Çarsamba 8 Şubat 2012 - 16:43

الأربعاء ١٦ ربيع الأول ١٤٣٣

چهارشنبه ۱۹ بهمن ۱۳۹۰ - ۱۸:۱۳

Sayfalar  Sanat  Din  İslam  Dua

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

 

Bana dua edin!

  
 Bana dua edin!     
     

     Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya,  arzdan, arzlılardan semalar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz  ve bir iç dökmedir. Dua eden, kendi küçüklüğünün ve yöneldiği kapının  büyüklüğünün şuurunda olarak, fevkalâde bir tevazu içinde ve  istediklerine cevap verileceği inancıyla el açıp yakarışa geçince,  bütün çevresiyle beraber semavîleşir ve kendini ruhanîlerin “hayhuy”u  içinde bulur. Böyle bir yönelişle mü’min, ümit ve arzu ettiği şeyleri  elde etme yoluna girdiği gibi, korkup endişe duyduğu şeylere karşı da  en sağlam bir kapıya dayanmış ve en metin bir kaleye sığınmış bulunur.

     

     Bizim ümit ve arzularımız birer başarı ve muvaffakiyet sâiki, korku ve  endişelerimiz de olumsuz davranışlarımıza karşı birer temkin ve  teyakkuz vesilesidir. Biz, Allah’ın geleceğimizle alâkalı takdir  buyurduğu şeyleri bilmesek de, her zaman ümit ve endişelerimizi, azim  ve kararlılıklarımızı o takdirin birer emâresi ve kavlî, fiilî, hâlî  dualarımızı da –şart-ı âdî plânında– onun bir vesilesi sayarız. Zira,  Hazreti Sâdık u Masdûk’un beyanıyla; sonuçta herkesin elde edeceği  netice, büyük ölçüde o kimsenin davranışlarına bağlı olarak  gerçekleşmektedir. Ne var ki, duada Hakk’a teveccühü kendi  isteklerimize bağlayıp, kendi arzularımızı öne çıkarmamız da doğru  değildir. Doğru olan, bir kulluk şuuruyla Hakk’a yönelip, tevazu ve  mahviyet içinde, acz, fakr ve ihtiyaçlarımızın lisanıyla O’na arz-ı  hâlde bulunmaktır.

     

    Aslında dualarımızla biz, beşerî  isteklerimizin gerçekleştirilmesinden daha çok, Rabbimiz’e saygımızı,  güvenimizi ve O’nun gücünün her şeye yettiğini itiraf eder; son noktayı  bazen bir sükûtla, bazen de –esbâba tevessül mülâhazası mahfuz– her  şeyi O’ndan bekleme durumunda bulunduğumuzu vurgulama adına: “Ne  hâlimiz varsa hepsi de Sana ayân / Dua, kapı kullarından miskince bir  beyan..” mânâsına hâl-i pür-melâlimizi dile getiririz. Evet, bazen  Kur’ân-ı Kerim, bazen de sözleri lâl ü güher Söz Sultanı’ndan  alıntılarla istediklerimizi Hakk’ın dergâhına sunar ve ebedî mihrabımız  olan O’nun kapısına yönelerek, ruh dünyamızı şerh eder, içimizi O’na  döker ve “huzurun edebi” diyerek ağzımızı sımsıkı kapatarak sükût  murakabesine geçeriz ki, bazılarınca böyle bir hâl –ihlâs ve  samimiyetin derecesi ölçüsünde– en belâgatli sözlerden daha beliğ ve en  yüksek ifadeleri aşkın bir beyan ve bir arz-ı hâl sayılır. Allah,  gizli-açık her hâlimizi bildiğine göre, duada sözden daha ziyade öz  önemli olsa gerek.. zaten Cenâb-ı Hak da: “Kullarım Beni Sen’den  sorarlarsa; bilmeliler ki, Ben onlara çok yakınım; Bana dua edenin  duasına icabet ederim.”1 mazmununca O, arzu ve isteklerimizi bilmede,  bize bizden daha yakındır. Bu itibarla da, istek ve dileklerimizi huzur  mülâhazasına bağlayarak, sessizlikle seslendirmek, hususiyle de o  seviyenin insanları için ayn-ı edebdir. İster gayb telâkkisi, ister  huzur mülâhazası, bize bizden daha yakın olan Rabbimiz: “Siz Bana dua  edin ki, Ben de icabet edip karşılık vereyim.”2 buyurarak bizi duaya  teşvik etmekte ve dua etmemeyi anlamsız bir istiğna ve bir kopukluk  saymaktadır.

     

    Dua eden bir kimse, bütün gönlüyle Allah’a  yönelip yalvarışa geçebildiği takdirde, kendine her şeyden daha yakın  olan Rabbisine karşı, kendi beden ve cismaniyetinden kaynaklanan  uzaklığını aşarak O’nun her zaman var olan yakınlığına saygısını ifade  etmiş ve kendi uzaklığının vahşetinden kurtulmuş olur. Cenâb-ı Hak da  ona, duyması gerekenleri duyurur, görmesi gerekenleri gösterir,  söylemesi icap eden şeyleri söyletir ve yapması lâzım gelen şeyleri de  yapmaya onu muvaffak kılar. Bu paye aynı zamanda nafilelerle ulaşılan  öyle hususi bir yakınlık (kurb) payesidir ki, artık böyle bir  mazhariyetle şereflendirilen “kurb” kahramanının görmesi, gözler ötesi  bir gözle; işitmesi, kulaklar ötesi bir kulakla; diğer aktiviteleri de  kendi benliğinin üstünde farklı bir kimlikle gerçekleşmeye başlar;  başlar da bir hamlede gider, ayrı bir buudun insanı olma seviyesine  yükselir; derken, her fırsatta Rabbiyle dua ve icabet alışverişinde  bulunur, yalvarış ve yakarışa, O’nun sonsuz kudretine itimadın ifadesi  olarak sımsıkı sarılır ve sırtını sarsılmayan bir güce dayamış olmanın  güveniyle, dilinde dua, yürür en olumsuz gibi görünen şeylerin üzerine.

     

     Bu itibarladır ki, imanın zevkine ermiş ve ibadette hassaslaşmış  ruhlar, kat’iyen duada kusur etmezler. Aksine böyleleri, ibadeti  varlıklarının gayesi gibi duyar ve duaya da fevkalâde önem verirler..  maddî-manevî sebeplere riayetin yanında gönüllerini Rabbilerine açıp  yalvarmayı, O’na yakınlık arayışının sesi-soluğu gibi değerlendirir ve  dualarını bir ümit, bir reca nağmesi gibi seslendirirler. Böyle bir  yakınlık atmosferinde, çok defa ümit ve beklenti neşvelerinin yanında,  bazen de mehâbet ve endişe esintileri hissedilebilir. İnsan, her şeye  O’nun sonsuzluk ve sınırsızlığı içinde baktığı aynı anda, kalbinin  râşelerle ürperdiğini duyar gibi olur ve hemen temkin ve teyakkuza  geçer. Duada, her zaman iç içe yaşanan bu iki hâl, insanın mârifet  ufkunun vüs’atiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) inkişaf eder.  Kur’ân, mü’min tabiatındaki bu hisler halitasını: “Rabbinize huşû ile  ve içten içe duada bulunun.”3 diyerek, kat’iyen O’ndan müstağni  kalınamayacağını, ululuk, azamet ve ceberûtuna rağmen, rahmet ve inayet  kapılarının da ardına kadar herkese açık bulunduğunu vurgular ve duanın  önemi üzerinde ısrarla durur.

       
 Bana dua edin!
     

    Bizim acz, fakr, zaaf ve ihtiyaçlarımıza karşılık O’nun, bizi var eden,  besleyen, büyüten, arzu ve isteklerimizi görüp-gözeten ve bizi asla  başkalarına bırakmayan bir engin rahmet sahibi olması, O’na karşı  tavırlarımızı devamlı ince ayara tabi tutmamız bakımından fevkalâde  önemlidir. Bizler âciz, zayıf ve muhtaç, O ise her şeye hükmeden mutlak  bir Hâkim’dir. Bu itibarladır ki, biz hemen her zaman, küçüklüğümüzün  şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki büklüm yaşar ve  isteyeceğimiz her şeyi, kavlî, fiilî ve hâlî talep çerçevesinde sadece  ve sadece O’ndan ister ve O’na karşı müstağni davranmayı küstahça bir  çalım, O’nunla dua ve ibadet münasebetlerimizde lâubalî, gayriciddî  bulunmayı da bir saygısızlık kabul ederiz; ederiz de, O’na  teveccühlerimizde her zaman ümit ve endişe, mehâbet ve beklenti  mülâhazalarımızı beraber götürmeye çalışırız. O’nun bize çok yakın  olduğunu ve dualarımıza icabet edeceğini düşünürken, ululuk ve  azametini, rahmetinin vüs’at ve ihtişamıyla iç içe duyar.. haşyet ve  râşelerle ürperir.. tavırlarımızı yeni baştan gözden geçirir.. ses  tonlarımızı ayarlar.. hâzır ve nâzır birinin huzurunda bulunduğumuz  mülâhazasıyla zevk ve temkini aynı anda hisseder ve yaşarız. Bu mânâda  dua her zaman, Cenâb-ı Hakk’a arz-ı hâlde bulunmanın sesi-soluğu olması  itibarıyla en sâfiyâne ve en hâlisâne bir kulluk tavrıdır. Aslında  bütün varlık, istidat, kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle  hep O’na dua ederler. O da bunların hepsine, belli bir hikmet  çerçevesinde cevap verir ve her sesi duyup ona icabet ettiğini herkese  ve her şeye duyurur.

     

   Ne var ki, dualarımıza cevap verilmesini,  bizim isteklerimizin aynıyla yerine getirilmesi şeklinde anlamak da  doğru değildir. Biz bazen, sadece bugünü, hâlihazırdaki heves ve  arzularımızın gereğini düşünerek kendi talep çerçevemizi daraltmış,  yarınları ve bizimle münasebeti olan daha başka şeyleri gözden çıkarmış  olabiliriz. O ise, hem bizim için hem her şey için, hem bugünümüzü hem  de uzak-yakın yarınlarımızı iç içe görüp-gözeterek, bizim daralttığımız  hususları açar, genişletir; dünya-ukba vüs’atine ulaştırarak, merhamet  ve hikmetinin derinliğine göre çok buudlu cevaplarda bulunur.. evet O,  hâlihazırdaki durumumuzu aydınlatırken yarınlarımızı karartmaz..  bugünün ışıklarını yarınların zulmeti hâline getirmez ve bize  iltifatlarda, teveccühlerde bulunurken başkalarına kat’iyen mahrumiyet  yaşatmaz.. herkese ve her şeye çok derinlikli cevaplar verir,  dualarımızı duyduğunu, isteklerimizi nazar-ı itibara aldığını  gösterir.. ve huzuruyla gönüllerimize tasavvurlarımızı aşkın ne  inşirahlar, ne inşirahlar verir..

     

    Bütün bu mülâhazalara açık  bir gönül, ellerini açıp yakarışa geçince, kendisini gören, soluklarını  duyan, içinden geçenleri bilen ve iniltilerini değerlendiren her şeye  kâdir, her şeye hâkim, istediğini istediği gibi yapan, yaptığı her  şeyde farklı hikmetler gözeten birinin var olduğunu düşünür; O’nun  merhameti, iradesi, meşîeti sayesinde her şeyin üstesinden gelebileceği  inancıyla gerilir ve en karanlık anlarında bile sürekli huzur yudumlar,  itminan soluklar ve ümitle oturur-kalkar. Bu çerçevede günde birkaç  defa O’na yönelmek, kalbin gözü-kulağıyla fizik ötesi şeyleri görüp  işitmeye çalışmak o kadar derin ve anlamlıdır ki, bir kere bu  mazhariyeti duyup tadan birinin, bir daha da o kapıdan ayrılması  düşünülemez. Bu mazhariyeti tam yakalayamasak da, son bir kez daha o  Yüce Dergâh’a yöneliyor ve O’nun kapısının tokmağına dokunarak  inliyoruz:

     

    Ey varlığı canlarımızın cânı, nûru gözlerimizin  ziyası Yüce Varlık! Sen tenlerimize can vermeseydin, bizim çamurdan,  balçıktan ne farkımız olurdu.! Sen gözlerimize ziya çalmasaydın,  kâinatları, eşyayı nasıl değerlendirebilir ve Seni nasıl bilebilirdik.!  Sen bizi önce taştan–topraktan, sonra da iman ve mârifet bahşederek iki  kez var ettin. Sana kâinatın zerreleri adedince hamd ü senâda bulunsak,  yine de hakkıyla şükür vazifesini yerine getirmiş sayılamayız...

     

     Ey her zaman güzellikler izhar edip çirkinlikleri örten ve en çirkin  görünen şeyleri dahi izâfî güzelliklerle bezeyen Güzeller Güzeli!  Gönüllerimizi güzellik duygularıyla mâmur kıl ve bize her zaman güzel  kalmanın yollarını göster!

     

    Ey günahlarla kirlenmiş kimseleri  hemen cezalandırmayan, haddini bilmezlerin ayıplarını görmezlikten  gelerek onlara mânevî kirlerinden arınma fırsatları veren Merhametliler  Merhametlisi! Bizi günahlarla, hatalarla kirlenmekten koru;  kirlendiğimizde de mağfiret ve merhametini bizden esirgeme! Biz, Senin  var etmenle var olduk ve Senin lütuflarınla ayaktayız. Her zaman Senin  cömertliğini soluklamakta ve Senin ihsanlarını yudumlamaktayız.  Dimağlarımıza aydınlık veren Sen, gönüllerimizi iman zevkiyle mâmur  kılan da Sensin. Akıl Seni buluncaya kadar şaşkınlıklar içinde  bocalayıp duruyor, nefis de bâğîlikler peşinde koşturuyordu. Aklı  rehber hâline getiren Sen, nefsin arzularını frenleyip, ona itminan  ufkunu gösteren de Sensin.. Senin lütuflarınla kendimizi bulduk ve  şurada-burada zâyi olup gitmekten kurtulduk.

     

   Gönüllerimiz  Senin mârifetinle itminana erip oturaklaştı.. düşüncelerimiz Sana  teslim olmakla öldürücü hafakanlardan sıyrılabildi. Bizler hemen  hepimiz, ellerimiz Senin kapının tokmağında boynu bükük dilencileriz  –Allah bu dilenciliği sonsuza kadar devam ettirsin– Dualarımızla Seni  mırıldanıyor, içlerimizi çekiyor ve vereceğin cevabı bekliyoruz. Bugüne  kadar Senden başka bizi duyan, yüzümüze bakan ve şefkatle başımızı  okşayan olmadı. Ne bulduk, ne gördükse Sende bulduk, Sende gördük ve  Sana inancımız sayesinde hayretten, dehşetten, gurbetten ve  yalnızlıktan kurtulduk. Bütün benliğimizle son bir kere daha Sana  yöneliyor, af ve afiyet dileniyoruz.

   

    Kalb katılığından,  gafletten, başkalarına bâr olmaktan, aşağılıktan, aşağılanmaktan,  miskinlikten; cehaletten ve faydasız bilgiden; ürpermeyen gönülden,  doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan; nimetlerinin zeval  bulmasından, lütuflarının değişip başkalaşmasından; ansızın bastıran  azabından, gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz. Senden her zaman,  yalvaran diller, haşyetle ürperen gönüller istiyoruz. Tevbelerimizi  kabul buyur, bizi günahlardan arındır, dua ve isteklerimize cevaplar  lütfeyle! Delil ve bürhanlarımızı hedefine yönlendir, kalblerimizin  ufkunu aç, dilimizi doğruluğa bağla ve gönül kirlerimizi temizle!  Allahım, Senden her işimizde sebat, Kur’ân yolunda kararlılık ve  nimetlerine karşı da duyarlılık hissi bekliyoruz. Kapına yönelenleri  boş çevirme, itaatte bulunanlara bol bol karşılık ver, Sana baş  kaldıranlara da doğru yolu göster.. muzdariplerin dualarını icabetle  taçlandır, sıkıntıda bulunanları lütfunla şâd eyle, hasta ruhlara  hususi muamelede bulun, küfür ve ilhad içinde bocalayanlara da nurunu  göster; göster de kalmasın hiçbir yanda muzlim bir nokta.


Total Visit: 281
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.