun mutaassıp bakış açısı, öyküyü bozan bir çelişkiye yol açar; yani kalenderler, okuyucuya bu fırkanın bağlılarının ahlâkını ve davranışlarını tanıtmaktan çok, onlarla Safevî döneminin dervişleri arasında bağ kurmaktadır. Gerçekte öykü dünyası, yazarın hem zihinsel dünyasıdır, hem de kendi bakış açısıyla canlandırmaya çalıştığı gerçek dünyadır. Ancak Nûn ve’l-Kalem’de yazarın zihinsel dünyası gerçekliklere galebe çalarak eseri tarafsızlıktan çıkarır. Conrad’ın deyişiyle: “En az sanatsal nitelik etmenine sahip olan ya da kendi zamanının kadın ve erkeklerinin kültüründe bir yer edinme umudunda bulunan tek gerçek her öyküyü açıklar.” Şehrin, şah ve ordusu tarafından terk edilmesiyle (gelmekte olan uğursuz bir olaydan kaçmak için) iktidar kalenderlerin eline geçer. Bunlar hiç vakit kaybetmeden top dökmek için halkın bakır kaplarını toplamaya başlarlar. Bu olay yüzünden halkın sesi soluğu çıkmamaya başlar. Bu eserde Sergozeşt-i Kendûhâ’da olduğu gibi, halk sorumsuz ve bencil olarak tasvir edilmiştir ve toplumsal adalet uğruna mücadele etmek için kendisinden hiçbir hazırlık göstermemektedir. Hacı Memrıza’nın oğlu Hasan, mirzaları yeni hükümetle işbirliği yapmaya çağırır. Bir kez daha, onunla Mirza Esedullâh arasında kızışan tartışmada, yazarın sesini işitiriz: “Aslına bakarsan ben her yönetime muhalifim. Çünkü her yönetime gereken eylemde şiddettir, sonra kasavet, sonra müsadere, cellat, hapis ve sürgün. Yönetim ilk günden beri kafasız adamların işi olmuştur... Oysa asıl dünya işi yönetimlerin gıyabında geçer. İnsanların her müşkülü eğer ağalıkla çözülmediyse ve hükümetin aracılığına kaldıysa bu sonraki nesiller için kin ortamı yaratır.” Bununla birlikte, Mirza Esedullâh boşlukta bir adamdır, ne eylem ve macera ehlidir, ne de sağlam bir imana sahiptir. Yani oradan kovulmuş buradan âciz kalmıştır. İşte bu yüzden kalenderlerin ülkülerine karşı olmasına rağmen, onların hükümetinin hizmetine girer. Öfkeli ve çevresindeki dünyaya yabancı olan Mirza Esedullâh, yazarın toplumsal kuramlarını tecessüm ettirmektedir, yani gerçek ve elle tutulur bir karakter değildir. Bütün bu tartışmalar sırasında yalnızca Mirza Esedullâh haklıdır ve sözleri mantıklıdır. Yani konuşmalar ve insanların çatışmaları doğal değil, yapmacıktır. Taraflar kendi görüşlerini teyit etmek için konuşurlar, ama sadece Mirza Esedullâh’ın delilleri sağlamdır, yani konuşmalarda hareket yoktur, sanki önceden bir tarafın kazanması kararlaştırılmıştır ve o taraf kazanmaktadır. Yazar her şeyi Mirza Esedullâh’ın çıkarına uygun olacak şekilde geliştirmektedir. Âl-i Ahmed, ondan bir “esas kahraman” yaratarak kendisini genç nesle örnek yapmak istemektedir. Kalenderler kısa zamanda eski hükümetin yerini alırlar; halka yaşamak için daha çok imkânlar vermeye söz veren bunlar, eski imkânları bile ellerinden alırlar. Ancak sonunda halkın içine kök salamamaları, programsızlık ve eski hükümetin gizli memurlarının estirdiği terör, kalenderlerin bozguna uğramasına neden olur. Kalenderler, Hanlar Han’ın yardımıyla şerefsizce kaçarlar. Ama Mirza, şehit olmakla şehitlerin hatırasında Hakk’ı korumak uğruna, orada kalır. Âl-i Ahmed bütün öykü boyunca, halka inip kökleşememenin ve ideallerin içi boş ve özsüz oluşunun, hareketin yenilgiye uğramasına neden olduğunu göstermeye çalışır. Bununla birlikte “Mirza Esedullâh’ın orada kalışıyla, hareketin liderleri kaçmayıp kalsalar ve şehit olsalardı, yenilgiye ve şerefsizliğe sürüklenmezlerdi” demek istemektedir. Bu şekilde öykünün temel meselesi olan şahadet teması olaylar boyunca fazla geliştirilmemiş bir şekilde anlatılır. Amacı olmayan bir hareketi konu edinen Nûn ve’l-Kalem, ikna edici bir öykü değildir. Karmaşık ve dağınıktır, felsefe yapmalarla doludur. Yazar, öyküdeki dağınık parçaları birbirine tutturmak için ne kadar uğraşsa da başaramaz. Âl-i Ahmed, bu eserde yaratıcı bir öykücü olmaktan çok bir kuramcıdır. Savaşı ve devrimi konu alan dağınık bir makaleyi, birkaç kişi arasında bölüştürmüş, böylece bunları çeşitli konular içinde, kendisinin makalelerinde de çok iyi ortaya konmuş olan sözleri ve kuramları ifade etmiştir. Yazdıklarının bir öykü olarak ortaya çıkmadığını hisseden Âl-i Ahmed, konular arasına, birbiriyle kesik kesik ilintili olan, öyküdeki asıl olayın gelişiminde ve karakterlerin geliştirilmesinden pek az rol oynayan olaylar sıkıştırmıştır. Bu bakımdan öykünün ana teması doğru geliştirilmemiş ve üzerinden özetle geçip gidilmiştir. Âl-i Ahmed, çok ilginç bir konu seçmiş olmakla birlikte, bu konudan sanatsal ve yaratıcı bir yaklaşım çıkaramamıştır. Kitabın asıl konusu “hareketler yollarından sapar ve bir gün doğrudan kendisiyle mücadele iddiasına girişilebilecek bir şey haline gelirler” temasıdır. Ne var ki yazar olayları hayal gücüyle canlandıramaz, karakterlerin gerçekler karşısındaki tutum ve davranışlarını sergileyemez. Aksine her şeyi yüzeysel bir şekilde anlatır. Okuyucu olayla yüz yüze gelip karşılaşmadığı için, olayın içinde yer alamaz ve sürekli olarak ona yabancı kalır. Yazar, öyküyü daha geniş tutmak ve bir şehri bütünüyle içermek adına, öyküye boş yere pek çok kişi sokar. Oysa romanının asıl kahramanları bile çok canlı değildir; eserde, onların iç dünyalarından ve bireysel özelliklerinden iz yoktur. Bunun yerine her birisi “kişilik kazanmış birer inanç ve görüş” biçiminde görünürler. Bu durumun abartılarak vurgulanması, karakterleri karikatüristik bir çehreye büründürür. Nitekim bunların her biri yalnızca bir özelliğin temsilcisi olup romanın sonuna dek değişime uğramazlar. Yazarın, kendisinden sonraki kuşak için bir miras olarak gördüğü Nûn ve’l-Kalem’deki ana fikir, geçmişçi bir düşüncedir. Yani yazar, toplumun tarihî seyir içindeki çelişkilerini dikkate almak yerine, “eğer ideal bir gelecek varsa, bu gelecekte değil geçmiştedir” iddiasını savunur. Gelişim ve değişimin, toplumsal yapıda köklü bir dönüşüm gerektirdiği gerçeğini göz önüne almadan, sorunlara, Garb-zedegî’de (1341/1962) açıkça işaret edilen bireysel çözümler bulmaya çalışır. Âl-i Ahmed bu eseriyle gelenekçiliğim ve batıcılıkla mücadelenin bayraktarı olur. Yazarın Garb-zedegî’de ortaya koyduğu genel çözüm yolları çelişiktir. Bazen batıcılıktan kurtulmak için makineyi (teknolojiyi) kendimize ait kılmalıyız derken, bazen de geçmişe dönüş ve makineden kaçış çığırtkanlığına sarılır. Ona göre toprağa ve geleneğe dönüş, bizi batıya ve makineye karşı koruyacaktır. Âl-i Ahmed’in “maşinizm” olarak adlandırdığı şeyin geri kalmış İran toplumunun irabında mahalli yoktur. O, otomobili makine (teknoloji) yerine koyar ve yanılgıdan, şehirden ve uygarlıktan şikayetini ortaya koymak ve eski köylü yaşam tarzını övmek için yararlanır. Oysa çözüm yolu şehri terk etmekte değildir, çünkü asıl sorun yaratan şey topluma egemen olan insanlık dışı ilişkilerdir şehir ve şehirlilik değil. Köy yaşamına eğilim düşüncesi üzerinden durmak yerine söz konusu ilişkilerin durumunu düşünmek lazımdır. Romantik yanıp yakılmaların ve filozofça temsillerin çağdaş İran edebiyatı okuyucusunu yorgun düşürdüğü bu yıllarda, saldırgan davranışçılığı dikkatleri Âl-i Ahmed’in üzerine çeker. Özellikle kısa ama sert ve dikkatsiz nesri zamanın içe dönük ve uyku getirici yaygın nesrinden farklıdır. Onun nesri pervasız, ama yazarın “beni” çevresinde işlenen aceleci ve sert diyalogların ve mutlakçı kuramlara sahip eserlerde kullanılabilecek öyküsel olmayan bir nesirdir. Âl-i Ahmed ve Gulistân, öyküsel nesri işlemeye fazlasıyla dikkat eden ilk İranlı öykücülerdir. Öyle ki eserlerinin bir bölümü biçimci (formalist) bir yapıya sahiptir. Âl-i Ahmed’in çağdaş İran edebiyatı üzerindeki nüfuzunun önemli bir bölümü, zaman zaman basit temaları güçlü bir şekilde ifade edebilen kendisine özgü dilinden kaynaklanır. Bu dilin, 1340-1350/1961-1971 yılları arasında taklit edilmesi (1330-1340/1951-1961 yılları arasında Bûf-i Kûr’un içe dönüklüğünün taklidi gibi) İran öykücülüğü üzerinde olumsuz bir rol oynar. Âl-i Ahmed, Mudîr-i Medrese, “Pîrmerd Çeşm-i Mâ Bûd” (İhtiyar, Gözümüzdü) ve “Ceşn-i Ferhunde” (Kutlu Bayram) gibi en iyi eserlerinde, Nûn ve’l-Kalem’in bıktırıcı nesrini bir yana bırakarak parlak bir özlülüğe (icaz) ulaşır. Bu eserlerde, öykü dilini konuşma diline yaklaştırmaya çalışır. Anlatıcı, Mudîr-i Medrese’de okuyucuya çok rahat bir şekilde içini döker. Konuşma dili, “Pîrmerd Çeşm-i Mâ Bûd” adlı makaleyi, Nîmâ’nın şairane şahsiyetinin en seçkin özelliklerini, en veciz ve en anlaşılır biçimde canlandıran bir öyküye dönüştürür. Bu öyküsel biyografide, yazarın Nîmâ ile hatıraları 1325-1338/1946-1959 yıllarındaki toplumsal hayat yaygısı üzerinde yeniden kurulur. Âl-i Ahmed bu yazısında, Nîmâ’nın ölüm anının en ince ve en ayrıntılı tasvirini ortaya koyar. Âl-i Ahmed’in en çok beğenilen öyküsü Mudîr-i Medrese (Okul Müdürü, 1337/1958), heyecan ve coşku yıllarının sona erişinin öyküsüdür. İdealist öngörüleri yanlış çıkan, son umudu ve gücü de ihtilalle birlikte yok olan bir aydın, bir huzur köşesi bulma arayışına girer. O, Âl-i Ahmed’in hakkında şunları yazdığı bir nesildendir: “Şu yeni neslin, neden bütün umudunu önceki nesle bağladığına hep şaşar dururum. Artık bizden bir iş çıkmayacağını neden anlamak istemez? Hepimiz yorgun argın düştüğümüzü, (bir şeyler) yapmış etmiş olduğumuzu ve aciz kaldığımızı gösterdik işte.” Şimdi artık her şey berbat olmuş ve boşunalık müdürün neslinin en esaslı zihinsel uğraşı haline gelmiştir: Saltanatın konumunun sağlamlaşmasıyla, bir dönem başka bir dönemin yerini almaktadır. Öykü, müdürün, öfkeli bir halde Maarif Vekili’nin odasına girmesiyle başlar. Âl-i Ahmed, daha ilk sahnelerden itibaren öykü kahramanının şahsiyetini geliştirmeye başlar. Çevresinde ve işinde bir değer görmeyen müdür, bıkkın, öfkeli ve yabancıdır. Arzularına güç yetiremeyen bir gerçekliğe olan bu yabancılık, onu hiççi bir isyana sürükler. Müdür, zamanla öğretmenlerle, öğrencilerle ve onların aileleriyle tanışır. Bu tanışıklıklarla eş zamanlı olarak öykü yavaş yavaş gelişir. Olaylar birbiri ardı sıra meydana gelmeye başlar ve öykünün kurgusunu genişletirler. Her olay bir başka olayı ortaya çıkarır; bu durum öyküye süreklilik ve uyumluluk kazandırır. Her olay, okul müdürünü, işin zorluğunun bir başka yönüyle tanıştırır. Öğretmenlere, eğitim ve öğretim sistemine, öğrencilere, onların ailelerine ve hepsinden önemlisi kendisine yaklaşımındaki zorluklarla... Âl-i Ahmed, her olaydan toplumun bir köşesindeki yıkılmışlığı anlatmak için yararlanır. Örneğin, dördüncü sınıf öğretmeni, bir Amerikalının arabasıyla çarpışarak kaza yaptığında, İran’da otomobilin nüfuzu meselesi ortaya atılır. Böylece, Amerika’nın yıkıcı kültürel nüfuzunun, her türlü ideali bir yana bırakmış olan eğitimsiz ve batıcı öğretmenler ve sinema sanatçılarını taklit eden doktorlar üzerindeki etkileri gösterilir. Kuşkusuz, inançları yüzünden zindanlara tıkılan öğretmenlerden de söz edilir. Ancak bunlar, önceki dönemin son artıklarıdır ve müdür, bu tür konulara hiçbir eğilim göstermemektedir. Üçüncü sınıf öğretmeni tutuklandığında müdür kendi kendine şöyle der: “İyi de niye onunla konuşmadın? Faydasız olduğunu neden anlatmadın ona?” Bu boşunalık, öykünün sonundaki başarısızlıkta açıkça görülmektedir. Aslında, müdürün isyanı, Mirza Esedullâh’ınki gibi, hiçbir toplumsal etkiye yol açmadığı gibi çok kısa zamanda umutsuzlukla son bulan bir tür bireysel başkaldırıdır. Müdür şevk ve heyecanla başlar: “Kapıdan girdiğimde elimde sigara vardı. Selam vermek zoruma gitti. Dik kafalılığım tutmuştu.” Müdür öfkelidir. Ancak hiçbir bilinçli toplumsal girişime inanmamakta ve yenilginin çığırtkanlığını yapmaktadır. Sergozeşt-i Kendûhâ’da arılar göç ederler, Nûn ve’l-Kalem’de Mirza Esedullâh gönül verdiği ideali saçma sayar ve kalenderler yenilgiye uğrarlar. Mudîr-i Medrese’de müdür, hiçliğin ve kendine yabancılaşmanın çığırtkanlığını yapar. Âl-i Ahmed, küçük bir okulda geçen olayların penceresinden, toplumsal meseleleri incelemiştir. Ancak Nûn ve’l-Kalem’in aksine, felsefe yapmaya ve yargı çıkarmaya yönelmemiş, bunun yerine öyküdeki olayların ve şahsiyetlerin dilinden kendi sözünü söylemeye çalışmış ve bu yolda kendi öğretmenlik döneminin bütün deneyimlerinden yararlanmıştır. Aslında, bu öykü, Nûn ve’l-Kalem gibi, yazarın bir tür kendi hayat hikâyesidir. Kuşkusuz bu eserlerin hiçbirisi doğrudan birer otobiyografi değildir, çünkü bunlarda olayların sıralanışı belirli bir maksada ulaşmak amacıyla düzenlenmiştir. Âl-i Ahmed, Nûn ve’l-Kalem’de, savaş ve devrim konusunda sanatsal imgelemle (tahayyül) canlı olaylar ve insanlar yaratmayı başaramamıştır. Ancak Mudîr-i Medrese’de kendisini anlatmaya ve ayrıntılı olaylar yaratmaya ihtiyaç duymadığından başarılı olmuştur. Mudîr-i Medrese’de fazla bir sanatsal imgelemle karşılaşmayız; bu eser, tek bir anlatıcının, varlığının yapısı üzerinde süreklilik sağladığı bir tür düzenli günlük rapordur. Artık öykü kahramanlarını da medrese müdürünün gözüyle tanır, böylelikle onların içyüzleriyle tanışır ve onlar hakkında, müdürün kişiliği hakkındaki bilgimizi tamamlayacak ölçüde bilgi sahibi oluruz. Müdür, mevcut durumla uzlaşamayan canlı ve elle tutulur bir şahsiyettir. Bazı düzeltmeler yaparak içinde bulunduğu durumu kendisi için dayanılabilir hale getirebileceğini düşünmektedir. Yaptığı düzeltmelerle, medresenin zâhirini değiştirir; ama yapı olduğu gibi kalır. Çevresindeki uygunsuz dünyaya uyum sağlayamayan müdür, çocuklara yönelerek onların masumiyetine sığınır. (Âl-i Ahmed aynı yıllarda, “Ceşn-i Ferhunde” adlı öyküsünde, kendi çocukluğunun dünyasını başarıyla canlandırır.) Hatta çocukların hatırına, okul aile birliğinin zenginlerinden istekte bulunma hafifliğini bile kabul eder. Ne var ki topluma ve eğitim-öğretim sistemine egemen olan sistem, ondan daha da büyük hafiflikler beklemektedir. Ondan, mali ve siyasal çıkmazlarda egemen gücün lehine hareket etmesini ister ama okul müdürü bunu yapamaz. İşte bu yüzden, içinde gitmekle kalmak arasında bir çatışma başlar. Kaç kez istifa etmek isterse de, sorunları ihtiyar heyeti yöntemiyle çözebilirim diye yine kalır. Ne ki art arda sıralanan zorluklar öyküyü geliştirdikleri ve zirveye ulaştırdıkları gibi müdürü de isyanının zirvesine ulaştırırlar. Sonunda iki öğrenci arasında geçen rezalet müdürün istifa etmesine neden olur. Yine de bir umut taşıyan müdür, sözlerini ifade etmek için bir konum arayışına girerse de hiç kimse ona konuşma fırsatı vermez. Müdür, görüşlerinin eğitim ve öğretimin ıslahına bir program olarak yardımcı olabileceğini düşünür, ancak onun irşatlarını kimse dikkate almaz ve müdür başarısızlığa uğrar. Onun mücadelesi mevcut durum çerçevesinde gerçekleşir ve bu toplumda daha sağlam bir yer edinmekten başka amacı yoktur. Yazarın teorik yaklaşımı, her ne kadar eserin sanatsal gerçekliğine zarar verirse de, kitabın sonundaki acı ironi, gerçekçiliğin yazarın zihinsel inançları üzerindeki zaferinin göstergesidir. Kitabın sonu, yazarın genel amacına aykırıdır ve reformların kitapta ortaya konan sorunların çözüm yolu olmadığını göstermektedir. Mudîr-i Medrese’den okunur, düzenli yapıda sade bir eser, canlı bir şahsiyet, güzel ve özlü bir nesir çıkaran da, sanatçının kuramcıya olan üstünlüğüdür. |