Pazartesi 21 Mayıs 2012 - 16:07

الإثنين ١ رجب ١٤٣٣

دوشنبه ۱ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۷:۳۷

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Birinci İran Yazarlar Kongresi

 

Yeni Fars nesri akımının gelişimi üzerinde etkisi bulunan önemli bir başka etken de Tîr 1325/Haziran 1946’da “Birinci İran Yazarlar Kongre-si”nin top­lanması idi. Bu kongre “İran Rusya Kültürel İşler Komis-yonu”nun ça­ba­sıyla iki ülkenin kültürel ilişkilerini geliştirmek amacıyla, yetmiş sekiz ya­zar ve şai­rin katılı­mıyla gerçekleştirildi. Onun başkanlar kuruluna hem Hidâyet ve Nîmâ gibi yenilikçiler, hem de Hikmet ve Furû-zânfer gibi gele­nekçiler katıl­dı­lar. Bu ter­kip kongrede ne kadar değişik eği-limlerin bir araya geldiğini göste­rir.

 

Katılımcılar kendi eserlerini okudular ve çağdaş İran edebiyatı üzerine konuşmalar yaptılar. Ali Asgar-i Hikmet, “Asrı Hazırda Fars Şiiri” konu­sunda konuştu. İhsân-i Taberî onu eleştirerek kongre sona erdiğinde kong­reye ka­tılan herkesin sanat hakkında açık seçik bir kavrama ulaşması ve kendisinin gelecekteki yolunu belirlemesi için, tartışmaların derlen­me­sini istedi. Bu şe­kilde Kongrenin İran edebiyatının geleceğinin yolunu açma gö­revini üstlendi­ğini söyledi. Abdulhuseyn-i Nûşîn de İran edebi­ya­tında köklü bir değişimin imkân veya imkânsızlığının dikkate alınma­sının gereği hakkında orada bu­lunanları uyardı. Pervîz-i Hânlerî toplum­sal de­ğişimlerin edebî değişime etki­sini dikkate alarak, son dönem Fars nesrinin ayrıntılı bir tarihçesini vermeye çalıştı, makalesi kendi alanında oldukça yeni ve ilginçti. Hânlerî, son olarak şu sonuca vardı: “Yaygın yok­sulluk, milletin çoğunluğu­nun okur yazar olmayışı ve cehaleti, geniş bir çoğun­luğun yeteneklerini bir gizlilik perdesi arkasında bırakmış ve edebi­yatı­mızın ilerleyişini durakla­maya uğratmıştır. Ne var ki bu baskıların bir dereceye kadar giderildiği şu son dört yılda, savaşın ve başkaca sebeple­rin sonucu olan bütün talihsizlik­ler, sıkıntılar ve ıstıraplara rağmen İran ede­biyatında yeni bir hareketlenme gözlenmektedir.” Dr. Fâtıma Seyyâh (1281-1326/1902-1947) sanatlı nesrin çok zayıf ol­duğunu öne sürdü ve klâsik şiirlerin, konu seçiminde, öğütle vaaza yönel­mede ve ahlâkî yönde, çağdaş İran edebi­yatı üzerindeki etkisine değinerek “ulusal geleneklerin yokluğu ya­zarlarımızı, yabancı edebî geleneklere baş­vurmaya zorlamakta­dır” görü­şünü ileri sürdü. Sonra da çağdaş Fars nesrinin eksiklerini şu şe­kilde saydı: “Bir yazarın eserle­rinde çeşitli çizgilerin ortaya çıkmasını sağlayacak olgun ve yeterli bir dünya görüşünün yokluğu, ko­nuları bir­leştirme ve ayırmadaki gevşeklik, bir ese­rin bütünündeki birlik ek­sikliği ve zorunlu olmayan ilave ve fazlalıkların var­lığı.”

 

Kongre sırasında Taberî ve Seyyâh, Belinski ve Çernisevski gibi eleş­tir­menlere işaret ederek İran’da ilk kez, edebî eleştirinin görevini ve sa­natsal estetiği teorik bir şekilde ortaya koymaya çalıştılar. Taberî, kendi konusun­dan söyle bir sonuç çıkardı: “Sanatçılar yeni konuları hayatın içinden seçmeli ve hayatla ilgi kurarak yeniliklere el atmalıdırlar.” Yine İranlı yazarların kültü­rel yoksulluğunu dikkate alarak şunları söyledi: “Şair ve yazarlarımız, süratle, hırsla ve şevkle okumalıdırlar... Şaheser­ler çevrilmelidir ama şimdiye dek ya­pıldığı gibi rezil bir şekilde değil.” Seyyâh ise İran edebiyatının duru­muna daha sistematik bir bakışla, edebî eleşti­rinin en temel görevini “İran edebiya­tında gerçek anlamda bir rea­lizmin yayılıp gelişmesini sağlayacak bir araç” olarak niteleyerek “eğer eleştiri­miz, görevlerini yerine getirmeye güç yetirebi­lirse, bunun, ya­zarlarımızı, Hugo’nun ve polisiye macera romanların babası ve boş üs­lûbunun yaratı­cısı Dumas’nın zamanımızda yaygın olan ve ne yazık ki bugünkü edebiya­tımızı kirleten, gerçek gelişimini engelleyen es­kimiş ro­man­tizminin üslûbunu taklitten alıkoyabileceğini ve aynı zamanda edebî düzeyini daha yu­karılara çıkarabileceğini” hatırlattı.

 

Bu kongrenin düzenlenmesi, çağdaş İran edebiyatının ileri götürülme­sinde önemli bir adım sayılır. Çünkü kongre ilk kez, Âl-i Ahmed, Bih Âzîn, Çûbek, Dihhoda, Alevî, Kişâverz, Mu’în, Nîmâ ve Hidâyet gibi en ünlü ede­bi­yatçılar, edebiyat konusunda tartışmak üzer bir araya geldiler. Kuş-ku­suz, Rusya’nın sosyalist gerçekçiliğini dikkate alan partici edebiyatçı-ların nüfuzu sebebiyle, kongrenin bildirisinde edebiyatta programlı ol­manın ge­reği hatır­la­tıldı ve o yıllarda edebiyattan beklenen göreve resmi­yet kazan­dırdı. Hânlerî, yazarların görevinin millete hizmet etmek ve öz­gürlüğü ko­rumak olduğunu savundu. Seyyâh, yazarlardan toplumsal so­rumlulukla­rını ve haklarını kav­ramalarını, kendi çağlarının ve ülkelerinin yazarları olmalarını isteyerek şöyle dedi: “Kongrenin görevi, geçmiş gün­lerin biri­kimlerini belir­lemektir. Bu iş, kesinlikle onun eleştirel değeri öl­çülmeden, belirlenmeden, en yakın hedefi­mizi ve bundan sonraki gelişim yolumuzu göstermeden mü­yesser olmayacak­tır.” Alevî, Rus edebiyatının etkisiyle edebiyatta da planlı olmak gerektiğini, çünkü yazarların milletin önder­leri olduğunu bunların topluma nasıl önderlik edeceklerini bilmeleri ge­rektiğini, şair ve yazarların yeni okuyucular -yani Halk Partisi taraftar­ları- bul­mak zorunda olduklarını bil­dirdi.

 

Kongre genellikle, sanatın toplumsal rolünü vurgulayarak çağdaş İran edebiyatını etkilemeye çalıştı ve öyle de oldu: “Kongrenin kapanış bildiri­si­nin kılavuzluğu, birkaç on yıl boyunca, İran edebiyatının ruhuna ege­men oldu. Ama bu kongrenin sahip olduğu değerden ya da itibardan de­ğil (çünkü kısa zaman sonra kongreye katılanlar dağılıp kendi yollarını tut­tular), bildiri, dö­nemin siyasî ve toplumsal isteklerini, genç okuyucu­ların edebiyattan bek­len­tilerini ve kalem ehlinin kendi vazifeleri konu­sunda sa­hip oldukları ve ar­zula­dıkları tasavvuru ifade ettiği için ol­muştu. Şâmlû’nun deyişiyle, bukale­mun gibi halkın ateşi üzerine otur­mak ve kendi küllerinin arasında yeniden doğ­mak istiyorlardı. Buna ek olarak, böyle bir eğilim dünyanın ilerici edebi­yatının sesini çıkarıyor ve bizim sa­zımızı onun sesine göre akort edip eşlik ediyordu.”   

 

Kongrenin oluşturulması, siyasetin edebiyata etkisinin ve sanatla sa­natçı için yeni görevin ortaya konmasının bir sonucuydu. Ancak Halk Partisi’nin bu konuda şöyle aldatıcı bir yöntemi vardı: Kıvâmu’s-saltana, halkı aldatmak için özgürlükçü bir kılığa büründüğü sırada Kıvâm’ın ka­binesine katılan Halk Par­tisi, kongreye devletçi bir şekil vererek onun si­masını olabildiğince kültür se­ver bir insan olarak süslemeye çabaladı. Açı­lış töreninde başbakanın ve bir grup bakanın bulunması ve kültür bakanı­nın (Meliku’ş-şu’ârâ Bahâr) kongreye başkan olarak seçilmesi bu iddiayı doğrulamaktadır. Bahar, açılış konuşma­sında: “Devletin daha uzun bir süre edebiyatı koruması gerekir, bü­yük Rus devletinin Sovyetler Bir­liği’n­deki milletlerin edebiyatlarını nasıl ko­ruduğunu görmekteyiz” dedi ve iki milletten kendi devletlerinin yedi yıllık programla­rında yeni ve hızlı bir edebiyat hareketinin oluşması için genel teklifler getir­melerini! istedi.

 

Bu şekilde, kongrede etkinlik gösterenler işin basından beri kongrenin bir hedefi olduğunu vurguladıkları halde, İran toplumuyla ilgisi olmayan mo­deller çıkarılması ve ilkesizlik tartışmaların sonuçsuz kalmasına sebep oldu. İlk baş­larda kongrenin görevinin gelecekteki edebiyat için bir yol açmak ol­duğunu savunan Taberî, kapanışta “bu kongrede hepsi de sonuç­suz ve ham kalan bir­çok tartışmalar olduğunu” bildirdi. Kongrenin önemi, ilk kez olarak farklı gö­rüşlerden çeşitli yazarlara bir araya gelme ve kendi eserleri üzerinde tartışma imkânı vermiş olmasındadır. Belki de kongre­nin en önemli kazan­cının yazar birliklerinin kurulması gereğini ortaya çı­karmış olduğu söylene­bilir. Kongre­nin bildirisinde “İran şair ve yazarları birliğinin temelini atacak geçici bir ko­misyon kurulması” teklif edilmekle birlikte, toplumsal olayların gelişimi ve gö­rüş ayrılıkları, sanatçı teşekkül­lerinin oluşmasına imkân sağ­lamadı. Kıvâmu’s-saltana demokrasi perdesi altındaki bütün siyasî ve sınıfsal örgütleri türlü dü­zenlerle bir yana itip yönetimin baş ezici mahiyetini ortaya koydu. Bu saldırı yazarlar kongre­sini de nasipsiz bırakmadı.

 

1324-1325/1945-1946 yıllarından sonra İran halk hareketinde kısa sü­ren bir dü­şüş ortaya çıkar. Egemen sistemin baş ezici hareketleri, toplum üzerindeki korku ve terörün daha da yayılması, beraberinde muhafaza­karlığın ve in­sanların yalnızlıklarının artmasını getirir. Böyle bir ortamda, siyasî şaş­kınlıklar da bu illetin artmasına sebep olur ve pek çok aydın kendi idealle­rini anlamsız ve boş sayarlar; öz eleştiri dalga dalga yayılır. İşin aslı şudur: Bu dönemdeki de­ği­şimler, ekonomik ve toplumsal yapılar­daki köklü deği­şimler değil, ulusla­rarası ve ulusal şartlar uyarınca, İran entelektüalizmi­nin durumunda geniş bir baş­kalaşım meydana getiren ve pek çok yazarı duygusal bir şekilde top­lumculuğa yönelten yüzeysel siyasî ve kültürel de­ğişimlerdir. Bir eleştirmen bu yıllarda şunları yazar: “Günlük hayatımızda öyle sanatçılarla karşılaş­maktayız ki yanlı sanat taraftarı­dırlar, ama ya yan tutmanın gerçek anlamını kavramamışlardır ya da yanlılıkları içeriksiz ve dayanaksızdır.”  Yazarlar halka doğru giden bir yol arayışı iddiasında olsa­lar da kendi ağlarından dı­şarı çıkıp halkın is­teklerini sanatkârca yan­sıtmayı başaramazlar. Bunlar, alı­şık oldukları ba­kışı bir kenara bırakıp olaylara daha geniş bir bakış açısıyla bakamazlar. En modernistleri yok­sun halkın hayatını resmetmeye ve teşrihe çalışıyor­lardı. Ancak yazdıkla­rından açıkça anlaşılmaktadır ki ne mutsuzlu­ğun ve talihsizliğin tadını tat­mışlardı, ne de zavallı halkın yaşam durumunu, dü­şünce tarzını ve sı­kıntıla­rını incelemişlerdi. Bunların halk kitleleriyle ilgi­leri yoktur, onların hayatlarını tanımazlar; yapmacık bir şekilde onların ağ­zından konuşur­lar. Bu bakım­dan yoksun kimselerin hayatıyla ilgili konu­ları eksik bir şe­kilde beyan ederler. Bu öykülerdeki kahramanlar gö­rünüşte, isçiler, köylüler ve esnaftır ama, bun­ların duyguları ve düşüncele­rinde ente­lektüel bir renk vardır.

 

İran edebiyatında toplumsal geleneklerin zayıflığı, yazarların toplum­daki iç dinamizmi doğru algılamaktaki şaşkınlıkları, sanatsal ve toplumsal bilgi ek­sikliği, yazarların dünya görüşü ve bireysellik konusundaki derin tutarsız­lığı, yerli ve yabancı piyasa edebiyatının yaygınlığı, bu dönem ya­zarlarının çalış­malarındaki dağınıklığın ve sersemliğin etkili sebeplerin­dendir. En nü­fuzlu muhalif siyasî grubun isteklerinin, soyut ve evrensel olaylardan etki­lendiği bir zamanda artık öykü yazarlarının ödevi bellidir: Bunların eserleri­nin çoğu, toplumu inceleme ve hayatın gerçek meselele­rini kavrama teme­linde değil, za­yıf teorik görüşlere dayalı olarak ve ülke­nin kuzey sınırının öte­sindeki olayla­rın etkisi altında yazılmışlardır. Nîmâ Yûşîc bu duruma işaret ederek söyle der:

 

“Ben kandilimi komşum gelir gider diye yaktım bir karanlık gecede.”

 

Rüzgârın penceresinin önüne konmuş olan bu kandilin ışığı uzun ö-mürlü olmaz ve ilk karayelin esişiyle sönüp gider. İbrâhîm-i Gulistân öy­külerinde, Kı­zıl Ordu askerlerinin İran’dan çıkışı ve Halk Partisinin daya­nağının yıkılışı sonrasında aydınların uğradığı ruhsal bozgunu çok güzel tasvir eder. Devrimci hoşgörü çok kısa zamanda son bulur. Pek çok aydın toplumsal eğilimlerinin nedenlerini yanlış sayarak, istedikleri sonuca ula­şamadıkların­dan umutsuz­luğa ve ıstıraba kapılırlar. Bu yıllarda ortaya çı­kan eserlerin ta­mamını değersiz saymak nasıl kasıtlı olursa, bu dönemin çağdaş edebiyat ta­rihindeki önemini abartmak da doğru değildir. 1320-1332/1941-1953 arasındaki eserle­rin pek çoğu göz önüne aldıkları mese­leleri yaratıcı bir şekilde yansıtmayı başaramamakla bir­likte, bunların ge­leceğe bakışları ve toplumculukları göz­den uzak tutulamaz. Yeni edebî akım, toplumun hareketine ayak uydurup ilerleyecek ve hareketin ayağı­nın dibine getirdiği yeni meselelere gerekli ce­vabı verecek güce sahip de­ğildi. Bu dönemde bir eleştirmen şunlar yazı­yordu: “İlerici sanatçılar ve sanat severler, ürün verdiği halde ne yazık ki sü­rekli olmayan bir ça­baya girdiler. Yazarlar gör­kemli toplumsal değişimlerin ve mücadelele­rin sebebini ve çehre­sinin de­rinliğini yansıtamadılar. Bu alanda ortaya çıkan eser sayısı hem azdı, hem de toplumsal gerçekliğin ol­gunlaşması­nın ve yücelmesinin üstesinden ge­reği gibi gelemedi.”

 

Daha ilk adımlarında, öncü yazarların estetik eserler yaratmayı ba­şarma­larını beklememiz gerektiği açıktır. Özellikle 28 Mordâd 1332 (19 Ağustos 1953) ihti­laliyle, ba­yağı edebî akımları soyutlamaya çalışan ilk ha­reketler sonuçsuz kalmıştır. An­cak II. dünya savaşı sonrası neslin kaderi­nin asıl üzücü yanı, ihtilalin kültürel ve toplumsal yapıların kökünü kazı­madan önce, siperleri ruhsal ba­kımdan bo­şaltmış olmasıdır.

 
 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.