| Birinci İran Yazarlar Kongresi Yeni Fars nesri akımının gelişimi üzerinde etkisi bulunan önemli bir başka etken de Tîr 1325/Haziran 1946’da “Birinci İran Yazarlar Kongre-si”nin toplanması idi. Bu kongre “İran Rusya Kültürel İşler Komis-yonu”nun çabasıyla iki ülkenin kültürel ilişkilerini geliştirmek amacıyla, yetmiş sekiz yazar ve şairin katılımıyla gerçekleştirildi. Onun başkanlar kuruluna hem Hidâyet ve Nîmâ gibi yenilikçiler, hem de Hikmet ve Furû-zânfer gibi gelenekçiler katıldılar. Bu terkip kongrede ne kadar değişik eği-limlerin bir araya geldiğini gösterir. Katılımcılar kendi eserlerini okudular ve çağdaş İran edebiyatı üzerine konuşmalar yaptılar. Ali Asgar-i Hikmet, “Asrı Hazırda Fars Şiiri” konusunda konuştu. İhsân-i Taberî onu eleştirerek kongre sona erdiğinde kongreye katılan herkesin sanat hakkında açık seçik bir kavrama ulaşması ve kendisinin gelecekteki yolunu belirlemesi için, tartışmaların derlenmesini istedi. Bu şekilde Kongrenin İran edebiyatının geleceğinin yolunu açma görevini üstlendiğini söyledi. Abdulhuseyn-i Nûşîn de İran edebiyatında köklü bir değişimin imkân veya imkânsızlığının dikkate alınmasının gereği hakkında orada bulunanları uyardı. Pervîz-i Hânlerî toplumsal değişimlerin edebî değişime etkisini dikkate alarak, son dönem Fars nesrinin ayrıntılı bir tarihçesini vermeye çalıştı, makalesi kendi alanında oldukça yeni ve ilginçti. Hânlerî, son olarak şu sonuca vardı: “Yaygın yoksulluk, milletin çoğunluğunun okur yazar olmayışı ve cehaleti, geniş bir çoğunluğun yeteneklerini bir gizlilik perdesi arkasında bırakmış ve edebiyatımızın ilerleyişini duraklamaya uğratmıştır. Ne var ki bu baskıların bir dereceye kadar giderildiği şu son dört yılda, savaşın ve başkaca sebeplerin sonucu olan bütün talihsizlikler, sıkıntılar ve ıstıraplara rağmen İran edebiyatında yeni bir hareketlenme gözlenmektedir.” Dr. Fâtıma Seyyâh (1281-1326/1902-1947) sanatlı nesrin çok zayıf olduğunu öne sürdü ve klâsik şiirlerin, konu seçiminde, öğütle vaaza yönelmede ve ahlâkî yönde, çağdaş İran edebiyatı üzerindeki etkisine değinerek “ulusal geleneklerin yokluğu yazarlarımızı, yabancı edebî geleneklere başvurmaya zorlamaktadır” görüşünü ileri sürdü. Sonra da çağdaş Fars nesrinin eksiklerini şu şekilde saydı: “Bir yazarın eserlerinde çeşitli çizgilerin ortaya çıkmasını sağlayacak olgun ve yeterli bir dünya görüşünün yokluğu, konuları birleştirme ve ayırmadaki gevşeklik, bir eserin bütünündeki birlik eksikliği ve zorunlu olmayan ilave ve fazlalıkların varlığı.” Kongre sırasında Taberî ve Seyyâh, Belinski ve Çernisevski gibi eleştirmenlere işaret ederek İran’da ilk kez, edebî eleştirinin görevini ve sanatsal estetiği teorik bir şekilde ortaya koymaya çalıştılar. Taberî, kendi konusundan söyle bir sonuç çıkardı: “Sanatçılar yeni konuları hayatın içinden seçmeli ve hayatla ilgi kurarak yeniliklere el atmalıdırlar.” Yine İranlı yazarların kültürel yoksulluğunu dikkate alarak şunları söyledi: “Şair ve yazarlarımız, süratle, hırsla ve şevkle okumalıdırlar... Şaheserler çevrilmelidir ama şimdiye dek yapıldığı gibi rezil bir şekilde değil.” Seyyâh ise İran edebiyatının durumuna daha sistematik bir bakışla, edebî eleştirinin en temel görevini “İran edebiyatında gerçek anlamda bir realizmin yayılıp gelişmesini sağlayacak bir araç” olarak niteleyerek “eğer eleştirimiz, görevlerini yerine getirmeye güç yetirebilirse, bunun, yazarlarımızı, Hugo’nun ve polisiye macera romanların babası ve boş üslûbunun yaratıcısı Dumas’nın zamanımızda yaygın olan ve ne yazık ki bugünkü edebiyatımızı kirleten, gerçek gelişimini engelleyen eskimiş romantizminin üslûbunu taklitten alıkoyabileceğini ve aynı zamanda edebî düzeyini daha yukarılara çıkarabileceğini” hatırlattı. Bu kongrenin düzenlenmesi, çağdaş İran edebiyatının ileri götürülmesinde önemli bir adım sayılır. Çünkü kongre ilk kez, Âl-i Ahmed, Bih Âzîn, Çûbek, Dihhoda, Alevî, Kişâverz, Mu’în, Nîmâ ve Hidâyet gibi en ünlü edebiyatçılar, edebiyat konusunda tartışmak üzer bir araya geldiler. Kuş-kusuz, Rusya’nın sosyalist gerçekçiliğini dikkate alan partici edebiyatçı-ların nüfuzu sebebiyle, kongrenin bildirisinde edebiyatta programlı olmanın gereği hatırlatıldı ve o yıllarda edebiyattan beklenen göreve resmiyet kazandırdı. Hânlerî, yazarların görevinin millete hizmet etmek ve özgürlüğü korumak olduğunu savundu. Seyyâh, yazarlardan toplumsal sorumluluklarını ve haklarını kavramalarını, kendi çağlarının ve ülkelerinin yazarları olmalarını isteyerek şöyle dedi: “Kongrenin görevi, geçmiş günlerin birikimlerini belirlemektir. Bu iş, kesinlikle onun eleştirel değeri ölçülmeden, belirlenmeden, en yakın hedefimizi ve bundan sonraki gelişim yolumuzu göstermeden müyesser olmayacaktır.” Alevî, Rus edebiyatının etkisiyle edebiyatta da planlı olmak gerektiğini, çünkü yazarların milletin önderleri olduğunu bunların topluma nasıl önderlik edeceklerini bilmeleri gerektiğini, şair ve yazarların yeni okuyucular -yani Halk Partisi taraftarları- bulmak zorunda olduklarını bildirdi. Kongre genellikle, sanatın toplumsal rolünü vurgulayarak çağdaş İran edebiyatını etkilemeye çalıştı ve öyle de oldu: “Kongrenin kapanış bildirisinin kılavuzluğu, birkaç on yıl boyunca, İran edebiyatının ruhuna egemen oldu. Ama bu kongrenin sahip olduğu değerden ya da itibardan değil (çünkü kısa zaman sonra kongreye katılanlar dağılıp kendi yollarını tuttular), bildiri, dönemin siyasî ve toplumsal isteklerini, genç okuyucuların edebiyattan beklentilerini ve kalem ehlinin kendi vazifeleri konusunda sahip oldukları ve arzuladıkları tasavvuru ifade ettiği için olmuştu. Şâmlû’nun deyişiyle, bukalemun gibi halkın ateşi üzerine oturmak ve kendi küllerinin arasında yeniden doğmak istiyorlardı. Buna ek olarak, böyle bir eğilim dünyanın ilerici edebiyatının sesini çıkarıyor ve bizim sazımızı onun sesine göre akort edip eşlik ediyordu.” Kongrenin oluşturulması, siyasetin edebiyata etkisinin ve sanatla sanatçı için yeni görevin ortaya konmasının bir sonucuydu. Ancak Halk Partisi’nin bu konuda şöyle aldatıcı bir yöntemi vardı: Kıvâmu’s-saltana, halkı aldatmak için özgürlükçü bir kılığa büründüğü sırada Kıvâm’ın kabinesine katılan Halk Partisi, kongreye devletçi bir şekil vererek onun simasını olabildiğince kültür sever bir insan olarak süslemeye çabaladı. Açılış töreninde başbakanın ve bir grup bakanın bulunması ve kültür bakanının (Meliku’ş-şu’ârâ Bahâr) kongreye başkan olarak seçilmesi bu iddiayı doğrulamaktadır. Bahar, açılış konuşmasında: “Devletin daha uzun bir süre edebiyatı koruması gerekir, büyük Rus devletinin Sovyetler Birliği’ndeki milletlerin edebiyatlarını nasıl koruduğunu görmekteyiz” dedi ve iki milletten kendi devletlerinin yedi yıllık programlarında yeni ve hızlı bir edebiyat hareketinin oluşması için genel teklifler getirmelerini! istedi. Bu şekilde, kongrede etkinlik gösterenler işin basından beri kongrenin bir hedefi olduğunu vurguladıkları halde, İran toplumuyla ilgisi olmayan modeller çıkarılması ve ilkesizlik tartışmaların sonuçsuz kalmasına sebep oldu. İlk başlarda kongrenin görevinin gelecekteki edebiyat için bir yol açmak olduğunu savunan Taberî, kapanışta “bu kongrede hepsi de sonuçsuz ve ham kalan birçok tartışmalar olduğunu” bildirdi. Kongrenin önemi, ilk kez olarak farklı görüşlerden çeşitli yazarlara bir araya gelme ve kendi eserleri üzerinde tartışma imkânı vermiş olmasındadır. Belki de kongrenin en önemli kazancının yazar birliklerinin kurulması gereğini ortaya çıkarmış olduğu söylenebilir. Kongrenin bildirisinde “İran şair ve yazarları birliğinin temelini atacak geçici bir komisyon kurulması” teklif edilmekle birlikte, toplumsal olayların gelişimi ve görüş ayrılıkları, sanatçı teşekküllerinin oluşmasına imkân sağlamadı. Kıvâmu’s-saltana demokrasi perdesi altındaki bütün siyasî ve sınıfsal örgütleri türlü düzenlerle bir yana itip yönetimin baş ezici mahiyetini ortaya koydu. Bu saldırı yazarlar kongresini de nasipsiz bırakmadı. 1324-1325/1945-1946 yıllarından sonra İran halk hareketinde kısa süren bir düşüş ortaya çıkar. Egemen sistemin baş ezici hareketleri, toplum üzerindeki korku ve terörün daha da yayılması, beraberinde muhafazakarlığın ve insanların yalnızlıklarının artmasını getirir. Böyle bir ortamda, siyasî şaşkınlıklar da bu illetin artmasına sebep olur ve pek çok aydın kendi ideallerini anlamsız ve boş sayarlar; öz eleştiri dalga dalga yayılır. İşin aslı şudur: Bu dönemdeki değişimler, ekonomik ve toplumsal yapılardaki köklü değişimler değil, uluslararası ve ulusal şartlar uyarınca, İran entelektüalizminin durumunda geniş bir başkalaşım meydana getiren ve pek çok yazarı duygusal bir şekilde toplumculuğa yönelten yüzeysel siyasî ve kültürel değişimlerdir. Bir eleştirmen bu yıllarda şunları yazar: “Günlük hayatımızda öyle sanatçılarla karşılaşmaktayız ki yanlı sanat taraftarıdırlar, ama ya yan tutmanın gerçek anlamını kavramamışlardır ya da yanlılıkları içeriksiz ve dayanaksızdır.” Yazarlar halka doğru giden bir yol arayışı iddiasında olsalar da kendi ağlarından dışarı çıkıp halkın isteklerini sanatkârca yansıtmayı başaramazlar. Bunlar, alışık oldukları bakışı bir kenara bırakıp olaylara daha geniş bir bakış açısıyla bakamazlar. En modernistleri yoksun halkın hayatını resmetmeye ve teşrihe çalışıyorlardı. Ancak yazdıklarından açıkça anlaşılmaktadır ki ne mutsuzluğun ve talihsizliğin tadını tatmışlardı, ne de zavallı halkın yaşam durumunu, düşünce tarzını ve sıkıntılarını incelemişlerdi. Bunların halk kitleleriyle ilgileri yoktur, onların hayatlarını tanımazlar; yapmacık bir şekilde onların ağzından konuşurlar. Bu bakımdan yoksun kimselerin hayatıyla ilgili konuları eksik bir şekilde beyan ederler. Bu öykülerdeki kahramanlar görünüşte, isçiler, köylüler ve esnaftır ama, bunların duyguları ve düşüncelerinde entelektüel bir renk vardır. İran edebiyatında toplumsal geleneklerin zayıflığı, yazarların toplumdaki iç dinamizmi doğru algılamaktaki şaşkınlıkları, sanatsal ve toplumsal bilgi eksikliği, yazarların dünya görüşü ve bireysellik konusundaki derin tutarsızlığı, yerli ve yabancı piyasa edebiyatının yaygınlığı, bu dönem yazarlarının çalışmalarındaki dağınıklığın ve sersemliğin etkili sebeplerindendir. En nüfuzlu muhalif siyasî grubun isteklerinin, soyut ve evrensel olaylardan etkilendiği bir zamanda artık öykü yazarlarının ödevi bellidir: Bunların eserlerinin çoğu, toplumu inceleme ve hayatın gerçek meselelerini kavrama temelinde değil, zayıf teorik görüşlere dayalı olarak ve ülkenin kuzey sınırının ötesindeki olayların etkisi altında yazılmışlardır. Nîmâ Yûşîc bu duruma işaret ederek söyle der: “Ben kandilimi komşum gelir gider diye yaktım bir karanlık gecede.” Rüzgârın penceresinin önüne konmuş olan bu kandilin ışığı uzun ö-mürlü olmaz ve ilk karayelin esişiyle sönüp gider. İbrâhîm-i Gulistân öykülerinde, Kızıl Ordu askerlerinin İran’dan çıkışı ve Halk Partisinin dayanağının yıkılışı sonrasında aydınların uğradığı ruhsal bozgunu çok güzel tasvir eder. Devrimci hoşgörü çok kısa zamanda son bulur. Pek çok aydın toplumsal eğilimlerinin nedenlerini yanlış sayarak, istedikleri sonuca ulaşamadıklarından umutsuzluğa ve ıstıraba kapılırlar. Bu yıllarda ortaya çıkan eserlerin tamamını değersiz saymak nasıl kasıtlı olursa, bu dönemin çağdaş edebiyat tarihindeki önemini abartmak da doğru değildir. 1320-1332/1941-1953 arasındaki eserlerin pek çoğu göz önüne aldıkları meseleleri yaratıcı bir şekilde yansıtmayı başaramamakla birlikte, bunların geleceğe bakışları ve toplumculukları gözden uzak tutulamaz. Yeni edebî akım, toplumun hareketine ayak uydurup ilerleyecek ve hareketin ayağının dibine getirdiği yeni meselelere gerekli cevabı verecek güce sahip değildi. Bu dönemde bir eleştirmen şunlar yazıyordu: “İlerici sanatçılar ve sanat severler, ürün verdiği halde ne yazık ki sürekli olmayan bir çabaya girdiler. Yazarlar görkemli toplumsal değişimlerin ve mücadelelerin sebebini ve çehresinin derinliğini yansıtamadılar. Bu alanda ortaya çıkan eser sayısı hem azdı, hem de toplumsal gerçekliğin olgunlaşmasının ve yücelmesinin üstesinden gereği gibi gelemedi.” Daha ilk adımlarında, öncü yazarların estetik eserler yaratmayı başarmalarını beklememiz gerektiği açıktır. Özellikle 28 Mordâd 1332 (19 Ağustos 1953) ihtilaliyle, bayağı edebî akımları soyutlamaya çalışan ilk hareketler sonuçsuz kalmıştır. Ancak II. dünya savaşı sonrası neslin kaderinin asıl üzücü yanı, ihtilalin kültürel ve toplumsal yapıların kökünü kazımadan önce, siperleri ruhsal bakımdan boşaltmış olmasıdır. |