| Bûf-i Kûr: İlk Modern Farsça Roman “Sampinge” ve “Hevesbâz” adlı öykülerdeki maceralar Hindistan’da geçer. Bu öykülerdeki ortam ve karakterler Bûf-i Kûr’a bezerler. Çıkmaza girmiş, halktan kaçan, yoksul bir soylu olan Sampinge’nin zihni, Ölüm Çiçeği Vadisi’ndeki saydam periler hakkında işittiği efsanelere takılmıştır. Toplumsal ve ruhsal başarısızlıklar, toprak sahibi aristokrasinin iflası ve makul cinsel ilişkiler kurma korkusu, onu intihara doğru sürükler. Sampinge, masalların uydurduğu vadiye, sıkıntılardan ve kargaşadan uzak kayıp cennete gider ve perilere karışır. “Hevesbâz”da anlatıcı, gönlünü, Hindistan’ın tabiatına sığınmış Avrupalı bir kadın olan Felisya’ya kaptırır ama Felisya pansiyonun karşısındaki örgücüyü ona tercih eder. İhtiyarın ölümünden sonra, kadın anlatıcının odasına gelir; ancak genç adam onu kucağına aldığında, ihtiyarın ruhu bir yarasa kılığında odaya girerek ikisinin arasını açar. Bûf-i Kûr, kendi zamanına göre, hatta yıllar sonrası için bile oldukça yeni bir öyküydü. Öyle ki çeşitli eleştirmenler bu eserdeki (metamorfoz inancı, Hayyamcı ve Budist düşünceler, ölüm düşüncesi ve siyasî bunalım gibi toplumsal-felsefî; antik İran eğilimi ve Arap İslam’ının reddi gibi tarihi; Freud psikanalizindeki Oidipus kompleksi ve Jung psikolojisindeki kadınsı-erkeksi davranışlar gibi psikolojik ve biçimci) yönleri yorumlamaya girişmişler, her biri kendi anlayışları ve algıları doğrultusunda onun bir anlamını ortaya koymuşlardı. Bûf-i Kûr’un anlatıcısı, şaşırtıcı bir olaydan hatırında kalanları yazmak ister. Bu eleştirici ve bu yüzden dışlanmış aydın, kimseye anlatması mümkün olmayan “ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen ve kemiren” yaraları yazar. Hem kendisiyle başkaları arasında var olan uçurumu kavramak, hem de kendisini tanımak ya da kendisini “gölgesine tanıtmak” için yazar. Kendi yüreği için yazmaktadır o “başkalarının inanıp inanması hiç önemli değildir.” O halde başından geçmemiş bir olayı da yazıyor olabilir, başka rüyaları doğuran bir rüya da olabilir bu. O, değişen, her an başka bir kılığa bürünen ortamı, sürekli olarak birbirlerine dönüşen hayaletimsi karakterlerin varlığında sergilemek için uykularındaki düşleri anlatır. Kitabını okuyanların inançlarına şüphe tohumları saçmak ve onları karakterlerinin hayatına doğru çekerek “çevrelerindeki dünyanın, yaşanması mümkün olan dünyalardan sadece birisi olduğunu, bundan dolayı başka şekillerde de yaşanabileceğini” göstermek ister. Sonra macerayı anlatmaya başlar: Aşkın ondaki ilk tecellisi hayatını aydınlatan, geçici bir güneş ışığıdır; onun ışığı altında bütün mutsuzlukları ortaya çıkar. Saydam kadın, geride sadece hasret bırakan kalıcı olmayan bir aşkın simgesidir. Bir an için yüzünü gösteren, en acımasız gerçeklerle yok olup giden ideal bir güzelliktir o. Anlatıcının bir yitiği vardır: “O, saydam, ince ve puslu endamıyla, ardında hayatının yavaş ve acıklı bir şekilde yanarak eridiği iki iri parlak ve şaşkın gözle, artık bu aşağılık yırtıcı dünyaya ait değildir.” O, anlatıcının zihin dünyasına aittir ve Hidâyet’in bu büyüleyici romandaki başarısının önemli bir bölümü, düşle gerçek arasında yer alan, ama aynı zamanda inanılabilir bir karakter yaratmasındadır. Bu olayın ardından anlatıcı, uzlete çekilmiş, şaraba ve afyona sığınmış, kalemlikler üzerine resim çizmekle meşgul olmuştur. Evi kırsal bir yerdedir: “Sadece eski kalemliklerin üzerine resmedilmesi mümkün olan bir ev”dir. Böylece yazar “imkân”ı da karakterler gibi zihinselleştirir; hayalle gerçeğin arasını akıllıca ayırarak ona istiarî bir yön kazandırır ve anlatıcının huzur veren bir ev arayışını “ulusal arzulara” işaret etme sınırına dek götürür. “Onun Bûf-i Kûr’u bugün zihnimizin çözmeye çalıştığı en büyük bulmacalardan biriyse, bu, onun kendi rüyasında bizim kitlesel yıkılış, evimizden barkımızdan gurbete düşüş maceramızı görmüş ve bu gurbetin acısını herkesten çok çekmiş olmasındandır. Onun baştan sona her yerinde arketiplerin belirdiği kâbuslu rüyası, bizim kitlesel canımızın ve bu canın gurbet acısının macerasıdır.” Güvenli bir eve duyduğu gurbet acısı, onu antik İran’ı övmeye teşvik eder. Çünkü bugünkü ev korkuyla doludur. Sarhoş bekçilerin sesleri, anlatıcının dünyasını kaygıyla doldurur ve romanın her bir paragrafında ıstırap yaratır. Şehri betimlerken, evin, rüyalarındaki ev olmadığını gösterir. Bunun üzerine öykü dünyasında içine sığınmak, kendisi için resim yapmak ve yazmak amacıyla, saydam ve sanal sakinleri olan düşsel evini kurmaya çalışır. “Hep bir servi çiziyordum. Dibinde kambur bir ihtiyar adam bağdaş kurmuş, Hint fakirleri gibi bir abaya sarınmış, başına bir şal bağlamıştı. Sol elinin işaret parmağını bir hayret ifadesi olarak dudaklarına koymuştu. Karşısında uzun siyah elbiseli bir kız eğilmiş, ona bir nilüfer çiçeği sunuyordu. Aralarını bir ırmak ayırıyordu. Bu sahneyi daha önceden görmüş müydüm yoksa bu bana rüyamda mı ilham edilmişti?” Anlatıcının düşlerine nasıl gerçeklik kazandırdığına, başından geçen olaylara nasıl bir öykü rengi verdiğine, ressamlık dünyasıyla kendi adına yazdığı öykü dünyasını nasıl birleştirdiğine, öykü karakterlerini, kalemlikler üzerine çizdiği resimlerle nasıl tanıttığına dikkat ediniz. Saydam kadın, mavi bir nilüferi –iffet ve maneviyat sembolü- Hindistan’dan kendisini görmeye gelen ve amcasına benzeyen yaşlı adama vermektedir. “Kendisi söyledi amcam olduğunu. Ben asla görmemiştim onu. Gülünç ve uzak bir benzerliği vardı bana; sanki sırı dökülmüş bir ayna üzerine düşmüş aksim gibiydi benim.” Romanın geri kalanı, anlatıcının, sırı dökülmüş aynaya aksinin nasıl düştüğünün açıklaması ya da ondaki başkalaşımın ve değişimin seyri hakkındadır. O, ihtiyar adamla kızın varlığında, değişen hayatının ve duygusal ilişkilerinin gelecekteki şeklini görür. Amcasına ikram etmek için, raftaki eski şarabı almaya gider. Rafın hava deliğinden gözü dışarıya takılır. Yıllar önce çizmiş olduğu bir manzarayı tıpatıp karşısında görür. Genç kız mavi nilüferi kambur ihtiyara sunarken, adam, anlatıcı gibi, sol elinin işaret parmağının tırnağını çiğnemektedir. Romandaki olayların seyri sırasında, bütün adamların tek bir adamın maskeleri olduğunu, bütün kadınların da tek bir kadının görüntüsü olduğu anlaşılır. Kadın öyküde suskun bir haldedir ve anlatıcı gibi içinden geçenleri anlatma imkanı bulamaz. Saydam kadın, utanmaz kadın ve annesi, saydam kadınla utanmaz kadının bir terkibi olan Hint ateşgâhının rakkasesi hep aynı kadındır. Romanın, gecenin karanlığında geçen, düşsel ve şairane bir havası olan ilk bölümünde, kadın metafizik bir çehreye sahiptir: “Afyonlu bir düş manzarası” gibidir. Ancak kadın, tam da kendisiyle ihtiyar adam arasında bulunan nehrin –anlatıcının maskesiz çehresi- üzerinden sıçramak istediğinde ihtiyarın kuru ve çarpıcı gülüşü, anlatıcıyı bir anda gerçek dünyaya fırlatır. İhtiyar adam, ataerkillik geleneğinin bir sembolü olarak zaman içinde, gencin mutluluklarının eşiğine pusu kurup ıstırap saçan bir kâbusa dönüşür. Gencin ruhunun, İran kültürünün özü ve özeti olan ataerkille çatışması, öykünün kurgusunu geliştirir ve bu çatışma sonunda ataerkilin galibiyetiyle sonuçlanır. O, genç ressamı kendi şekline sokmayı, yani öldürmeyi başarır. Sonra anlatıcı, odacığın duvarında bir pencere bulamaz, kaybetmişlik ve aldanmışlık duygusuyla baş başa kalır: “Onu kaybettim kaybedeli, aramızda ağır bir duvar, kurşun gibi ağır ıslak bir ve penceresiz bir set çekileli beri, hayatımın sonsuza dek boş ve yitik olduğunu hissettim.” Sanki gördüğü pencere, düşler dünyasına açılan bir penceredir: “Böyle bir düş görmek için çok derin bir uykuya dalmak lâzım.” O, insanların düşüncesini ve mantığını kuşatan bir gecede “temiz ve şeffaf geçmişe bir geçit açmaya çalışır. Irmak suyunu, servi ağacını ve nilüfer çiçeği fidanını” bulmaya gider. Ancak eski servin yerini “çerçöp, kızgın kum, bir beygirin kaburga kemikleri ve çöpleri koklayan bir köpek” almıştır. Sanki onun rüyası “çöplüğe atılmış bir demet taze çiçekti.” Anlatıcının saydam kadını ve temiz geçmişi arayıştaki şaşkınlığı, zamanla bir milletin tarihi ve mitolojisi üzerinde zihinsel bir yolculuğa dönüşür. Kendi zihinsel yolculuklarında da aydınlık bir manzaraya ulaşamayan Hidâyet’in mustarip ve güvenliksiz nesli, yitirdiği sefayı ve kavuşma zamanını yeniden bulamaz ve onun ıstırabı tarihî-kavmî bir kâbus derecesine çıkar. Bûf-i Kûr, günlük hayatın alçaklığından ve meskenetinden kaçarak nilüfer kadar güzel düşünün ardında dolaşan bir adamın ruhsal çabasının anlatımıdır. Kendisini tanımak ve geçirdiği başkalaşımın niteliğini kavramak isteyen anlatıcı, kendi halini, varlık bilmecesi karşısında âciz kalmış insanlığın halinin bir örneği olarak nitelendirir. Bu yüzden Bûf-i Kûr, istiareye dayalı bir şiir-romandır ve çok farklı yorumlara açıktır. Çünkü anlatıcı, dış dünyanın bütün görünümlerini, kendi içindeki yalnızlıkta, hayalî bir anlama dönüştürmüştür. Onun kendi dönemindeki maddi ve manevî yok oluşlar yüzünden içe sığınmış olan deneyimleri ve tasavvurları, öykünün sisli atmosferinde titremekte ve her an yer değiştirmektedir. Maceraya bir sis ve vehim perdesinin ardından, kuşku ve tereddütle dolu bir atmosferden bakarız. Her olay bir başka olayla çelişir. Bir rüya başka bir rüyaya karışır. Hiçbir mutlaklık yoktur; gerçekle hayal arasındaki sınırlar her an yer değiştirmektedir. Genç, ihtiyar adamın gülmesinin etkisiyle gerçek dünyaya döndüğünde, amcasının gittiğini ve “oda kapısını bir ölünün ağzı gibi açık bıraktığını” görür. Yağmurlu bir gecede saydam kadını aramaya gider, geri döndüğünde, düşsel bir sis içinde onu evinin eşiğinde bulur. Kadın odasına gelerek yatağa uzanır. Romanın atmosferinde akmakta olan ıstırap şiddetlenir. Bir kâbus demir pençesiyle onun yüreğini sıkıştırır. Anlatıcı kadına yaklaşmaktan korkar. Ama kadın ölmüştür. Bu, anlatıcının uçup giden rüyasının belirtisidir. Saydam kadının ölümü aslında ruhsal bir ölümdür ve onun utanmazlaşması için gereken ortamın hazırlanmasıdır. Anlatıcı, ölü kadının yanında uyur, o uzun, karanlık, soğuk ve bitimsiz geceyi onun yanı başında geçirir. Odanın atmosferi, anlatıcının zihnindeki karanlık ve karışık kâbuslarla dolu atmosferdir. Kadına karşı galip gelmek için onu çizdiği resimde yeniden canlandırmaya çalışır. “Ölülerin ressamı”, yani kalemlik üzerindeki basmaları resmeden birisi olmak istemediğinden, sanatla, hayatının bu itici gücüyle, düş benzeri hayatını koruma arayışına girer. Gözlerini tasvir ederek kadının ruhunu anlamaya çalışır. Bu yol yıllar sonra Alevî’nin Çeşmhâyeş adlı romanında ressam üstat Mâ-kân’ın da izlediği bir yoldur. Gözlerin ruhunu sanat eserine aktardığında bu ölünün bedeninden kurtulmaya çalışır. Sabah olunca, genç ressam kadının cesedini parça parça ederek bir bavula yerleştirir ve evden dışarı çıkarır. Kendisini garip ve zalim bir ülkede bir yabancı olarak bulur. İzlenimci bir gözle her tarafı tarar: “Yıldızlar, bulutların ardından, pıhtılaşmış siyah kanın arasından pörtlemiş parlak göz çukurları gibi yeryüzüne bakıyorlardı.” Bu, onun ruhundaki duyguların yansıması olan bir manzaradır. Saydam kadını parça parça ederek aslında kendisini öldürmüş olduğunu hissetmektedir. Hem kadının katili, hem de onun aşkının kurbanıdır. Cesede son kez baktığında, kendi hayatını kadının gözlerinin dibinde boğulmuş olarak görür. İhtiyar adam yardımına gelir. Onun faytonuyla, genç ressamın yüreğini daraltan bavulu gömmeye giderler. Kadını nilüfer çiçekleriyle dolu bir yerde toprağa verirler. Aynı yerde, eski Rey şehrinden kalma toprak bir testi bulurlar. Yaşlı adam, testiyi mezar kazma ücreti olarak alır. Genç karanlıkta yola düşer ve kaybolur ya da aslında bir başkası olma aşamasından geçmek üzere kendisini kaybeder. Hiçbir yerde güvende hissetmez kendisini, bir türlü düşüncelerini toplayamaz: Yaşlı adamın kuru ve sinir edici gülüşü yalnızlığını bozar. Yaşlı adam testiyi ona verir ve onu faytona bindirir. Faytondaki tabutun yerine bu defa anlatıcı yatar (bu onun kurban oluşunun bir başka işaretidir). Bütün ömrünü siyah bir tabutta geçirdiğini hisseder. “Yüzünü görmediğim kambur bir yaşlı adam, beni hareket eden sisler ve gölgeler arasında dolaştırmış.” Eve gider, testinin üzerinde kendi çizdiği gözlerin resmini görür. Her an kendisine ulaşan ve yinelenen bu döngü içindeki atmosfer, istiarî bir renge büründüğü tasvirlerde, anlatıcının kendi zihnindeki döngüyü yansıtır. Genç, testinin üstündeki resmi çizen ressamla derdini paylaştığını hisseder: “Belki o da tıpkı benim gibi iki iri siyah gözün içinde yanmış erimiştir.” Sonra afyon çeker, yarı uykulu yarı baygın bir hale gelir. “Hayatımın geriye doğru gittiğini hissediyordum.” Geçmişe döner ve sonsuz bir gecenin dipsiz bucaksız uçurumuna atılır. Romanın birinci bölümü bir kâbusa benzer; mitolojik, doğaüstü bir sis içinde geçer; psikoloji ile şiirin bir terkibidir. Düşlerin bölümdür ve gecenin rengini taşımaktadır. İnsanlığın anlayışının ve algısının ötesinde olan olaylar, bir baygınlık halinde, uykuyla uyanıklık arası bir berzahta geçer ve genç ressamın hayatını zehre bular. Hiçbir şeyin devamlı olmadığı, ikircik dolu bir atmosferdir bu. Bir rüya tabiri gibi, tasvirler dalgalanır, birbirine karışır, zamanlar ve mekanlar değişir, karakterler birbirlerine dönüşürler. Gerçek dünya, sanal dünyayla sanatkarca iç içe girer. Okuyucuyu, bu yer değiştirmelerden ve tereddütlerden doğan bir sersemlik içinde kitle psikolojisinin derinliklerine götüren, ıstırabın zillerini çaldıran ve kendi yüreğinde dolaştıran bir öyküdür bu. Romanda sürekli olarak bir tehlike sesi çınlamaktadır. Sahiden de gencin zihni hangi soruya takılmıştır? Onun zihninin aracısız olarak gösterilmesi, yazarın, gencin bakış açısıyla sınırı olan yorumlarıyla birlikte ortaya konur; bu durum, anlatıcının içindekileri ortaya koyduğu gibi, aynı zamanda oradaki varlığını da hissettiren bir tür dolaylı içsel diyalog meydana getirir. Romanın birinci bölümünün gece renginde olduğunu söylemiştik; ancak ikinci bölümünü üzerinde gündüzün aydınlığı parlar ve psikoloji ve gerçekçilik ağır basar. Romanın iki bölümü birbirlerine zıt olarak şekillenmiştir; anlatıcının içinde kavga kopardıkları halde aynı zamanda birbirlerine bağlıdırlar. İki tarzda yazılmış olan roman, biri diğerine yansıyan iki ayna gibi, yansıma içinde yansımayla toplumun içini ve ruhunu gösteren bir aynanın derinlikleri gibidir. Her an birbirini kesen ve birbiriyle çakışan bu iki dünya arasındaki dengenin korunmasıyla, gerçekle düş arasındaki ince denge kurulur. Romanın benzerlik ve birbirinin yerine geçme esası üzerine kurulu istiarî bir yapısı vardır. Olaylar ve insanlar tekrar edilirler. Aralarında, yani eski Rey ile Tahran, genç ressamla yaşlı adam, saydam kadınla utanmaz kadın arasında bir yakınlaşma meydana gelir. Sanatçı ressam bilinçaltındaki karanlığın binlerce katmanına dalar ve iç içe geçmiş kâbuslarla karşılaşır. İki bölüm arasındaki kısa parçada, genç ressam, saydam kadını öldürme kâbusundan çıkarak bildik bir zaman ve mekanda uyanır. Birinci bölümde gördüğü rüyaya kaynaklık eden gerçeklikle karşılaşsın diye geçmişin kâbuslu rüyalarından, şimdiki zamanın kâbusa bulanmış gerçekliğine fırlatılır. Ancak uyandığında o cinayetin kan lekeleri “abasına ve boyun atkısına” bulaşmıştır. Hidâyet’in, ressamın yaşlı adama dönüşme sürecini doğal bir şekilde sergilediğine dikkat etmeliyiz. Genç, artık yaşlı adam olmuştur. Sanatkar ve düşsel yaşama bölümünü geride bırakmış, bekçilerin gelip kendisini tutuklamalarını beklemektedir. İntihar düşüncesine kapılır, ama ilk önce her şeyi yazmalıdır. Böylece öykü ve öykünün yazılış havası birbirine paralel olarak gelişir. Ölü kadının canlı gözünü çizmek gibi şaheserler yaratmak isteyen ama gölgesinin ya da hayat koşullarının gerektirdiği şekle bürünen maskeler, kendi varlığından daha gerçekçi olan ve onu öldüren bir sanatçının macerası şekillenir. “Duvardaki gölgem tıpkı bir baykuşa benziyordu ve eğilmiş bir halde dikkatlice benim yazdıklarımı okuyordu. Muhakkak iyi anlıyordu, sadece o anlayabilirdi. Göz ucuyla kendi gölgeme baktığımda korkuyordum... Dün beni gören herkes, yenilmiş ve mutsuz bir genç görmüştür; ama bugün beyaz saçları, kızarmış gözleri, yarık dudağıyla kambur bir adam görür... O eski ben ölmüştür artık.” İkinci bölümde genç ressam, soğuk, karanlık ve ağır kokularla dolu bir odada hasta yatağına düşmüştür. Odanın atmosferi, onun zihninin atmosferini de tasvir eder. Odanın dışa –ayaktakımının dünyasına- açılan iki kapısı vardır. Birisi bahçeye doğru açılır, öteki sokağa doğru. Sokağa bakan kapıdan, kasap dükkanının biraz uzağında, önüne işe yaramaz eski eşyalar yaymış olan garip bir yaşlı adam görür. Genç, bu adamı kâbuslarında görmüş olduğunu hisseder. O, “yaratılışın simgesi ve temsilcisi”dir. Anlatıcının derdi, yaratılış sırları karşısında başı dönmüş insanın derdidir. Sonra kendi ailesine yönelir. Bugünkü yalnızlığın köklerini geçmiş dönemlerde bulma arayışı içinde, baba, anne ve amca arasındaki bağın öyküsüne sıra gelir. Baba ve amca Hint mabedindeki rakkase “Bogamdasi”ye aşıktır. Saydam kadınla utanmaz kadının bir bileşimi olan rakkase, ikisini karanlık bir odada, yılan “Nag” ile savaşmaya gönderir. Amca ya da baba, odadan dışarı çıktığında yaşlı bir adama dönüşmüştür. Bu şekildeşlik ve toplu haldeki başkalaşım, genç ressamı da kendi arzusu doğrultusunda öldüren toplumdaki bayağılaşmanın bir tecellisidir. Annesi onu dadıya teslim eder; kendisi için de bir kucak dolusu zehirli içecek –kendi hayatının şırası- bırakır ve Hindistan’a gider. Anlatıcı dadının yanında büyür ve halasının kızıyla (utanmaz kadın) evlenir. Utanmaz kadın kendisini ona sadece bir kez, o da ölü annesinin başı ucunda, teslim eder. Ama tam o sırada “yan odanın perdesi aralandı, halamın kocası, yani bu utanmaz kadının babası, iki büklüm olmuş, boynuna atkı atmış bir halde odaya girdi.” Yaşlı adamın kuru ve çarpıcı gülüşü, onunla karısının arasına girer. Genç “hareket eden bir ölü gibi” gittikçe ölüme daha çok yaklaşır. Çevresindeki yabancı dünyaya yabancı bir halde, zihnindeki garip dünyaya göç eder; içinden geçen duyguları üstüne perde çekmeden söyler. O başka bir dünyaya ait olduğunu hissetmektedir; para ve şehvet peşinde koşan ayak takımından kaçar. Gidip bir köpek gibi ölmek ya da kendisini hiçbir canlı varlığın evlerini mesken edinemediği bir şehrin, sessizlik kanunun ve hafakanın hüküm sürdüğü bir şehrin sokaklarında kaybetmek ister. Çocukluk dünyasına doğru zihinsel bir yolculuğa çıkmak için, içindeki duyguların yansıması olan şaşırtıcı hiçlik şehrinin dünyasından geçerek kırlara çıkar. Şimdi ıstırap verici bir çıkmaza dönüşen evde, ayrı düştüğü yitik dünyayı aramaya koyulur. Suren Irmağının kıyısına gelir, yaşlı adam gibi eski servi ağacının dibine oturur. Orada, gelecekte saydam kadına dönüşecek olan bir kız çocuğu görür. Ancak anlatıcı, güneş ışığı altında onun nasıl ortadan kaybolduğunu anlayamaz. Hiçbir şeye güvenemez; gördüğü şeyin gerçek mi hayal mi olduğunu bilemez. Bûf-i Kûr’un şairane, kapalı ve çok yönlü bir yapısı vardır. Öyküdeki bütün etmenler, okuyucunun mevcut gerçekliğin kesinliği konusundaki güvenini sarsma ve yüreğine korku tohumu ekme niyeti üzerinde birleşirler. Utanmaz kadını hatırlayarak şehre geri döner. Mezara benzeyen odasında baygınlık geçirir ve yaşlı adamın –ve kendisinin- idama çekilişi gibi kâbuslar görür. O, canlılardan ve mutluluklardan bıkmıştır: “Benimle ne ilgisi vardı da düşüncemi bu ahmakların ve ayak takımından adamların hayatıyla meşgul ediyordum: Sağlıklıydılar, iyi yiyor, iyi uyuyor, iyi sevişiyorlardı. Benim dertlerimin zerresini bile asla hissetmemişlerdi. Ölümün kanatları her dakika başlarına yüzlerine sürülmemişti.” O, “yirmi yaşından itibaren can çekişmeye başlayan” kimselerdendir. “Ne tam ölü ne tam diri, ayaktakımının dünyasından kovulmuş, ölümü arzu eden ve ondan korkan bir muallakta bir adamdır. Dış dünyaya açılan tek penceresi, masalları ve hurafi inançlarıyla, anlatıcının geleneksel İran hayatından ve halkın inançlarından nefret etmesine yol açan dadıdır.” Doğaötesi zulüm, dünyevî zulümle tamamlanır; sarhoş bekçilerin seslerini işitir, her türlü teskin olmadan umutsuz bir halde cinayet düşüncesine kapılır: Ölmekte olduğu sırada utanmaz kadının da beraberinde götürmek ister. Şimdi maskesini değiştirme zamanıdır. Ama bunun son maske olduğunu, çabucak kullanılıp bozulacağını anlar. Bunun üzerine son maskenin ardından gerçek yüzünü ortaya çıkarır. Göksel kadın, utanmaz kadın ve Hindu tapınağının rakkasesi hep aynı kadının maskeleridir. Baba, amca, hurdacı ihtiyar adam ve anlatıcı da aynı adamın maskeleri. Bütün maskelerini tüketen anlatıcı, ihtiyar adamın elbisesini giyip onunla kasabın bir terkibi olarak utanmaz kadının odasına gider; kadına sahip olamayınca onu öldürür ve hurdacı ihtiyar adama dönüşür. İhtiyar adam, gencin değişime uğramış benliğidir. Bataklık benzeri bir muhitte bir başka ataerkil olduğunda onun yaşamının devamıdır: “Bedenime yeni bir ruh hulûl etmişti... Kendimi, içimde uyanan şeytanın elinden kurtaramıyordum... Ben hurdacı ihtiyar olmuştum.” Romanın bitiş bölümünde, anlatıcı soğuk mangalın yanında derin bir uykudan uyanır. Sanki bütün bunlar bir kâbustur. Elinde testi, ihtiyar adamı görür. İhtiyar adam gider, kendisi kalır: “Bir ölünün ağırlığı göğsümü eziyordu” ve kendi macerasını anlatmaya başlar. Sürekli olarak kendisine dönen dairesel bir seyir izler, sanki bu maceranın sonu yoktur. Odanın penceresinin yanına kıvrılan ve önünde kaderin zehirli şarabı duran genç ressamı, kurtuluş penceresi bulmak isteyen bir sanatçı olarak kabul etmek mümkündür. Onun bakış açısı, bütün çağdaş edebiyatımızda hissedilmekte, aydınların korkmuşluğunu ve yalnızlığının derinliğini göstermektedir. O, gözlerini antik İran’ın yok olmuş ihtişamıyla mevcut hayatın aşağılığı arasındaki derin boşluğa dikmiş bir halde hayret verici bir rüyaya dalar. Bu hayret verici rüya, modern İran romanının başlangıcı sayılabilecek olan Bûf-i Kûr romanıdır. Çünkü İran insanının düşüncesinde meydana gelen gevşemeyi yeni bir şekilde kristalize eder. Hidâyet, yerleşik sistem aleyhine saldırısını, saldırgan bir edebî şekil aracılığıyla gerçekleştirir. Köhnemiş toplumun ve geleneksel romanın yapısına karşı, yeni Fars romanını ortaya çıkarır. Bu romanda insan kendisini bir bilgi konusu olarak ortaya koyar ve kendi varlığına bir bakış atar. Bu varlık, evrenin merkezi ve yaratılışın mihveri konumda bulunan kendi merkeziyetini kaybedip kendi içine geri dönünce, zihniyetini “aşkın bir gerçeklik” olarak ilan eder. İnsan kendisini bilgibilimin başlangıç noktası olarak tanıtır.” Tarihî ve toplumsal roman kahramanı olaylarla ve kendini göstermekle meşguldü, ancak Bûf-i Kûr’un kahramanı düşünmektedir. Onun arayışı, milletin ruhunun tarihinin içsel bilgisine ulaşmak için, kendisini bir sanatçı olarak kendi içinde yeniden tanıma arayışıdır. Uykuyla uyanıklık arası bir halde geçen bu arayış, öykünün dünyasına günlük olayların ötesinde bir hayata bakabilmemiz için bir pencere açar. Öykünün anlatıcısı, kendisini gölgesine tanıtmak için yazmaktadır ama sonunda kendi gölgesini tanır. Büyük bir korku içinde gölgesinin o hurdacı adam olduğunu anlar ve aslında ruhunun karanlık yönünün, yani sürekli olarak kendisinden saklamaya çalıştığı yönünün farkına varır. Ancak bütün maskeler eskiyip kendi gerçek yüzünü gösterince, genç görünenlerin çoğunun o yaşlı hurdacıdan başka bir şey olmadığı ortaya çıkar. Bûf-i Kûr, bir aydının arınışa ulaşmadaki yenilgisinin ve günlük hayatla ayak takımının oyunlarında boğulma korkusunun öyküsüdür. Anlatıcı, hastalıklı ve hafakana bulanmış çevrede, sanatçı benliğinin –pisliklere bu-laşmadan alışılageldik hayatın bataklığında yetişen nilüfer- yaşama imkanı bulması için içindeki parazit benliği, o hurdacı benliği yok etmeye çalışır. Ancak işin içinde, onun sanatçı benliğini öldürecek ve hurdacı ihtiyar adamın hayatını devam ettirmesini sağlayacak pek çok ruhsal ve toplumsal etmenler vardır. Sanatçı bu ruhsal yolculuğunda hem milletin mitolojik tarihine doğru bir pencere açar hem de bir sanatçı olarak ruhundaki karmaşıklığın ve parçalanmışlığın farkına varır. O, resim yaparak ve yazarak, kendi hayatına anlam katar. Ancak, kendisini ataerkil toplumun klişeleşmiş ve taşlaşmış geleneklerinin bir istiaresi saymak mümkün olan hurdacı ihtiyar adam, bir ölünün ağırlığı gibi göğsüne bastırmakta ve sonunda onu kendi kılığına bürüyerek öldürmektedir. Genç ressam öykünün sonunda şöyle der: “Ben hurdacı ihtiyar adam olmuştum.” Hidâyet, bu özdeşleşmeden ve hurdacı adam oluştan sürekli olarak kaçıyordu; onun intiharı işte böyle bir korkuya gösterdiği tepkiydi.
|