Çarsamba 8 Şubat 2012 - 16:58

الأربعاء ١٦ ربيع الأول ١٤٣٣

چهارشنبه ۱۹ بهمن ۱۳۹۰ - ۱۸:۲۸

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
HTML clipboard
     

Bakara Süresi

Medenidir, ikiyüz seksen altı  âyettir.

Rahman ve rahîm Allah adiyle  
 

1- Elif lâm mîm.     

2- Bu, bir kitaptır ki onda şüphe yok. Tokvâ sahiplerine  yol göstericidir.     

3- Onlar, gaybe ınanırlar, namaz kılarlar,  rızıklandırdığımız şeylerin bir kısmını yoksullara harcarlar.     

4- Onlar, sana indirilene de inanırlar, senden önce  indirilenlere de; ahirete de iyice inanmışardır.     

5- Onlardır rablerinden doğru yolu bulanlar, onlardır  kurtulup muratlarına erenler.     

6- Kâfir  olanlara gelince: İster korkut onları, ister korkutma, birdir; inanmazlar.     

7- Allah kalplerini, kulaklarını mühürlemiştir,  gözlerinde de perde var, pek büyük azâb onlara.     

8- İnsanlardan Allah'a ve son güne inandık diyenler de var,  inanmamışlardır.     

9- Allah'ı ve inanları kandırırlar sanki Halbuki haberleri yok, ancak kendilerini  kandırırlar.     

10- Kalplerinde  hastalık var, Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylediklerinden  dolayı onlara elemli bir azap var.     

11- Onlara,  yeryüzünde fesat çıkarmayın dendi mi, derler ki: Biz islâh edicileriz.     

12- Bilin  ki onlardır fesatçılar ama anlamazlar.     

13- Onlara,  inanan insanlar gibi siz de inanın dendi mi, derler ki: Akılsızlar gibi biz de  mi inanacağız? Bilin ki aklı az olanlar onlardır ama bilmezler.     

14- İnananlarla  buluştular mı inandık derler. Şeytanlarıyla yalnız kaldılar mı şüphe yok ki  derler, biz sizinleyiz, biz ancak alay etmekdeyiz.     

15- Allah  onlarla alay eder, taşkınlıklarında, azgınlıklarında başı boş dolaşsınlar diye  mühlet verir onlara.     

16- Onlardır  doğru yolu satıp azgınlığı alanlar. Alış-verişlerinden faydalanmadıkları gibi  bir kazanç yolu da tutmamışlardır.     

17- Onlar,  bir ateş yakıp ışıklanmak isteyen kimseye benzerler. Ateş, çevrelerindeki  şeyleri aydınlattı mı Allah, nurlarını alıverir de onları karanlıklarda bırakır,  görmezler.     

18- Sağırdırlar,  dilsizdirler, kördürler, doğru yola dönemezler.     

19- Yahut  da gökten boşana boşana yağan yağmura tutulmuşa benzerler; orada karanlıklar  var, gök gürlemede, şimşek çakmada. Ölüm korkusuyla yıldırımların sesini  duymamak için parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Allah'sa inanmayanları  çepçevre kaplamış, kavramıştır.     

20- Şimşek  neredeyse gözlerini alacak onların. Çakıp etraf aydınlandı mı yürürler,  karanlıkta kaldılar mı dururlar. Allah dilerse duymalarını da alır, gözlerini  de kör eder. Şüphe yok ki Allah’ın her şeye gücü yeter.     

21- Ey  insanlar, sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet edin de takvâ  sahiplerinden olun.     

22- Öyle  bir Allah'tır ki size yeryüzünü döşek etmiştir, gökyüzünü tavan. Gökten yağmur yağdırır,  o yağmurla meyveler yetiştirir. Sizi rızıklandırır. Ona eşitler var demeyin,  zâten olmadığını bilirsiniz de.     

23- Kulumuza  indiregeldiğimiz Kur’ân'da şüpheniz varsa ona benzer bir sûre getirin,  doğrucuysanız Allah'tan başka tanıklarınızı da çağırın.     

24- Bunu  yapamazsanız, kesin olarak da yapamazsınız ya, sakının odunu insanlarla taşlar  olan ve kâfirlere hazırlanan ateşten.     

25- İnananlara  ve iyi işlerde bulunanlara müjde ver: Onlar içindir kıyılarından ırmaklar akan  bahçeler. Orada bir meyveyle rızıklandılar mı bundan önce de bunu tatmıştık  derler, onları dünyadakilere benzetirler. Onlara, dünyadakilere benzer rızıklar  sunulur. Orada tertemiz eşler de var onlara, orada ebedî kalırlar.     

26- Şüphe  yok ki Allah, sivrisineği de örnek getirmekten çekinmez, ondan üstün olanları  da. İnananlar bilirler ki bu örnek, yerindedir ve Rablerindendir. Fakat  inanmayanlar, Allah bu örnekle ne demek istiyor ki derler. O, bununla çoklarını  şaşırtıp azdırır, çoklarını da doğru yola getirir. Azdırıp şaşırttıkları, ancak  kötü işler yapanlardır.     

27- Kötülükte  bulunanlar onlardır ki Allah'la ahdettikten sonra ahitlerini bozarlar. Allah'ın  ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler, yeryüzünde bozgunculuk ederler.  Onlardır ziyankârlar.  [1]     

28- Allah'ı  nasıl inkâr edebilirsiniz ki ölüydünüz, diriltti sizi. Sonra öldürür, sonra  gene diriltir, sonra da gerisin geriye ona dönersiniz.     

29- Öyle  bir Allah'tır ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı, sonra  iradesini yücelere yöneltti de gökleri nizam ve intizam üzere yedi kat olarak  yarattı. O, her şeyi bilir.  [2]     

30- Hani  Rabbin meleklere, ben yeryüzünde mutlaka bir halife yaratacağım demişti.  Demişlerdi ki: Orada bozgunculuk edecek ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?  Biz, sana hamd ederek noksan sıfatlardan arılığını söylemede, seni kutlamadayız  ya; ben, sizin bilmediğinizi bilirim demişti.     

31- Âdem'e  bütün adları bildirmişti de meleklere o adlarla anılan şeyleri gösterip hadi  demişti, doğrucuysanız bunların adlarını haber verin.     

32- Demişlerdi  ki: Noksan sıfatlardan seni arı biliriz, bize bildirdiğin şeylerden başka  bilgimiz yok. Şüphe yok ki sen, her şeyi bilirsin, hüküm ve hikmet sahibisin.     

33- Demişti  ki: Ey Âdem onlara, yaratıkları adlarıyla haber ver, Âdem, her şeyi adlı adınca  haber verince demişti ki: Ben size demedim mi, göklerdeki gizli şeyleri de  bilirim, yeryüzünde ki gizli şeyleri de. Açığa vurduğunuzu da bilirim,  gizlediğinizi de.     

34- Hani  meleklere, Âdem'e secde edin demiştik de İblisten başka bütün melekler secde etmişlerdi.  O, secde etmekten çekinmiş, ululanmak istemişti de kâfirlerden olmuştu. [3]     

35- Demiştik  ki: Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, dilediğinizi bol bol yiyin. Ancak şu  ağaca yaklaşmayın, yoksa haddini aşanlardan olursunuz.     

36- Şeytansa  oradan onların ayaklarını kaydırdı, onları bulundukları makamdan çıkarıverdi.  Dedik ki: Bâzınız, bâzınıza düşman olarak inin buradan. Bir zamana kadar  yeryüzünde oturmanız, oradan rızıklanmanız mukadder.     

37- Âdem,  Rabbinden bâzı sözler belledi de Allah tövbesini kabul etti. Şüphe yok ki o,  bütün tövbeleri kabul eder, rahîmdir.     

38- Dedik  ki: Hepiniz de cennetten inin. Fakat benden size bir doğru yol gösterici geldi  mi o doğru yolu gösterenin izinden gidenlere ne korku vardır, ne hüzün.     

39- İnanmayanlarla  delillerimizi yalanlayanlara gelince: Onlardır ateş ehli; onlar, orada ebedî  kalırlar.     

40- Ey  İsrailoğulları, anın size verdiğim nîmeti. Vefa edin ahdime de vefa edeyim  ahdinize ve ancak benden korkun artık.     

41- İndirdiğim  Kur’ân'a inanın. Sizdeki kitabı da doğrulayıcıdır o. Ona ilk inanmayan siz  olmayın. Delillerimi az ve değersiz bir parayla değişmeyin, ancak benden  sakının.     

42- Doğruyu  bâtılla karıştırıp da bile bile gerçeği unutup gizlemeyin.     

43- Namaz  kılın, zekât verin, rükû edin rükû edenlerle.     

44- İnsanlara  iyilik etmelerini emrediyorsunuz da kendinizi unutuyor musunuz? Ve kitabı okumaktasınız siz. Aklınız mı yok, düşünmez misiniz?     

45- Sabretmek  ve namaz kılmak hususunda Allah'tan yardım dileyin. Bunlar ağır ve büyük  şeylerdir ama saygılı kimselere göre değil.     

46- Saygılılar,  öyle kimselerdir ki Rablerine ulaşacaklarını iyiden iyiye umarlar, ona  döneceklerini iyiden iyiye bilirler.     

47- Ey  İsrail oğulları, anın size verdiğim nîmetlerimi, anın sizi bütün âlemlerden  üstün ettiğimi.     

48- Korkun  o günden ki hiç kimse, bir başkasının yerine bir şey ödeyemez o gün; kimsenin  kimseye şefaati kabul edilmez, kimseden karşılık da alınmaz, onlara yardım da  edilmez.     

49- Hatırlayın  o zamanı ki sizi Firavun’un soyundan kurtardık. Onlar, size kötü bir sûrette  azâp ediyorlar, oğullarınızı kesiyorlar, kızlarınızı diri bırakmak  istiyorlardı. Bu işte Rabbinizin bir sınaması vardı.     

50- Bir  vakit sizin için denizi yardık da kurtardık sizi; Firavun’un soyunu sopunu  sulara boğduk; siz de buna bakıp duruyordunuz. [4]     

51- Bir  vakit Mûsâ'ya kırk gecelik vâde verdik. Sonra siz, o yokken tuttunuz da  buzağıya kapıldınız, böylece zulmediyordunuz işte.     

52- Bundan  sonra gene sizi affettik, şükretmeniz gerekti.     

53- Doğru  yolu bulasınız diye bir vakit Mûsâ'ya kitap ve doğruyla eğriyi ayırt eden  hükümler verdik.     

54- Hani  Mûsâ, kavmine, siz buzağıya kapılmakla gerçekten kendinize zulmettiniz;  tertemiz yaratıcınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün. Bu, yaratıcınız  katında sizin için çok hayırlıdır demişti de Allah, bu yüzden tövbenizi kabul  etmişti. Şüphe yok ki o, tövbeleri kabul eden rahîmdir.     

55- Bir  zamanlar yâ Mûsâ demiştiniz, Allah'ı apaçık görmedikçe inanmayız sana. Derken  bakınıp duruyordunuz, bir yıldırım düşmüş de sizi yakıvermişti.     

56- Sonra  da gene şükredesiniz diye ölümünüzden sonra sizi dirilttik.     

57- Bulutla  gölgelendirmiştik sizi. Rızıklandırdığımız tertemiz şeylerden yiyin diye size  kudret helvasıyla bıldırcın indirmiştik. Onlar, zulmü bize etmediler,  kendilerine ettiler.     

58- Bir  vakit şu şehre girin, nîmetlerinden, nerede dilerseniz orada bol-bol yiyin,  kapısından secde ederek girin, burası yurttur deyin, yarlıganma dileyin de  suçlarınızı örtelim; iyilikte bulunanların sevabını daha da arttıracağız  demiştik. [5]     

59- Fakat  zulmedenler, sözü, kendilerine söylenen şekilden başka bir şekle sokmuşlar,  değiştirmişlerdi. Biz de zulmedenlere, kötülükte bulunduklarından dolayı gökten  bir azap indirivermiştik.  [6] 

60- Gene  bir zaman oldu ki Mûsâ, kavmi için su diledi de ona, sopanla vur taşa demiştik.  Vurunca taştan on iki pınar fışkırmıştı. Halkın her bölüğü, su içeceği kaynağı  bilmiş, anlamıştı. Allah'ın rızkından yiyin, için de haddinizi aşıp yeryüzünü  fesada vermeyin.6     

61- Bir  zaman demiştiniz ki: Yâ Mûsâ, biz bir türlü yemeğe dayanamayız. Rabbinden bizim  için iste de bize yerin yetiştirdiği şeylerden versin. Yerden yeşillik, kabak,  sarımsak, mercimek, soğan bitirsin. Mûsâ demişti ki: Daha hayırlı olanı, ondan  daha aşağılık bir şeyle değiştirmek mi istiyorsunuz? Mısır'a inin, orada  dilediğiniz şey var. Üzerlerine aşağılık ve yoksulluk çullanmıştı, Allah'ın da  gazabına uğradılar. Evet, öyle de oldu; çünkü Allah'ın delillerine  inanmamışlardı, haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Evet, öyle de oldu;  çünkü isyana boğulmuşlardı, çünkü aşırı gidiyorlardı.     

62- Şüphe  yok ki insanlarla Yahûdi olanlardan, Nasrânîlerden, Sâbiî-lerden, Allah'a ve  son güne inanan ve iyi işler gören kimselere, Rableri katında ecir var. Onlar  için ne korku vardır, ne hüzün. [7]     

63- Gene  bir vakit sizden söz almıştık, Tur dağını üstünüze yüceltmiştik. Size  verdiğimiz kitabı azimle alın, sakınanlardan olmak için de içindeki emirleri  anın demiştik.     

64- Bundan  sonra gene yüz çevirmiştiniz. Allah'ın ihsânı ve rahmeti ol-masaydı  ziyankârlardan olurdunuz ya.     

65- Bilirsiniz  elbet, içinizde cumartesi gününe hürmet etmeyip emirden çıkanlara aşağılık  maymun olun demiştik. [8] 

66- O  zaman bunu görenlerle sonradan gelenlere ibret, sakınanlara da bir öğüt olmak  üzere onları maymun şekline sokmuştuk.     

67- Gene  bir zaman Mûsâ, kavmine demişti ki: Şüphe yok ki Allah, size bir inek  boğazlamanızı emrediyor. Kavmi, bizimle alay mı ediyorsun demişti. Mûsâ,  Allah'a sığınırım bilgisizlere katılmaktan demişti.     

68- Peki  demişlerdi, Rabbine dua et de ne biçim inek keselim, açıklasın bize. Mûsâ,  Allah diyor ki demişti, ne işten kalmış kart olacak, ne genç. İkisi arası dinç  bir inek olmalı. Hadi, size emredilen şeyi yapın.     

69- Demişlerdi  ki: Rengi nasıl olsun? Rabbine dua et de açıklasın bize. Mûsâ, Allah diyor ki demişti, sapsarı, lekesiz olacak,  bakanlara sevinç, neşe verir bir renk.     

70- Demişlerdi  ki: Bu nasıl inek? Bizce inek ineğe benzer. Rabbine dua et de bize bildirsin.  Allah dilerse buluruz elbet.     

71- Mûsâ,  Allah diyor ki demişti, ne çifte koşulup tarla sürmüş olacak, ne ekin sulamış  olacak. Ayıpsız, lekesiz, alacasız olmalı. Hah demişlerdi, şimdi gerçeği  söyledin. İneği boğazladılar, boğazladılar ama az kaldı bu emri yerine  getiremeyeceklerdi.     

72- O  vakit birisini öldürmüş, çekişip suçu üstünüzden atmıştınız hani. Allah'sa  gizlediğinizi açığa vuracaktı.     

73- Demiştik  ki: O adama, ineğin bir uzvuyla vurun işte Allah, aklınız başınıza gelsin diye  ölüleri böyle diriltir, delillerini size böyle gösterir.     

74- Ama  bundan sonra kalpleriniz katılaştı, taşa döndü, Hattâ taştan da katı bir hale  geldi. Çünkü öyle taşlar var ki içinden nehirler kaynar. Öylesi var ki çatladı  mı bağrından su fışkırır. Öylesi de var ki Allah korkusundan yerlere  yuvarlanır. Allah, yaptığınızdan gafil değil ki.     

75- Bunların,  size inanıvereceklerini mi umuyor, buna mı tamah ediyorsunuz? İçlerinde bir  bölük var ki Allah sözünü duyduktan, akılları o sözleri aldıktan sonra da  bile-bile değiştirirlerdi o sözleri.     

76- Onlar,  inananlarla buluştular mı inandık derler de sonra birbirleriyle yalnız kaldılar  mı aklınız mı yok derler, Rabbiniz indinde sizinle çekişsinler, aleyhinize  delil göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığı şeyi tutup onlara  söylüyorsunuz?     

77- Bilmezler  mi ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da.     

78- İçlerinde,  anasından doğduğu gibi kalan, okuma yazma bilmeyenler de var ki onlar, kitap  nedir bilmezler. Bildikleri şey, ancak kuruntularıdır, onlar, ancak zanna  kapılırlar.     

79- Elleriyle  kitap yazıp sonra da az bir para almak için bu, Allah tarafından geldi diyenlerin  vay hallerine. Elleriyle yazdıklarından, o kitabı, kendileri düzdüklerinden  dolayı vay hallerine, kazançları yüzünden vay hallerine.     

80- Dediler  ki: Ateş, bizi yaksa bile birkaç gün yakar. De ki: Allah'tan bir söz mü  aldınız? Aldınızsa Allah sözünden hiç dönmez. Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz  şeyi mi söylüyorsunuz?     

81- Hayır,  iş öyle değil; kim bir günah kazandı, vebali kendisini sardı, kapladıysa işte o  çeşit adamlardır ateş ehli. Onlar, ateşte ebedî kalırlar.     

82- İnananlarla  iyi işler görenlere gelince: Onlar cennet ehlidir, onlar da cennette ebedîdir.     

83- Bir  zaman İsrailoğullarından, Allah'tan başkasına tapmamak, anaya, babaya,  akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik etmek üzere kesin söz almıştık.  İnsanlara güzellikle söz söyleyin, iyi şeyler buyurun, namaz kılın, zekât verin  demiştik. Sonra pek azınız müstesna, sözünüzden dönmüştünüz, hâlâ da  dönmedesiniz zâten.     

84- Bir  zaman birbirinizin kanını dökmemek, yerinizden yurdunuzdan çıkmamak hususunda  kesin söz almıştık sizden. Sonra siz de bunu ikrar etmiş, siz de buna tanık  olmuştunuz.     

85- Sonra  da sizler, o kişilersiniz ki birbirinizi öldürüyorsunuz. Bir bölüğünüzü  yerinden yurdundan çıkarıyorsunuz. Onların aleyhinde, kötülükte, düşmanlıkta  bulunmak üzere birleşiyorsunuz. Elinize esir düşerlerse onlara karşılık esirler  veriyor, gene onları yurtlarına sokmuyorsunuz. Halbuki onları yurtlarından  çıkarmak bile haramdı size. Yoksa kitabın bir kısmına inanıyor, bir kısmına  inanmıyor musunuz? İçinizde bunları yapanların kazancı, dünya hayatında ancak  horluktan ibaret, kıyamet günüyse onlar daha çetin bir azâba atılırlar. Allah,  yaptıklarınızdan gafil değildir ki.     

86- Onlar,  ahireti dünya yaşayışına satmış kimselerdir.  Onların azâbı da hafifletilmez, onlara yardım da edilmez.     

87- Şüphe  yok ki Mûsâ'ya Tevrat'ı verdik, ardından birtakım peygamberler gönderdik.  Meryem oğlu İsa'ya apaçık deliller verip onu Rûh-ül-Kudüs'le kuvvetlendirdik.  Nefsinizin hoşlanmadığı bir emirle peygamber geldi mi demek ululanmak  isteyeceksiniz, kiminiz onları yalanlayacak, kiminiz öldürecek ha. [9]     

88- Dediler  ki: kalplerimiz örtülü, kılıf içinde. İş öyle değil. Küfürleri yüzünden Allah onları rahmetinden uzaklaştırdı.  Onun için azı, pek azı inanır.     

89- Evvelce  kâfir olanlara üst gelmek için imdat isterlerken Allah tarafından, onların  inandığı kitabı tasdik eden bir kitap geldi, bildikleri, tanıdıkları zuhur etti  mi ona kâfir oldular. Hay Allah'ın lâneti kâfirlere olsun.     

90- Ne  pis şeydir o kendilerini satmaları, bu sûretle de Allah'ın indirdiği Kur’ân'a  kâfir olmaları, Allah'ın, kullarından dilediğine ihsân edip kitap indirmesine  haset ederek kâfirlikte bulunmaları. Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar.  Kâfirler için aşağılık bir azap var.     

91- Onlara, Allah'ın indirdiğine inanın denince biz, bize  indirilene inandık derler de ondan başkasına inanmazlar.  Halbuki o, gerçektir, onlara inen kitabın gerçekliğini söyler. De ki:  İnanmışsanız neden önceleri Tanrı peygamberlerini öldürdünüz?     

92- Andolsun  ki Mûsâ, size açık delillerle geldi de ondan  sonra tuttunuz, buzağıya taptınız, siz o zâlimlersiniz işte.     

93- De  ki: O vakit sizden kesin söz almıştık, Tur dağını üstünüze yüceltmiştik. Size  verdiğimizi azimle tutun, dinleyin demiştik. Onlar da duyduk demişlerdi ve âsi  olduk. Buzağı sevgisi, küfürleri yüzünden tâ iliklerine işlemişti. İnanmışsanız  inancınız, ne de kötü ve pis şey emrediyor size.     

94- De  ki: Âhiret yurdu, Allah katında başkalarının değil de bilhassa sizinse ve  sözünüzde doğrucuysanız ölümü dilesenize.     

95- Fakat  elleriyle kazandıkları suçlardan dolayı hiçbir zaman dilemezler. Allah,  zâlimleri iyice bilir.     

96- Andolsun  ki onları, insanların hayata en düşkünü olarak bulursun. Onlar, müşriklerden de düşkündür hayata. Her biri  bin yıl yaşamayı arzular. Fakat yaşasa ne olacak? Onu azaptan kurtaramaz ki.  Allah, ne yapıyorlarsa görmede.     

97- De  ki: Kim Cibrîl'e düşmansa iyi bilsin ki o, Allah'ın izniyle evvelce inen  kitapların doğruluğunu bildiren, inananlara doğru yolu gösteren ve bir müjdeci  olan Kur’ân'ı, senin kalbine indirmiştir.  [10]     

98- Kim,  Allah'a ve meleklerine ve peygamberlerine ve Cibrîl'e ve Mîkâl'e düşman olursa  bilsin ki Allah da kâfirlere düşmandır.  [11]
 

99- Andolsun  ki sana apaçık âyetler indirdik. Onlara, ancak kötü işlerde bulunanlar kâfir  olur.     

100- Onlarla  bir ahde girişildi mi içlerinden bir bölüğü o ahdi bozacak ha. Bir bölüğünün ahdini bozması şöyle dursun,  zâten çokları inanmazlar.     

101- Allah  tarafından onlarda bulunan kitabın doğruluğunu bildiren bir peygamber geldi mi  kitap ehlinin bir kısmı, Allah'ın kitabını artlarına atarlar, sanki de  bilmezler.     

102-  [12]   [13] Tuttular  da Süleyman'ın saltanatı aleyhine, Şeytanların kapıldıkları şeylere uydular.  Halbuki Süleyman kâfir olmamıştı, Şeytanlar kâfir olmuşlardı. İnsanlara büyü  yapmasını ve Babil'deki Hârût, Mârût adlı iki meleğe indirilen şeyleri  öğretiyorlardı. O iki melek, hiçbir kimseye biz, ancak ve ancak Allah  tarafından bir sınamayız, sakın kâfir olma demeden bir şey öğretmiyordu.  Onlardan, karıyla kocanın arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. Öğrenenler de  Allah'ın izni olmaksızın hiçbir kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar  verecek, fakat hiçbir faydası olmayacak şeyleri öğrenmekteydiler. Andolsun ki  bu bilgiyi satın alanın âhiretten nasibi yoktur, bunu iyice bilmişlerdi de.  Fakat bir de canları pahasına satın aldıkları o şeyin ne pis şey olduğunu  bilselerdi.12     

103- İman  edip de kötülüklerden korunsalardı elbette Allah'tan elde edecekleri sevap,  daha hayırlı olacaktı. Bir bilselerdi bunu.     

104- Ey  insanlar, “bizi de gözet, bırak da anlayalım” demeyin. “Bize de bak, bizi de  gözet” deyin ve dinleyin. Kâfirlere pek elemli bir azap var.13     

105- Ne kitap ehlinden kâfir olanlar, ne de müşrikler, size  Rabbinizden bir hayır indirilmesini istemezler. Allah'sa dilediğini rahmetiyle  seçer de ona bir hususiyet verir. Allah büyük bir ihsân sahibidir.     

106- Bir  âyetin hükmünü değiştirir, yahut geri bırakırsak ya ondan hayırlısını  getiririz, yahut onun eşidini. Bilmez misin ki Allah'ın her şeye gücü yeter.     

107- Bilmez  misin ki şüphesiz göklerin saltanatı da Allah'ındır, yeryüzünün saltanatı da ve  sizin için Allah'tan başka ne bir dost vardır, ne bir yardımcı.     

108- Yoksa  siz de peygamberinizi, evvelce Mûsâ'ya olduğu gibi sorguya mı çekmek  istersiniz? Kim küfrü imanla değişirse artık doğru yoldan sapmış, azıtmış  gitmiştir.     

109- Kitap  ehli olanların çoğu, sizi imana geldikten sonra döndürmek ister, kâfir olmanızı  diler. Gerçek, kendilerince de besbellidir ama sonra bunu, özlerindeki  hasetlerinden isterler. Allah emri gelinceye dek bırakın, aldırış bile etmeyin.  Şüphe yok ki Allah'ın her şeye gücü yeter.     

110- Namaz  kılın, zekât verin. Kendiniz için; Önceden ne hayırda bulunursanız onu, Allah  katında bulursunuz. Şüphe yok ki Allah, yaptıklarınızı görür.     

111- Cennete  Yahûdi yahut Nâsranî olmayan kesin olarak giremez dediler, kendi kuruntuları  bu. De ki: Doğrucuysanız hadi, delillerinizi getirin bakalım.     

112- Evet,  kim, özü halis olarak yüzünü tertemiz bir sûrette Allah'a çevirir, ona teslîm  olursa ecri Rabbinin katındadır. Onlara ne korku vardır, ne de mahzun olurlar.     

113- Yahûdiler,  Nâsranîlere, hiçbir şeye dayanmıyorlar dediler. Nâsranîler de, Yahûdiler,  hiçbir şeye dayanmıyorlar dediler. Halbuki hepsi de kitap okurlar. Bilgisi  olmayanlar da tıpkı onların dediklerini dedi. Allah, aykırılığa düştükleri şey  yüzünden, kıyamet gününde aralarını bulur, gerçek hükmü verir elbet.     

114- Allah  için yapılan mescitlerde Allah'ın adının anılmasını men'eden ve onların  yıkılmasına çalışan kimseden daha zâlim kim var ki? Bunlar, ancak oralara korka  korka girebilirler. Onlara dünyada horluk var, âhirette de pek büyük bir azap.     

115- Doğu  da Allah'ındır, batı da. Artık nereye dönerseniz dönün, orada Allah'a dönmüş  olursunuz. Şüphe yok ki Allah'ın lütfü, rahmeti boldur, o her şeyi bilir.     

116- Allah,  kendisine oğul edindi dediler, hâşâ. Belki göklerde de ne varsa onundur,  yeryüzünde de; hepsi de ona ram olmuştur.     

117- Gökleri  de eşsiz, örneksiz yaratan odur, yeryüzünü  de. Bir işin olmasını diledi mi ona ancak ol der, o iş oluverir.     

118- Bilgisi  olmayanlar, Allah bizimle konuşsa, yahut bize bir delil, bir mucize gelse  dediler. Önce gelenler de tıpkı onlar gibi söylemişlerdi. Kalpleri, ne kadar da  birbirine benzedi onların. Gerçeği iyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi apaçık  gösterdik.     

119- Şüphe  yok ki biz, seni dosdoğru bir müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik, zâten sen,  o cehennemliklerden sorumlu da değilsin.     

120- Onların  dinine uymadıkça ne Yahûdiler senden razı olurlar, ne Nasrânîler. De ki: Ancak  Allah'ın hidâyet yolu, doğru yoldur. Bilgi sahibi olduktan sonra da onların  nefsanî dileklerine uyarsan sana Allah'tan başka ne bir dost vardır artık, ne  bir yardımcı.     

121- Kendilerine  kitap verdiğimiz kimseler, onu hakkıyla okurlar. İşte onlar kitaba inanırlar.  Ona inanmayanlarsa ziyankârların ta kendileridir.     

122- Ey  İsrailoğulları, size verdiğim nîmetimi ve sizi âlemlere üstün ettiğimi anın.     

123- Sakının  o günden ki kimse, o gün kimsenin bir şeyini ödeyemez, kimseden bir karşılık  kabul edilmez, kimsenin kimseye şefaati fayda vermez, onlara yardım da edilmez. [14]     

124- O  zamanlar Rabbi, İbrahîm'i bâzı sözlerle sınadı. O, bunları yerine getirip  tamamlayınca dedi ki: Ben seni insanlara imam edeceğim. İbrahîm, soyumu da imam  et dedi. Allah, benim ahdime dedi, zâlimler nail olamazlar. [15]     

125- O  sıralarda Kâ'be'yi sevap kazanma yeri ve emniyet yurdu ettik. İbrahîm'in  makamını namazgâh edinin. İbrahîm'le İsmâîl'e de, evimi, dönüp dolaşanlara,  burada oturup ibadette bulunanlara, rükû ve sücud edenlere tertemiz tutun diye  kesin emir verdik.     

126- O  zaman İbrahîm, Yâ Rabbi dedi, bu şehri emniyetli bir yer et. Buradakilerden  Allah'a ve son güne inananları meyvelarla rızıklandır. Allah, kâfir olanı da  bir müddet rızıklandıra-cağım da sonra zorla onu, ateşle azâba uğratacağım.  Oraya gidiş, ne yaman bir sonuçtur, ne kötü bir gidiştir dedi.     

127- O  vakit İbrahîm ve İsmâîl Kâbe'nin temel duvarlarını yükselttiler de Rabbimiz  dediler, bu evi yaptık, sen kabul et. Şüphe yok ki sen, her şeyi duyansın,  bilensin.     

128- Rabbimiz,  bizi sana teslîm olmuş kullardan et, soyumuzdan da Müslüman bir ümmet izhar  eyle. İbadet yerlerini, ibadetimizin yolunu yoradamını göster bize. Tövbe  ettikçe tövbemizi kabul et. Şüphe yok ki sen, tövbeleri kabul eden rahîmsin.     

129- Rabbimiz,  onların içinden bir peygamber gönder de  onlara, senin âyetlerini okusun, kitabı, hikmeti öğretsin, onları  tertemiz bir hale getirsin. Şüphe yok ki sen, yücelik, hüküm ve hikmet  sahibisin.     

130- Kendini  bilmeyenden, aklı başında olmayandan başka kim, İbrahîm'in dininden döner?  Andolsun ki biz onu dünyada seçtik, âhirette de şüphe yok ki o, sâlihlerdendir.     

131- O  zaman Rabbi, İbrahîm'e, râm ol, teslîm ol  dedi. İbrahîm dedi ki: Âlemlerin Rabbine teslîm oldum.     

132- İbrahîm  de bunu oğullarına vasiyet etti, Yakup da, oğullarım dedi, Allah şüphesiz sizin  için bir din seçti, siz de artık ancak Müslüman olarak ölün.     

133- Yoksa  Yakup ölürken oradaydınız da gözlerinizle mi gördünüz? Yakup, ölüm haline  gelince oğullarına, benden sonra kime tapacaksınız dedi. Dediler ki: Senin  Allah'ına tapacağız. Babalarının, İbrahîm'in, İsmâîl'in, İshak' ın Allah'ı olan  bir Allah'a. Biz, ona teslîm olanlarız.     

134- Onlar  birer ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazançları kendilerine, sizin kazancınız  size. Onların yaptıkları sizden sorulmaz.     

135- Yahûdi,  yahut Nasrânî olun da doğru yolu bulun dediler. De ki: Hayır, küfürden, şirkten  uzak ve temiz olan İbrahîm'in dinindeyiz. O, hiçbir zaman şirk koşanlardan  olmadı.     

136- Deyin  ki: Allah'a, bize indirilen kitaba, İbrahîm'e İsmâîl'e, İshak'a, Yakup'a,  Yakup'un oğullarına indirilenlere, Mûsâ'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden  verilene inandık, onların hiçbirini öbüründen ayırt etmeyiz ve biz, Allah'a  teslîm olanlarız.
 

     

137- Sizin  iman ettiğiniz gibi iman ederlerse mutlaka doğru yolu buldular demektir. Fakat yüz  çevirdiler mi onlar, ancak ayrılık, ykırılık içindedir. Onlara karşı koymak  için sana, Allah yeter ve o, her şeyi duyandır, bilendir.   [16]     

138- Allah'ın  verdiği renk. Allah'tan daha güzel renk veren kim? Ve biz ona tapanlarız.[17]     

139- De  ki: Allah hakkında bizimle mücadeleye mi girişiyorsunuz? O, bizim de  Rabbimizdir, sizin de Rabbi-niz. Bizim yaptıklarımız bize ait, sizin  yaptıklarınız size ve biz, bütün kalbimizle Allah'a bağlıyız.     

140- Yoksa  İbrahîm de, İsmâîl de, İshak da, Yakup da, oğulları da Yahûdi, yahut Nasrânîydi  mi diyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, Allah mı? Allah'ın bildiği,  bildirdiği şeyi bilerek gizleyenden daha zâlim kim var? Allah, yaptıklarınızdan  gafil değildir ki.     

141- Onlar  birer ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazançları onlara, sizin kazancınız  size. Onların yaptıkları sizden sorulmaz.     

142- İnsanlardan  aklı, idraki olmayanlar diyecekler ki: Bunları, yöneldikleri kıbleden döndüren  sebep de nedir? Doğu da Allah'ındır de, batı da. Dilediğine doğru ve düz yolu buldurur.     

143- İşte  böylece bütün insanlara tanıklık etmeniz, Peygamberin de size tanık olması için  sizi, doğru yolun tam ortasında giden bir ümmet yapmışızdır. Zâten evvelce  yöneldiğin Kâ'be'yi kıble yapışımızdan maksat da ancak Peygambere uyacak  olanları, iki topuğu üstünde gerisin geriye döneceklerden ayırt etmektir. Bu,  elbette Allah'ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkalarına ağır gelecek.  Allah, imanınızı zayi etmez. Şüphe yok ki Allah, insanları esirgeyicidir,  rahîmdir.[18][19]     

144- Gerçekten  de yüzünü göğe çevirip arandığını görmekteyiz. Seni, razı olacağın bir kıbleye  yönelteceğiz. Hadi, yüzünü Mescid-i Harâm'a çevir. Siz de Nerede bulunursanız  bulunun, yüzlerinizi o tarafa döndürün. Kendilerine kitap verilenler de  bilirler ki bu, Rablerinden gelmiştir, yerindedir, gerçektir ve Allah, onların  yaptıklarından gafil değildir. 19     

145- Andolsun  ki sen, kendilerine kitap indirilmiş olanlara bütün delilleri getirsen gene de  senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uymazsın. Zâten onların bir  kısmı da bir kısmının kıblesine uymaz. Bunu iyice bildikten sonra artık tutar,  onların dileklerine uyarsan şüphe yok ki  zâlimlerden olursun.     

146- Kendilerine  kitap indirdiğimiz kimseler, Peygamberi, oğullarını tanır gibi tanırlar. Tanırlar  ama gene de içlerinden bir kısmı bile-bile gerçeği gizler.     

147- Gerçek,  Rabbindendir. Artık sakın şüpheye düşenlerden olma.     

148- Herkesin  yöneldiği bir yer var, oraya döner. Siz de hep hayırlara yönelin, hayır yolunda  yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizi toplar, birleştirir. Şüphe yok ki  Allah'ın her şeye gücü yeter.     

149- Nerede  bulunursan bulun, hemen yüzünü Mescid-i Harâm'a doğru çevir. Bu emir şüphesiz  gerçektir, Rabbindendir ve Allah yaptığınız şeylerden gafil değildir.     

150- Nerede  bulunursan bulun, yüzünü Mescid-i Harâm'a çevir. Nerede olursanız olun,  yüzünüzü o tarafa çevirin de insanlar, aleyhinizde bir itirazda bulunamasınlar,  ama haksızlık edenler ve zulümde bulunanlar başka. Siz korkmayın onlardan,  benden korkun da hem size verdiğim nîmetimi tamamlayayım, hem de bu sûretle  hidâyete erişin.     

151- Nasıl  ki içinizden size bir Peygamber gönderdik. Size âyetlerimizi okumada,  ahlâkınızı temiz bir hale koymada. Size kitap ve hikmet öğretmede ve  bilmediğiniz şeyler hakkında size malûmat verip sizi bilgi sahibi etmede.     

152- Artık  siz de anın beni, anın da ben de anayım sizi. Nankörlüğü bırakın da şükredin  bana.     

153- Ey  inananlar, sabretmek ve namaz kılmakla Allah'tan yardım dileyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerledir.    

154- Allah  yolunda öldürülenlere de ölü demeyin. Onlar diridir ama siz anlamazsınız.     

155- Andolsun  ki mutlaka sizi birazcık korkuyla, açlıkla, mal, can ve meyve noksanıyla  sınayacağız. Müjdele sabredenleri.     

156- O  sabredenleri ki onlar, bir musîbete uğradılar mı biz Allah’ınız, gene de  gerisin geriye ona döneceğiz derler.     

157- Öyle  kimselerdir onlar ki Rablerinden yarlıganma ve rahmet onlara. Onlardır doğru  yolu bulanlar.     

158- Şüphe  yok ki Safâ ve Merve, Allah alâmetlerindendir. Artık kim hac veya umre etmek  için Kâ'be'yi tavaf edip Safâ ve Merve arasında koşarsa suçsuzdur. Kim  gönlünden koparak hayır işlerse şüphe yok ki Allah, ona mükâfatta bulunur ve  her şeyi de bilir. [20]     

159- İndirdiğimiz  apaçık delilleri, bildirdiğimiz dosdoğru yolu, insanlara Kur’ân'da tamamıyla  anlattıktan sonra bunu gizleyenlere gelince: Allah da onlara lânet eder, lânet  edenler de.     

160- Ancak  içlerinden tövbe edenler, hallerini düzeltenler ve doğruyu söyleyenler  müstesna. Onların tövbesini kabul ederim. Ben tövbeleri kabul eden rahîmim.     

161- Kâfir  olup küfründe ısrar ederek bu halle can verenler yok mu! Allah'ın lâneti de  onlara, meleklerin lâneti de, bütün insanların lâneti de.     

162- Ebedî  olarak lânette kalırlar. Ne azapları hafifletilir, ne yüzlerine bakılır.     

163- Allah’ınız,  bir Allah'tır ondan başka tapacak yok,  rahman ve rahîm odur.     

164- Göklerin  ve yeryüzünün yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde,  insanlara fayda vermek üzere denizde yürüyüp giden gemide, Allah'ın, gökten yağmur  yağdırarak yeryüzünü, ölümünden sonra diriltmesinde, sonra da yeryüzüne,  yürüyen hayvanları yaymasında, yelleri dilediği gibi estirip değiştirmesinde,  gökle yer arasında emrine münkad olan bulutta, şüphe yok ki aklı erenler için  varlığına, birliğine deliller var.     

165- İnsanların  bir kısmı Allah'tan başka ona birtakım eşitler edinirler de onları, Allah'ı  sever gibi severler. İnananlarsa, Allah'ı onlardan daha kuvvetli bir sevgiyle severler. Zulmedenler, bir görselerdi ki azâba  düşecekleri vakit bütün kuvvet, ancak ve ancak Allah'ındır ve Allah, çok  şiddetli azâp eder.     

166- O  vakit kendilerine uyulanlar, azâbı görerek kendilerine uyanlardan kaçınır,  uzaklaşırlar, aralarındaki vesile ve sebepler de tamamıyla kesilir gider.     

167- Onlara  uyanlar da muhakkak derler ki: Keşke bir kere daha dünyaya dönseydik de onlar  bizden nasıl kaçındıysa biz de onlardan kaçınsaydık, çekinseydik. İşte Allah,  onlara yaptıkları işleri, üstlerine çöken bir hasretten ibaret olarak gösterir.  Onlar, ateşten dışarı çıkamazlar.     

168- Ey  insanlar, yeryüzünde helâl ve temiz olan şeyleri yiyin. Şeytan'ın izini  izlemeyin. Şüphe yok ki o, size apaçık bir düşmandır.     

169- O,  size ancak ve ancak çirkin ve kötü şeyler buyurur, Allah hakkında bilmediğiniz  şeyleri söylemenizi emreder.     

170- Onlara,  Allah neyi indirdiyse ona uyun dendi mi dediler ki: Hayır, biz atalarımız neye  uyduysa ona uyarız. İyi ama atalarınızın aklı bir şeye ermiyorsa ve doğru yolu  bulmadılarsa ne olacak?     

171- Kâfirler,  hiçbir şey duyup dinlemeden, anlamadan bağırıp çağıran kimseye benzerler.  Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da edemez onlar.     

172- Ey  inananlar, size rızık olarak verdiğimiz temiz şeyleri yiyin ve ancak ona  tapıyorsanız karşılık olarak şükredin.     

173- Söz  budur ancak. O, size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, Allah'tan başkası  için kesilen hayvanı haram etmiştir. Fakat zorada kalan, başkasının hakkına el  uzatmamak ve zaruret miktarını da aşmamak üzere yerse günah etmiş olmaz. Çünkü  Allah, suçları örten rahîmdir. [21]     

174- O  kimseler ki Allah'ın indirdiği kitaptan bir emri, bir hükmü gizlerler de buna  karşılık değersiz bir miktar para alırlar, işte muhakkak onlardır ateş  yiyenler. Karınlarında ateşten başka bir şey yoktur. Allah kıyamet gününde  onlarla ne konuşur, ne de onları temizler.  Onlara ancak elemli bir azap var.21     

175- Onlardır  sapıklığı doğru yola, azâbı yarlıganmaya karşılık olarak satın alanlar; ateşe  ne de sabırlı kimselerdir ya.     

176- Bu,  haksız da değildir. Çünkü Allah, kitabı şüphe yok ki hak olarak, doğruyu söylemek  için indirdi. Allah kitabında ihtilafa düşenler, elbette haktan uzak bir  ayrılıktadırlar.     

177- Yüzlerinizi  doğuya, batıya çevirip durmanız, hayır sayılmaz ki. Hayır ve taat sahipleri,  Allah'a, son güne, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan, Allah sevgisiyle  yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve esirlere mal  veren, namaz kılan, zekât veren, ahdettikleri zaman ahitlerine vefa eden,  sıkıntı ve şiddet vakitlerinde sabreden kişilerdir. Onlardır sözleri doğru  olanlar, onlardır sakınanlar.     

178- Ey  inananlar, öldürülenler hakkında size kısas farz edilmiştir: Hüre karşılık hür,  kula karşılık kul, kadına karşılık kadın. Fakat  öldüren, kardeşinden azıcık bir affa nail olursa o zaman kısas kalkar;  öldürülenin velîsinin, akla ve örfe uygun olarak iyiliğe uyması, öldürenin de,  öldürdüğü kişinin velîsine güzellikle bir şey vermesi kalır. Bu, Rabbinizden  hükmü hafifletmedir, rahmettir. Bundan sonra da gene zulme kalkan ve aşırı  giden olursa artık ona elemli bir azap var.     

179- Ey  aklı erenler, özü sözü temiz kimseler, korunmanız, sakınmanız için kısasta size  hayat var.     

180- Biriniz  ölürken kendisinden sonra bir hayır bırakacaksa anasına, babasına ve  yakınlarına, örfe uyarak vasiyette bulunmalı. Bu, sakınanlara bir haktır, bir  borçtur.     

181- Vasiyeti  duyduktan sonra değiştiren olursa şüphe yok ki bu işin vebali, ancak  değiştirenedir. Muhakkak ki Allah, her şeyi duyar ve bilir.     

182- Vasiyet  edenin yanılmasından, suç işlemesinden ürküp aralarını bulana suç yok. Şüphe  yok ki Allah, suçları örter, rahîmdir.     

183- Ey  inananlar, kötülüklerden, şüpheli şeylerden korunmanız için oruç, sizden  öncekilere farz edildiği gibi size de farz edilmiştir. [22]     

184- Oruç,  sayılı günlerdedir. İçinizden biri hastalanır, yahut yolda bulunursa orucunu  yer, sonra başka günlerde, o yediği gün sayısınca oruç tutar. Kime oruç zor  gelirse her gün için bir yoksulu doyurur. Hayır için verdiği şeyi çoğaltırsa bu  da kendi hayrına. Fakat bilseniz oruç tutmanız, sizin için daha hayırlıdır. [23]     

185- Ramazan  ayı, bir aydır ki insanlara doğruyu bildiren, doğruluğa ait apaçık delillerden  ibaret olan, hakla bâtılı ayırt eden Kur’ân, bu ayda indirildi. Sizden kim, bu  aya erişirse orucunu tutsun. Hasta olan ve yolcu bulunan, hastalığında,  yolculuğunda orucunu yer, sonra yediği günler kadar tutar. Allah sizin için  kolaylık diler, güçlük değil. Bu da sayıyı tamamlamanız, Allah'ın size doğru  yolu göstermesine karşılık onu ululamanız içindir, böylece de ona şükretmiş  olabilirsiniz.     

186- Kullarım,  sana beni sorarlarsa bilsinler ki ben, muhakkak onlara pek yakınım. Beni  çağıran, bana dua eden kişiye çağırdığı, dua ettiği anda icabet ederim. Artık  onlar da benim çağırmama koşsunlar, bana inansınlar da doğru yolu bulsunlar.     

187- Oruçlu  olduğunuz günün gecesinde kadınlarınızla buluşmanız, size helâl edilmiştir.  Onlar sizin için elbisedir, siz onlar için elbisesiniz. Allah bildi ki  nefsinizi yenemeyecek, sabredemeyecek, bir iştir, işleyeceksiniz, bu yüzden  tövbenizi kabul etti, sizi bağışladı. Gayri onlarla buluşun ve Allah'ın size  yazdığını dileyin. Fecir doğup da aydınlığıyla kara iplik, sizce beyaz iplikten  ayırt edilinceye dek yiyin, için. Sonra orucu ertesi geceye kadar tamam olarak  tutun. Fakat mescitlerde ibadet için niyetlendiniz, oturdunuz kaldınız mı  kadınlarınıza dokunmayın. İşte bunlar, Allah sınırlarıdır, yaklaşmayın o  sınırlara. İnsanlar, sakınıp korunsunlar diye Allah, delillerini bu sûretle  apaçık bildirir.     

188- Mallarınızı  aranızda boş yere yemeyin. İnsanların bir kısım mallarını da günah ederek yemek  için bile-bile hâkimlere mal vermeyin.     

189- Sana  yeni ayları sorarlarsa de ki: Onlar, insanlara vakitlerini bildirir, hac zamanı  da onlarla bilinir. Sonra hayır, evlere arka taraflarından girmek değildir.  Hayır sahibi, Allah'tan çekinendir. Evlere kapılarından girin. Allah'tan  sakının ki kurtulmuş kimselerden olup muradınıza eresiniz. [24]     

190- Sizinle  savaşıp vuruşanlarla Allah yolunda siz de savaşın, vuruşun, fakat haddi  aşmayın, zulmetmeyin. Şüphe yok ki Allah, haddini aşanları ve zulmedenleri  sevmez.     

191- Onları  Nerede yakalarsanız öldürün. Sizi yurdunuzdan çıkardıkları gibi siz de onları  yurtlarından çıkarın. Fitne, adam öldürmeden beterdir. Yalnız onlar, Mescid-i  Hâram yanında sizinle savaşa kalkışmazlarsa siz de onlarla Mescid-i Harâm  yanında savaşmayın. Ama onlar, sizi orada öldürmeye kalkışırlarsa öldürün  onları. Budur kâfirlerin cezası işte.     

192- Fakat  vazgeçerlerse şüphe yok ki Allah, suçları örter, rahîmdir.     

193- Bir  fitne kalmayıncaya, din tamamıyla Allah'ın dîni oluncaya dek onlarla çarpışın. Vazgeçtiler  mi artık düşmanlık, yalnız zâlimleredir, başkalarına değil.     

194- Haram  ay, haram aya bedel. Saygı karşılıklıdır. Şu halde kim size tecavüz ederse onun  tecavüz ettiği gibi siz de ona saldırın, düşmanlara tecavüzde bulunun. Sakının  Allah'tan ve bilin ki Allah, ancak kendisinden korunanlarla ve sakınanlarladır.     

195- Mallarınızı  Allah yoluna sarfedin, kendinizi, ellerinizle tehlikeye atmayın, iyilik edin.  Şüphe yok ki Allah, iyilik edenleri sever. [25]     

196- Haccı  ve umreyi de Allah için tamamlayın. Tamamlayamayacaksanız gücünüz yettiği kadar  bir şey kurban edin ve kurbanı, yerinde boğazlayıncaya dek başınızı tıraş  ettirmeyin. İçinizde hasta olan, başında bir eziyet bulunan varsa tıraş olur ve  karşılığında oruç tutar, sadaka verir, yahut kurban keser. Sonra emin oldunuz,  muktedir bulundunuz mu hac zamanına dek umre yapmak isteyen, gücü neye yeterse  kurban eder. Buna imkân bulamayan üç gün hacda, yedi gün de dönünce oruç tutar,  işte bu, tam on gündür. Bu da ayali Mescid-i  Harâm'da olmayan içindir. Allah'tan sakının ve bilin ki şüphe yok, Allah'ın  azâbı çok şiddetlidir.25     

197- Hac,  malûm aylarda olur. Kim o aylarda hacca niyet ederse bilsin ki hacda ne kadınla  buluşma vardır, ne kötülükte bulunma, ne de kavga ve dövüş. Hayra dair ne  işlerseniz Allah bilir. Yol azığı hazırlayın. Şüphe yok ki azıkların hayırlısı  da sakınıp çekinmedir. Ey aklı eren temiz kişiler, sakının benden.     

198- Rabbinizden  rızık fazlalığı isteyerek ticarette bulunmanızda bir beis yok. Arafat'tan seller  gibi boşanıp hep berâber inince de Meş'ar-ül-Harâm'da Allah'ı anın. Hem de o, size doğru  yolu nasıl gösterdi, onu anmanızı  nasıl bellettiyse öyle anın. Bundan önce gerçekten de sapıklardandınız ya. [26

199- Sonra  insanların, hep birden Arafat'tan döndüğü yerden siz de dönün, Allah'tan  yarlıganmak dileyin. Şüphe yok ki Allah suçları örter, rahîmdir.     

200- Hacca  ait ibadetlerinizi bitirince babalarınızı andığınız gibi, hattâ ondan da üstün  bir sûrette Allah'ı anın. Çünkü insanlardan, Rabbimiz, bize dünyada ihsânda  bulun diyenler vardır ki bu çeşit adama âhiretten nasip yoktur.     

201- Öylesi  de vardır ki Rabbimiz der, dünyada da iyilik, güzellik ver, âhirette de iyilik  ve güzellik, bizi ateşin azâbından koru.     

202- İşte  kazançlarından nasibi olanlar bunlardır. Allah'ın hesap görmesi de pek tezdir.     

203- Sayılı  hac günlerinde Allah'ı anın. İki gün içinde acele edip de dönmek isteyenlere  suç yok. Geri kalanlara da suç yok ama sakınmak şartıyla. Allah'tan sakının ve  bilin ki siz, şüphe yok onun tapısında haşr edileceksiniz. [27]     

204- İnsanlardan  öylesi var ki dünya yaşayışı hakkında söylediği söz, seni şaşırtır, imrendirir,  kalbindekine de Allah'ı tanık tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanı, en  inatçısıdır. [28]     

205- Bir  işe koyuldu mu yeryüzünde çalışır çabalar, orayı bozmak, ekini, soyu sopu helâk  etmek için uğraşır. Allah'sa fesadı sevmez.     

206- Ona,  Allah'tan sakın, kork dendi mi suçla, günahla ululanmaya girişir. Cehennem  gelir onun hakkından. Orası, gerçekten de ne kötü, ne pis yataktır.     

207- İnsanların  öylesi de var ki Allah rızasına nail olmak için âdeta kendisini satar, Allah  rızasını alır. Allah kullarını pek esirger.     

208- Ey  inananlar, hepiniz birden sulha, selâmete girin, Şeytan'ın izini izlemeyin;  şüphe yok ki o, size apaçık bir düşmandır.     

209- Size  bunca açık deliller geldikten sonra gene de ayağınız kayarsa artık bilin ki  Allah, şüphesiz pek yüce ve üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.     

210- Yoksa  onlar, Allah'ın, bulutların gölgelerinde, meleklerle gelivermesini ve işlerinin  olup bitivermesini mi gözetirler? Halbuki bütün işler, döner, Allah'a varır.28     

211- Sor  İsrail oğullarına, onlara nice apaçık deliller getirdik. Kim Allah'ın nîmetini,  ona nail olduktan sonra tebdil ederse yok mu. Şüphesiz ki Allah'ın azâbı ve  mihneti pek çetindir.     

212- Kâfir  olanlara dünya yaşayışı, süslü gösterildi de inananların bir kısmıyla alay  ediyorlar. Fakat Allah'tan sakınan iman sahipleri, kıyamet gününde onlardan  üstündür. Allah, dilediğine sayısız nîmet verir.     

213- İnsanlar  tek bir ümmetti. Allah müjdeci ve korkutucu olarak peygamberler gönderdi.  İnsanların ayrılığa düştükleri şeylerde,  aralarında dosdoğru hükmetmek üzere onlara kitap da indirdi. Onlara bunca açık  deliller geldikten sonra da gene ancak ihtirasları yüzünden tuttular da  ihtilafa düştüler. Halbuki Allah inananları, onların ihtilâfa düştükleri doğru  şeye, kendi izniyle muvaffak etti, gerçeğe ulaştırdı. Allah, dilediğini doğru  ve düz yola çıkarır.     

214- Yoksa  sizden öncekilerin örnek olan, ibret veren halleri, başınıza gelmeden cennete  giriveririz mi sandınız? Onlar yoksulluklara uğradılar, zararlara düştüler,  çetin sıkıntılara çattılar. Öylesine sürçtüler, öylesine kaydılar, sarsıldılar  ki peygamber ve onunla berâber bulunan iman ehli bile, Allah yardımı ne vakit  dediler. Bilin ki şüphe yok, Allah'ın yardımı yakındır.     

215- Ne  gibi nafaka vereceklerini, mallarını nereye sarfedeceklerini soruyorlar sana.  De ki: Hayra ait sarf edeceğiniz şey, anaya, babaya, yakınlara, yetimlere,  yoksullara, yolda kalanlaradır. Hayra dair ne yaparsanız şüphe yok ki Allah onu  bilir.     

216- Hoşlanmazsınız,  size ağır gelir ama düşmanlarla savaşmak, size farz edilmiştir. Bâzı şeyler  vardır ki hoşlanmazsınız, fakat hayırlıdır size. Bâzı şeyler de vardır, hoşlanırsınız, şerdir size. Allah bilir, siz  bilmezsiniz ki.     

217- Sana,  savaş haram olan ayda savaşı soruyorlar. De ki: O ayda savaş büyük bir  günahtır. Fakat insanları Allah yolundan çıkarmak, onu inkâr etmek, halkı  Mescid-i Harâm'dan menetmek ve mescit ehlini, oradan çıkarmak, Allah katında  daha büyük bir günahtır. Fitneyse adam öldürmeden de beterdir. Gücü yeterse sizi dininizden döndürmedikçe  sizinle savaştan geri kalmaz onlar. Sizden birisi dininden döndü de kâfir  olarak öldü mü işlediği hayırlı işler, dünyada da heder olup gitmiş demektir,  âhirette de. Onlardır ateş ehli, orada da ebedîyen kalırlar.[29] [30]     

218- İnananlar,  Allah yolunda muhacir olanlar ve savaşanlarsa, onlar Allah rahmetini umarlar.  Allah da suçları örtücüdür, rahîmdir.     

219- Sana  şarap ve kumarın hükümlerini soruyorlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah  var, hem insanlara faydalar var; fakat günahları, faydalarından daha çok. Sonra  mallarından neyi vereceklerini soruyorlar. De ki: Kendilerini sıkmayanını,  sıkıntıya düşürmeyenini, fazlasını. İşte Allah, delillerini size böylece  bildirir, tâ ki düşünesiniz.30     

220- Dünyada  da, âhirette de. Yetimleri de soruyorlar. De ki: Onların hallerini düzene  koymak, işlerine karışmamaktan hayırlıdır. Onlara karışır, onlarla uzlaşırsanız  sonucu onlar da kardeşlerinizdir sizin. Allah, onların işlerini bozanı, düzgün  bir hale getirenden ayırt eder, bilir. Allah dileseydi işinizi sarpa sardırırdı sizin. Şüphe yok ki Allah pek  üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.     

221- Allah'a şirk koşan kadınları, imana gelmedikçe  nikâhlamayın. İman sahibi bir cariye bile sizi imrendiren bir  müşrik kadından daha hayırlıdır. Şirk koşan erkeklere de kızlarınızı vermeyin.  Müşrik, sizi imrendirse bile iman ehli bir kul, ondan hayırlıdır. Onlar, sizi  ateşe çağırırlar, Allah'sa, izniyle cennete ve yarlıganmaya. Anarlar, hatırda  tutarlar diye de insanlara delillerini apaçık bildirmededir.     

222- Sana  hayız hakkında da soruyorlar. De ki: O bir pisliktir. Hayız vaktinde  kadınlardan çekilin, temizleninceye dek onlara yaklaşmayın. Temizlendiler mi Allah  size nasıl emrettiyse öylece yaklaşın. Şüphe yok ki Allah, adamakıllı tövbe  edenleri ve iyice temizlenenleri sever.     

223- Kadınlarınız,  tarlalarınızdır. Tarlalarınıza dilediğiniz gibi girin ve kendiniz için de  önceden hazırlıkta bulunun. Allah'tan sakının ve bilin ki ona ulaşacaksınız.  Müjdele inananları.     

224- Ettiğiniz  yeminlerden dolayı iyilik etmenize, sakınmanıza, insanların arasını bulmanıza  Allah'ı engel etmeyin. Allah duyar ve bilir.     

225- Allah,  boş yere yemin ettiğiniz için sizi suçlu tutmaz, kalplerinizde, niyet yüzünden kazandığınız günah dolayısıyla  sizi suçlu tutar. Allah suçları örter, ceza vermede acele etmez.     

226- Kadınlarına  yaklaşmamak için yemin edenler, dört ay beklerler. Erkekler, bundan  vazgeçerlerse şüphe yok ki Allah suçları örter, rahîmdir.     

227- Boşamayı  kurmuşlarsa şüphe yok ki Allah duyar ve bilir.     

228- Boşanan  kadınlar, üç ay âdet beklerler. Allah'a ve son güne inanmışlarsa Allah'ın,  rahîmlerinde yarattığını gizlemeleri helâl değildir. Kocaları, bu müddet içinde  barışmak isterlerse tekrar kadınlarını almaya tam hakları vardır. Aşırı ve  eksik olmamak üzere kadınlar, kendi aleyhlerine olduğu gibi, lehlerine de hak  sahipleridir. Ancak erkekler, kadınlardan üstündür. Allah yüce ve üstündür,  hüküm ve hikmet sahibidir.     

229- Boşamak,  iki defa olur. Ondan sonra ya güzellikle kadını tutmak gerek, ya hoşlukla  bırakmak. Onlara verdiğinizden bir şey almak da helâl değildir. Fakat erkek ve  kadın, Allah sınırlarını koruyamayacaklarından  korkarlarsa o başka. Siz de onların Allah sınırlarını muhafaza  edemeyeceklerinden korkarsanız kadının, hakkından vazgeçmesinde ikisi için de  günah yok. Bunlar, Allah'ın tâyin ettiği sınırlardır, bunları aşmayın sakın.  Kim Tanrı sınırlarını aşarsa o ve o çeşit adamlar, zâlimin ta kendisi olurlar.     

230- Erkek,  kadını bir kere daha boşayacak olursa bundan sonra kadın, başka bir kocaya  varmadıkça eski kocasına helâl olmaz. Kadını almış olan adam, onu boşarsa o  vakit Allah'ın sınırlarını koruyacaklarına ümitleri varsa kadının, eski  kocasına dönmesinde, tekrar evlenmelerinde bir beis yoktur. İşte bunlar, Allah  sınırlarıdır ki bilen kavme açıklanmadadır. [31]

231- Kadınları  boşadınız da boşandıktan sonraki müddetlerini geçirdiler mi artık onları ya  iyilikle tutun, yahut hoşlukla salıverin. Haklarında aşırı muâmelede bulunmak için  zararlarına olarak onları zorla tutmayın. Bunu kim yaparsa ancak kendisine  zarar eder. Allah'ın âyetlerini şaka sanmayın. Size verilen Allah nîmetlerini, öğüt vermek için indirdiği kitabı ve ondaki  hikmeti anın. Sakının Allah'tan ve bilin ki o, her şeyi bilir.     

232- Kadınları  boşadınız da zamanlarını geçirdiler mi aralarında güzellikle uzlaşırlarsa  kocalarına varmalarına engel olmayın. Bu, içinizde Allah'a ve son güne  inananlara verilmiş bir öğüttür. Bu, sizin için daha hayırlıdır, daha temiz bir  iştir. Siz bilmezsiniz ama Allah bilir.     

233- Analar,  emzirme zamanını tamamlamak isterlerse tam iki yıl, çocuklarına süt verirler.  Evlât sahibi olana da evlâdını emzirenin rızkını, elbisesini, örfe göre,  vermesi borçtur. Kimseye gücünden fazla bir şey teklif edilemez. Ne ana  evlâdından zarar görmeli, ne baba. Mîrasçıya da hüküm aynıdır. Anayla baba,  birbirleriyle danışırlar da, razı olurlar, çocuğu memeden kesmek isterlerse  beis yok. Çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz vereceğiniz şeyi  güzelce, yollu yordamlı verdikten sonra artık size suç yoktur. Sakının  Allah'tan ve bilin ki Allah, ne yaparsanız görür.     

234- İçinizden  biri ölür de arkasında kadın bırakırsa bu çeşit adamların kadınları dört ay, on  gün beklerler. Bu müddeti geçirdikten sonra meşru bir sûrette kendiliklerinden  dilediklerine vaRabilirler, bu hususta size bir suç yoktur artık. Allah, ne  yaparsanız, hepsinden de haberdardır.     

235- Alacağınız  kadınlara, onları alacağınızı anlatmanızda, yahut da bunu gizlemenizde bir beis  yok. Allah bilir ki siz, onları anacak, hatırlayacaksınız. Yalnız onlarla  gizlice de sözleşmeyin, doğru ve yolunda bir söz söylerseniz o başka. Farz olan  müddet geçmedikçe nikah bağını bağlamaya kalkışmayın. Şüphe yok ki Allah,  gönlünüzdekini de bilir, bundan dolayı çekinin ondan. Bilin ki Allah suçları  örter, cezada acele etmez.     

236- Kadınları,  onlara dokunmadan, yahut nikâh parası kesişmeden boşadınızsa beis yok. Ama  onları da faydalandırın. Gücü yeten, gücü yettiği kadar, kudreti olmayan da  kendi miktarınca ve örfe uygun olarak bir şey versin. Bu, ihsân sahiplerine bir  borçtur.     

237- Onlara  dokunmadan boşarsanız nikâh parası kesmiş olduğunuz takdîrde kabul ettiğiniz  paranın yarısını vermeniz gerek. Ancak kadın, hakkını bağışlar, yahut nikâhın  düğümü kimin elindeyse o, bu hakkı bahşederse bu ayrı. Sizin bağışlamanız,  takvaya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü unutmayın. Şüphe yok ki Allah,  yaptıklarınızı görür.     

238- Koruyun  namazları, hele orta namazına çok dikkat edin ve Allah'a itaat ederek namaz  kılın.32     

239- Korkuyorsanız  yürüyerek, yahut hayvana binmiş olduğunuz halde kılın. Emniyete çıktınız mı  bilmediğiniz şeyleri size belleten Allah'ı anın.     

240- İçinizden  ölüp de karısını geride bırakacaklara gelince, onlara, evlerinden çıkarmaksızın  yılına kadar bir geçim vasiyet etmeleri gerek. Yok, eğer karıları evlerini  bırakıp giderlerse yapacakları meşru bir şeyden dolayı size suç yok. Allah  üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.     

241- Boşanan  kadınlar için de artık ve eksik olmamak üzere bir şey vermek gerek. Bu da  sakınanlara bir borçtur.     

242- İşte  Allah, aklınız ersin diye size âyetlerini böyle apaçık bildirir. [32]     

243- Görmez  misin ki binlerce kişi, ölümden çekinerek yurtlarından nasıl çıktılar da sonra  Allah onlara ölün dedi, sonra da diriltti onları. Şüphe yok ki Allah, insanlara  karşı ihsân sahibidir ama insanların çoğu şükretmez.  [33]     

244- Allah  yolunda vuruşun, savaşın ve bilin ki Allah, şüphesiz duyar, bilir.     

245- Kimdir  o ki Allah'a güzel bir sûrette borç versin de Allah onu, o kimseye fazlasıyla  ve kat - kat ödemesin? Allah daraltır da, ferahlatır da. Hepiniz de sonunda ona  dönüp ulaşacaksınız.     

246- Görmez  misin İsrailoğulla-rının ileri gelenlerini? Hani Mûsâ'dan sonra bir zaman geldi  ki peygamberlerine, bize bir padişah gönder de ona uyup Allah yolunda savaşa  girişelim demişlerdi. Peygamberleri, size savaş farz edilir de  savaşmayıverirseniz demişti. Neden savaşmayacakmışız demişlerdi, yurtlarımızdan çıkarıldık, evladımızdan ayırdılar bizi. Fakat savaş farz  edilince pek azı katlandı, öbürleri dönüverdiler. Allah bilir zâlimleri.[34] [35]  [36]     

247- Peygamberleri,  Allah size padişah olarak Tâlût'u gönderdi dedi. Nasıl olur da dediler, bize  buyruk yürütür o? Bizim ondan ziyade padişahlığa hakkımız var, malca da bizden  üstün değil. Peygamberleri, şüphe yok ki dedi, onu Allah seçmiş sizden üstün  etmiş, ona bilgi ve vücut bakımından üstünlük vermiştir. Allah, mülkünü  dilediğine verir. Allah'ın rahmeti boldur, her şeyi bilir.35     

248- Gene  peygamberleri demişti ki: Onun padişahlığının apaçık alameti, Rabbinizden size  itminan ve sükûn veren, içinde, Mûsâ ile Hârûn soyundan artakalanlar bulunan ve melekler tarafından taşınan tabutla gelmesidir.  İnanmışsınız işte bunda, size kesin bir delil var.36     

249- Tâlût,  orduyla harekete geçince dedi ki: Allah sizi bir ırmakla sınayacak. Kim o  ırmağın suyundan içerse benden değil, onu tatmayan benden. Yalnız eliyle bir  avuç su alana söz yok. Irmağa gelince hemen hepsi içti, içlerinden pek azı  içmedi. Tâlût ve onunla berâber bulunan inananlar, o ırmağı geçince, bizim  bugün Câlût'la ordusuna karşı duracak takatimiz yok dediler. Allah'a  kavuşacaklarını umanlarsa nice azlık taife vardır ki dediler, Allah'ın izniyle  çokluk taifeye üst olmuştur, Allah sabredenlerledir.     

250- Câlût'la  ordusuna karşı çıkınca da Rabbimiz dediler, sen bize sabırlar ver, ayaklarımızı  diret, bizi kâfirlere üstün et.  [37]     

251- Allah'ın  izniyle onları bozdular. Dâvûd da Câlût'u öldürdü. Allah, kendisine saltanat ve  hikmet ihsân etti, dilediği bâzı şeyleri de belletti. Allah insanları,  birbiriyle savıp gidermeseydi yeryüzü mutlaka bozulup giderdi fakat Allah'ın  âlemlere ihsânı var, lütfü var. [38]     

252- İşte  bunlar, Allah'ın delilleridir. Onları sana hakkıyla okumadayız ve muhakkak ki  sen, gönderilenlerdensin, peygamberlerdensin.     

253- O  peygamberlerden bâzısını bâzısına üstün ettik. Onlardan Allah'la konuşan var,  bâzılarının da derecelerini yüceltmiştir. Meryemoğlu İsa'ya apaçık deliller  verdik, onu, Rûh-ul-Kudüs'le kuvvetlendirdik. Allah dileseydi onlardan  sonrakiler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra artık birbirlerini  öldürmezlerdi. Ama gene de aykırılığa düştüler. İçlerinde inanan var, inanmayan  var. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi, fakat Allah dilediğini,  dilediği gibi yapar.     

254- Ey  inananlar, sizi rızıklandır-dığımız şeylerden bir kısmını yoksullara harcayın o  gün gelip çatmadan ki o gün ne alış-veriş var, ne dostluk, ne şefaat. Kâfirlere  gelince onlardır zâlimler. [39]     

255- Öyle  bir Allah ki ondan başka yoktur tapacak. Diridir, her an yarattıklarını tedbîr  ve tasarruf edip durur. Ne uyuklamaya kapılır, ne uykuya dalar. Onundur ne  varsa göklerde ve yeryüzünde. Kimdir izni olmadıkça onun yanında şefaate  kalkışacak? Önlerindekini de bilir, artlarındakini de. Onun bilgisinden,  dilediği miktardan başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. Kürsüsü gökleri de kaplayıp kucaklamıştır, yeryüzünü de.  Göğü, yeri korumak, ona ağır da gelmez. O'dur çok yüce ve çok ulu.39     

256- Dinde  zor yok. Gerçekten de doğru yolla azgınlık apaçık meydana çıkmıştır. Kim  putları inkâr edip Tanrı'ya inanırsa şüphe yok, öyle sağlam bir kulpa  yapışmıştır ki hiç kopmaz o ve Allah her şeyi duyar, bilir.     

257- Allah,  dostudur inananların. Onları karanlıklardan ışığa çıkarır. İnan-mayanlarınsa  dostları Şeytan'dır, onları ışıktan karanlıklara götürür. Onlardır ateş ehli,  onlardır orada ebedî kalanlar.

     

258- Kendisine  Allah'ın saltanat verdiği kişinin, İbrahîm'le çekişmeye başladığını görmedin  mi? O zaman İbrahîm, benim Rabbim diriltir, öldürür demişti. O, ben de  diriltirim, öldürürüm dedi. İbrahîm dedi ki: Şüphe yok ki Allah, güneşi doğudan çıkarmada,  sen batıdan doğdur.  İnanmayan, bu söze şaşırıp kalmıştı. Allah zâlim kavmi doğru yola  sevketmez ki.[40]     

259- Bir  de hani yapıları çökmüş, çatıları döşemelerinin üstüne yıkılmış şehre uğrayan,  Allah bu şehri, ölümünden sonra nasıl diriltecek ki demişti. Allah, onu tam yüz  yıl ölü bir halde bırakmış, sonra diriltmişti de demişti ki: Ne kadar yattın? O  da bir gün, yahut günün birkaç saati kadar bir müddet demişti. Allah, tam yüz  yıl yata kaldın. Yiyeceğine, içeceğine bak, henüz bozulmamış bile. Eşeğine de  bak; bu iş seni, insanlara bir delil göstermek maksadıyla oldu; eşeğin  kemiklerini nasıl birleştiriyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz, hele  dikkat et demişti. Bu, ona apaçık belli olunca dedi ki: Bilirim, şüphe yok ki  Allah'ın her şeye gücü yeter. [41]     

260- An  o zamanı da, hani İbrahîm, Rabbim demişti, ölüyü nasıl diriltirsin? Allah,  inanmıyor musun demişti de İbrahîm, evet, inanıyorum ama kalbim tam yatışsın,  iyice anlayayım demişti. Allah da demişti ki: Dört kuş al, onları kesip  paramparça et, parçalarını birbirine kat, sonra o karışık parçalardan her  birini bir dağın üstüne koy, sonra da onları çağır, koşarak sana gelecekler.  Bil ki Allah, şüphe yok ki pek yücedir, hikmet sahibidir.     

261- Mallarını  Allah yolunda harcayanlar, her başağında yedi yüz tanesi olan ve tam yedi tane  başak bitiren tek bir tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir, arttırır.  Allah'ın ihsânı boldur ve her şeyi bilir.     

262- Mallarını  verip ardından da, verdiklerinin başlarına kakmayanların, onlara minnet yüklemeyen  ve eziyette bulunmayanların ecri, Rableri  katındadır. Onlara ne korku vardır, ne hüzün.     

263- Güzel  söz ve suç bağışlama, ardında minnet  olan sadakadan hayırlıdır. Allah müstağnîdir, ceza vermede acele etmez.     

264- Ey  inananlar, malını insanlara gösteriş için harcayan ve Allah'a, âhiret gününe  inanmayan kişi gibi sadakalarınızı, başa kakmakla minnet ve eziyetle hiç  verilmemiş bir hale getirmeyin. O çeşit adam, sanki şiddetli bir yağmur altında  kalıp üstündeki toprağın kayarak sıvışmasıyla kaypak bir hale gelen kayadır. O  çeşit adamlar, kazançlarından hiçbir sevap elde edemezler ve Allah, inanmayan  kavmi doğru yola sevk etmez.     

265- Mallarını,  Tanrı rızasını kazanmak ve özlerindekini yerli bir hale getirip kendilerine mâl  etmek için verenlerse bir tepedeki bahçeye benzerler; bol-bol yağan yağmur, o  bahçenin meyvelerini iki misline çıkarır. Hattâ bu çeşit yağmur yağmasa bile  mutlaka bir çisentiye kavuşur orası ve Allah, bütün yaptıklarınızı görür.     

266- Biriniz  arzular mı ki onun bir hurma fidanlığı, bir üzüm bağı olsun, kıyısından  ırmaklar aksın, o fidanlıkta, o bağda bütün meyveler yetişsin, kendisi de  ihtiyarlığa düşsün, küçük ve âciz dölü-döşü bulunsun da tam bu çağda fidanlığına, bağına, yakıp kavurucu bir sam  yeli gelip çatsın, bahçe ve bağ, yanıp mahvolsun? İşte Allah, düşünürsünüz diye  size delillerini böyle açıklar.     

267- Ey  inananlar, kazandığınız temiz şeylerden, yeryüzünden sizin için çıkardığımız  nesneleri verin, görmemek için gözlerinizi yummadan ele alamayacağınız bayağı  ve aşağılık şeyleri değil ve bilin ki Allah, müstağnîdir ve tam hamda lâyık  olan odur.     

268- Şeytan,  sizi yoksulluğa çağırır, size kötülüğü buyurur. Allah'sa yarlıgamasına,  ihsânına davet eder ve Allah'ın ihsânı boldur, her şeyi o bilir.     

269- Dilediğine  hikmet ihsân eder ve kime hikmet ihsân ederse şüphe yok ki o, çok hayra nail  olmuş demektir, fakat bunu, aklı başında olanlardan başkaları düşünmez bile.  [42]     

270- Ne  sadaka verir ve ne adak adarsanız şüphe yok ki Tanrı, bilir onu ve zâlimlere  hiçbir yardımcı yoktur.     

271- Sadakalarınızı  açık verirseniz ne hoş, fakat gizlice yoksullara verecek olursanız bu, size  daha hayırlıdır ve bu, günahlarınızın karşılığı olur; Allah ne yaparsanız  hepsinden haberdardır.     

272- Onları  doğru yola götürmek sana ait değil. Fakat Allah dilediğine doğru yolu gösterir.  Hayra ait bir şey verirseniz bunun faydası size. Zâten yoksullara vermeniz de  ancak Allah rızası içindir. Hayır yapmak için verdiğiniz şey, size  fazlalaştırılır ve siz zulüm görmezsiniz.     

273- Verilen  şeyler, kendilerini tamamıyla Allah yoluna vermiş olup yeryüzünde dolaşamayan  yoksullara aittir. Bilmeyen kişi, onların istiğnalarını görüp zengin sanır,  halbuki sen, yüzlerinden tanırsın onları.  Yüzsuyu dökerek halktan bir şey istemez onlar. Hayır için ne harcarsanız şüphe  yok ki Allah, onu bilir.     

274- Mallarını  gece ve gündüz, gizli ve açık harcayanlar yok mu, onların ecirleri, Rableri  katındadır ve onlara ne korku vardır, ne de mahzun olurlar.     

275- Faiz  yiyenler, ancak Şeytan tarafından çarpılmış gibi bir hale geliverirler. Bu da  onların, alış-veriş de faiz almaya benzer, onun eşidi demelerindendir. Allah, alış-verişi helâl etti, faizi haram. Rabbinden  kendisine öğüt verilen, faizden vazgeçerse eskiden aldıkları ona aittir, işi de  Allah'a ait. Fakat bundan sonra gene tutup faiz alanlar, ateş ehlidir, orada da  ebedî kalırlar.     

276- Allah  faizi eksiltir, sadakalarıysa arttırır ve Allah, fazlasıyla inkâra düşüp çok  suç işleyenlerin hiçbirini sevmez.     

277- İnananlara,  iyi işler yapanlara, namaz kılanlara, zekât verenlere gelince: Onların ecirleri  Rableri katındadır, onlara ne korku vardır, ne hüzün.     

278- Ey  inananlar, Allah'tan sakının ve artık almadığınız faizleri bırakın inancınız  varsa.     

279- Bunu  yapmazsanız bilin ki Allah'la ve Peygamberiyle savaşa giriştiniz. Tövbe  ederseniz anamalınız sizindir, ne zulmedersiniz, ne zulüm görürsünüz.     

280- Borçlu  dardaysa genişleyinceye dek mühlet verin ona. Borcunuzu sadaka olarak  bağışlarsanız bu, bilseniz, sizin için daha hayırlıdır.     

281- Sakının  o günden ki dönüp Allah'a ulaşacaksınız, sonra da herkese kazancının karşılığı  verilecek ve onlara zulmedilmeyecek.     

282- Ey  inananlar, muayyen bir müddet için borçlandığınız vakit bunu mutlaka yazın.  Aranızda bir yazıcı bulunsun ve bunu dosdoğru yazsın. Yazıcı, Allah kendisine  nasıl bellettiyse öylece yazmaktan çekinmesin borçlanan da yazdırsın, onu  geliştiren Allah'tan çekinsin de hiçbir noktayı eksik bırakmasın. Borçlu,  akılsız biriyse, yahut aklı azsa, yazdırmaya gücü yetmezse velîsi, doğru olarak  yazdırsın. Adamlarınızdan iki erkeği de bu muâmeleye tanık tutun. İki erkek  olmazsa biri unuttuğu vakit öbürünün hatırlatması için razı olacağınız  kimselerden bir erkekle iki kadın tanık olsun. Tanıklar da, çağrıldıkları vakit  kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, muayyen müddete kadar verilen borcu  yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah katında daha ziyade adâlete uyan, tanıklık için  daha sağlam olan, tereddüde ve şüpheye düşmemenize daha ziyade yarayan bir  şeydir. Ancak peşin alış-verişte bulunuyor, malı, aranızda elden ele  devrediyorsanız onu yazmamakta bir suç yok size. Alış-verişte de tanık  bulunsun, yazan da hiç zarar görmesin, tanık da. Zarar verirseniz bu, şüphe yok  ki bir isyandır sizin için. Sakının Allah'tan, Allah size öğretmededir ve  Allah, her şeyi tamamıyla bilir.     

283- Eğer bir yolculuktaysanız, kâtip  de bulamadınızsa alınan rehin de kâfi. Birbirinize emniyetiniz varsa emniyet  edilen borçlu, kendisini geliştiren Allah'tan  sakınsın da emanetini tama-mıyla ödesin ve tanıklığı gizlemeyin. Kim gizlerse  şüphe yok, kalbi günaha batar ve Allah yapıklarınızı tamamıyla bilir.     

284- Allah'ındır  göklerde ne varsa ve yeryüzünde ne varsa. İçinizdekini açıklasanız da,  gizleseniz de Allah, onunla sizi hesaba çeker. Dilediğini yarlıgar, dilediğini  azaplandırır ve Allah'ın her şeye gücü yeter.     

285- Peygamber  de kendisine Rabbinden indirilene inanmıştır, inananlar da. Hepsi de Allah'a,  meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inanmıştır. Peygamberlerinden  hiçbirini öbüründen ayırmayız, duyduk demişlerdir ve itaat ettik, Rabbimiz,  yarlıganma dileriz senden, varacağımız yer, tapındır senin.     

286- Allah,  hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla bir şey teklif etmez. Herkesin kazandığı  sevap kendisine aittir, elde ettiği suç gene kendisine ait. Rabbimiz, bizi  muaheze etme unuttuysak, yahut yanıldıysak. Rabbimiz, bize ağır yük yükleme  bizden öncekilere yüklediğin gibi. Rabbimiz, yükleme gücümüzün yetmeyeceği  şeyi. Bağışla bizi, yarlıga bizi, acı bize,  sensin yardımcımız, artık yardım et bize inanmayanlara karşı.[43]  


 

                        [1]                      )  Âyette bahis konusu olan Allah ahdi hakkında çeşitli sözler var. Ahid bir şeyi  korumak anlamına gelir. İnsanların akıllarıyla, eserlerini görüp,  peygamberlerle, kitaplarla doğruluğunu anladıktan sonra gene Tanrının  varlığını, birliğini inkâr etmeleri; peygamberlerin sözlerini, buyruklarını  duyduktan sonra itaat etmemeleri, Tanrı ahdini bozmalarıdır denmiştir. Eski  kitaplarda Hz. Muham-med (s.a.a)'in Peygamber olarak gönderileceği yazıldığı  halde inanmayanların, Tanrı ahdini bozmuş olduklarını söyleyenler de olmuştur  ki Tabari, bunu kabûl eder. Allah'ın, ulaştırılmasını buyurduğu şey de,  insanların, Peygamberlere ve inananlara ulaşmaları, onlara katılmalarıdır.  Yakınları görüp gözetmek, bütün peygamberlere inanmak, inanca ibâdetleri  katmaktır diyenler de vardır.

                        [2]                      )  38. Ahd-i Atıyk, Tekvin, 1. 26 ve devamı, 2-3. Bu kitapta aynen Kur’ân'daki  gibi Âdem Peygamber yaratılır, yalnız cennete değil de doğu tarafında Aden'de  kurulan bir bahçede konaklar. Her şeyden yiyip içmesine izin verilir, yalnız  hayrı, şerri bilmek ağacından yememesi emrolunur ve yediğin gün ölürsün denir. Tanrı, Hz. Âdem'e bütün hayvanların adlarını  koydurur. (Devamı, sonnot No:1)
                        [3]                      )  İblis kelimesinin, şiddetli sıkıntıya, kedere uğramak anlamına gelen  "iblâs" kelimesinden geldiği söylendiği gibi bu sözün Arapça olmayıp  yabancı bir dilden Arapça'ya geçtiği de söylenmiştir (al-Müfredât, s. 59,  Mecma'-ül-Beyan, c.1, s.35).
                        [4]                      )  Kırk gece. Bu bahis Ahd-i Atıyk'ın Huruc bölümünde geçer (24, 32). Yalnız Ahd-i  Atıyk'te buzağıyı yapan, Hârûn'dur, Kur’ân'sa 20. sûrenin 94. âyetinde Hârûn'un  bunu yapmadığını, hattâ bu hususta İsrailoğullarına öğütler verdiğini, fakat  Samîri'nin onları kandırarak bu işi yaptığı anlatılır.
                        [7]                      )  Sâbie'ye Hanif de denir. Bunlar, İbrahîm Peygamberin dinine salik olanlardır  denmiştir. Ansiklopedya Britanika'ya göre Babil'de, yarı Hıristiyan bir mezhebe  tabi olanlardır. Bunlar, Yahya Peygambere uyanlara benzerlerdi. Habib-i Neccâr,  Ebu-Zerr, Selman ve saire gibi bâzı kişiler, bu mezhepten sayılmışlardır.  Şehristanî, "al-Mileli ven-Nihal" inde bu fırkayı Sâbie ve Hunefâ  diye ikiye ayırıyor. Ona göre Sâbie, cismani bir mutavassıtla değil de ruhani  bir vasıtayla Tanrı bilinebilir ve ona ulaşılır derler. (Devamı, sonnot No: 2)
                        [8]                      )  Mücalid, kalplerinin çarpıldığını söyler (Mecma'ül-Beyan 1, 56).
                        [9]                      ) Rûh-ül-Kudüs, bu âyette ve gene bu sûrenin 253., 5.  sûrenin 110. âyetlerinde geçer ve bütün bu âyetlerde İsa'nın Ruh-ül-Kudüs'le  teyit edildiği bildirilir. 16. sûrenin 2. âyetinde "Ruh" diye adı  geçer ve meleklerin, Tanrı kullarından dilediğine ve emriyle, Ruh'la melekleri  indirdiğini bildirir. Aynı sûrenin 102. âyetinde Ruh-ül-Kudüs''ün, gerçek  olarak, inananları, inançlarında tespit için Rab tarafından indirildiği söylenir.  26. sûrenin 193. âyetinde, Ruh-ül-Emin diye anılır ve Hz. Peygamberin kalbine,  Kur’ân'la indiği söylenir. 40. sûrenin 15. âyetinde Ruh'un, kullarından  dilediğine, emriyle ilga edildiği, 58. sûrenin 22. âyetinde inananların Ruh'la  teyit edildiği, 70. sûrenin 4. âyetinde meleklerle Ruh'un, uzunluğu elli bin  yıl olan bir günde, göğe ağacağı, 78. sûrenin 38. âyetinde Ruh'la meleklerin,  kıyamette ayrı birer saf teşkil edeceği, 77. sûrenin 4. âyetinde Rablerinin  izniyle meleklerle Ruh'un kadir gecesi yere ineceği, 19. sûrenin 17. âyetinde  Ruh'un, Meryem'e bir insan sûretinde temessül ettiği bildirilir. (Devamı,  sonnot No: 3)
 
                        [10]                      ) Cibril,  Cebreil, Cebrail, Cibrâl tarzlarında da kullanılır. Bu sözün Arapça olmayıp  Süryaniciden geldiği ve Süryanicide cebr kelimesinin kul, il, kelimesinin de  Allah anlamını ifade ettiği ve bu sözün Tanrı kulu demek olduğu söylenmiştir.  (Mecma'ül-Beyan, 1. 71). Tanrı kudreti anlamına geldiğini söyleyenler de  vardır. Ahd-i Atıyk'te, Cebrail'in vahiy meleği olduğu, Danyâl bölümünden  anlaşılıyor (8, 16). Fakat aynı kitaptan, İsrailoğullarının Mikâil'i daha çok  sevdikleri anlaşılmaktadır (12, 1) Fedekli Yahûdilerin bir kısmının, Cebrail  bizim düşmanımızdır, bize azapla, harple gelir; Mikâl, bollukla, iyilikle gelir  demişlerdi. Bu âyet, bunun üzerine vahyedilmiştir. Cebrail, İslâm inancında,  peygamberlere vahiy getiren melektir.
                        [11]                      ) Mik  kelimesinin, kulcağız anlamına Süryanice bir kelime olduğu ve Mikâil'in Allah  kulcağızı anlamına geldiği söylenmiştir (Mecma'ül-Beyan, aynı sahîfe). Mikâil,  yelleri estiren, yağmuru yağdıran, Tanrı dileğine göre rızıkları bölen,  paylaştıran melektir. Sur'u da bu melek üfleyecektir. Mikâil, Mikâl tarzında da  söylenir.
                        [12]                      ) Ahd-i  Atıyk'te Süleyman'ın, kadınlarının hatırı için putlara mabetler yaptırdığı ve  Tanrının, onun aleyhine gazebe geldiği anlatılır (Müluk-i Sâlis, 11, 1 Y. d.).  Kur’ân, bu rivâyeti reddeder. Hârut, Mârut adlı iki melekten bahseden bu  âyetteki "melekeyn"i, "melikeyn" diye okuyanlar vardır ki  bunlara göre Hârut ve Mârut Babil'de hüküm süren iki padişahtır. Bunlar Dâvut  ve Süleyman Peygamberlerdir diyenler de vardır. Dâvut ve Süleyman, Ahd-i  Atıyk'e göre peygamber olmayıp iki padişahtır, halbuki Kur’ân bunları peygamber  olarak kabul eder. Bu âyetler, "Süleyman kâfir olmadı, fakat insana büyü  belleten Şeytanlar kâfir oldular. İki meleğe sihir indirilmedi, fakat  Babil'deki Hârut ve Mârut'a büyü bilgisi verildi" tarzında tevil de  edilmiştir, fakat bu tevil, nassın sarahatına uymaz. Bu melekler hakkında türlü  türlü rivâyetler ve hikâyetler vardır (Bakınız; İslâm Ansiklopedisi, Azer:  Garbi Asya ve Anadolu Akvam-ı Kadimesinin Din Tarihi, Konya Mecmuası, sayı. 34,  5. Konya - 1940, s. 1922-1936).
                        [13]                      ) Bizi de  gözet anlamına gelen "Râinâ" sözünü Yahûdiler, "Râinâ -  çobanımız" tarzına çevirdiler. Bu âyet, bu yüzden vahyedildi.
                        [14]                      ) Bu ve buna  benzer âyetler, Mûsâ Peygamber zamanındaki vahiyleri, hikâye yollu tekrarlar,  yoksa hüküm bakımından bütün devirlere şamil değildir.
                        [15]                      ) Hz.  İbrahîm'in sınandığı sözler, oğlunun kesilme emridir diyenler bulunmuş, 37.  âyette, Âdem Peygamberin bellediği sözler olduğunu söyleyenler de olmuştur  (Mecma-ül Beyan, 1. 84-85).
                        [16]                      ) Hanif  sözü, bâtıl dinlerden gerçek dine daha mail, doğru, düz anlamlarına gelir.  Yahûdilikten ve Hıristiyanlıktan meyledip doğruyu kabul ettikleri cihetle bu  inancı benimseyenlere denmiştir. Hanif, doğru dinde sabit ve haniflik, doğruluk  anlamlarına gelir diyenler de vardır. Hanif dini, Müslümanlıktan önce Araplar  arasında bâzı kimseler tarafından benimsenmişti. Haşimoğullarının çoğu bu  inançtaydı (62. âyetin izahına da bakınız).

 

                        [17]                      ) Allah'ın  verdiği renk. İbn-i Abbas, Hasen, Katâde ve Mücâhid'e göre Allah dinine  yapışmaktır. İmam Ca'fer-üs-Sâdık (a.s), Allah rengine, Müslümanlık demiştir.  Ferrâ ve Belhi, bu sözü, sünnet anlamına almışlardır. Tanrı yaratışı diyenler  de vardır (Mecma'ül-Beyan, 1. 92). Râgıb-ı İsfahanî'ye göre Tanrının, insanları  hayvanlardan ayırt etmek üzere ihsân ettiği akıldır ve gene ona göre  Hıristiyanlar, doğan çocuğu, doğumunun yedinci günü Amudiyye suyunda Vaftiz  ederler ve böylece... (Devamı, sonnot No: 4)        
       
    
 

                        [18]                      ) Kıble,  ibadette dönülen cihete ve mabede denir. Müslümanlıkta ilk kıble, Kudüs'tü.  Hicretten on altı ay sonra Kâ'be, kıble oldu ve bir öğle namazında bu emir  vahyedildi. Namaz kılınan yere bir mescit yapılmış ve bu yüzden o mescide iki  kıble mescidi anlamına gelen "Mescid-ül-Kıbleteyn" denmiştir.

                        [19]                      ) İmamdan  maksat, gerçek inancı belirten namazdır ve âyet önceden Kudüs'e karşı kılınan  namazın zayi olmayacağını bildiriyor.
 
                        [20]                      ) Safâ, düz taş  anlamına gelir. Toz toprak gibi başka bir madde ile karışmamış taşa da derler.  Merve de yumuşak bir hale gelmiş katı taşa denir. Hac, lügatte, tekrarlamak  niyetiyle bir şeyi kastetmektir. Şeriatta, malla ve bedenle yapılan bir  ibadettir. Yol eminse ergenlik çağına gelen Müslüman, hasta değilse, ailesinin  geçimi yerindeyse ve kendisi zenginse ömründe bir kere Mekke'de muayyen töreni  yapmak zorundadır. Safâ ve Merve, Mekke civarında iki tepedir. Câhiliyye  devrinde Safâ'da Üsâf, Merve'de Nâile denen iki put vardı. Müslümanlıktan  önceki Hac töreninde Müşrikler Safâ ile Merve arasında sa'y yaparlarken, yani  yedi kere gidip gelirlerken bu iki puta ellerini, yüzlerini sürerlerdi. Hac  törenini, ekonomik bir zaruret olarak teşri eden ve sa'y geleneğini de bırakan  Müslümanlık, Safâ ile Merve'den bu putları kaldırmıştır.
                        [21]                      ) Ölü eti, Mûsâ dininde de haramdır (Lâvililer, 7, 24),  kan (26 , 27) ve domuz da öyle (11, 7).
                        [22]                      ) Oruç  herhangi bir şeyden nefsi çekmektir. Şeriatta muayyen bir zaman içinde nefsi,  yemekten içmekten, cimâdan menetmektir. Oruç Musevilerle Hıristiyanlarda da  vardır.
                        [23]                      ) Oruç  tutmaya kudreti varken yiyen kişinin her gün bir yoksulu doyurması, bir  rivâyete göre neshedilmiştir. Bunu kabul edenlere göre bu âyetin hükmünü  kaldıran âyet, bu sûrenin 185. âyetidir ve o âyette yalnız hasta olanın, yahut  seferde bulunanın orucunu yiyebileceği bildirilmiştir. Bu, İbn-i Abbas,ın  sözüdür. Hasen ve Atâ'ya göre bu hüküm, kaldırılmamıştır. (Devamı, sonnot No: 5)
                        [24]                      ) İbn-i  Abbas'ın, Katâde'nin ve Atâ'nın rivâyetlerine göre Araplarda, hac için ihram  girenler, evlerine, kapılarından girmezler, arka taraftaki duvarı aşmak  sûretiyle girerlerdi. Çıkarken de gene o sûretle çıkarlardı. Bunu Ebül-Cârûd,  İmam Muhammed-ül-Bâkır'dan da rivâyet etmiştir. Kureyş, Kinâne, Huzâa, Sakıyf,  Ceşm, Sa'saa oğlu Benû-Âmir boylarının, bu işi yapmadıklarını söyleyenler  olmuştur. Bâzılarına göreyse bu âdete uyanlar, bu boylardır. Aynı zamanda  âyetten, bir işi, o işin başarılacak yönlerinden, iyiliği ve hayrı, iyi ve  hayırlı kişilerden arayın anlamını da verdiğini söyleyenler vardır.  "Evlere kapılarından girin" cümlesinin tefsirinde Ebû-Câ'fer  Muhammed-ül-Bâkır (a.s), Muhammed'in soyu, Tanrı kapılarıdır, Tanrı yoludur,  onlar cennet davetçileridir; hakkı oraya çekenler, halka kılavuzluk edenlerdir  demiştir. (Mecma'ül-Beyan, c. I, s.120)
                        [25]                      ) Umre,  Arafat dağında gecelemeksizin yapılan hac törenidir. Hac, muayyen bir mevsimde  yapılır, umrenin mevsimi yoktur. Ancak hacdan önce  veya sonra yapılması, yahut recep ayında edası sünnet sayılmıştır. İmamiyye'de  umre, hac gibi farzdır.
                        [26]                      ) Arafat,  Mekke civarındaki dağdır. Hacılar, zilhiccenin dokuzuncu günü burada  toplanırlar. Meş'ar-ül-Harâm, Müzdelife civarındaki yerdir. Arafat'tan  inilirken buradan geçilir.
                        [27]                      ) Sayılı  günler, zilhiccenin on birinci, on ikinci, on üçüncü günleridir; bu günlere  "Eyyam-ı Teşrıyk" denir. Bayram gününde ve bu günlerde, namazlardan  sonra tekbir getirilir. Âyet, bunu emrediyor.
                        [28]                      ) Sayılı  günler, zilhiccenin on birinci, on ikinci, on üçüncü günleridir; bu günlere  "Eyyam-ı Teşrıyk" denir. Bayram gününde ve bu günlerde, namazlardan  sonra tekbir getirilir. Âyet, bunu emrediyor.
                        [29]                      ) Bu ay,  recep ayıdır. Araplar, Müslümanlıktan önce Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep  aylarında savaş etmezlerdi .
                        [30]                      ) Bu ayet  henüz içki ve kumar haram edilmeden vahyedilmiştir.
                        [31]                      ) Bu hüküm,  boşamayı sınırlamak içindir. Kadını alan kişinin, onunla buluşması ve kadını  boşadıktan sonra iddet zamanının, yani üç hayız müddetinin geçmesini beklemesi  hakkında hadisler vardır. (Devamı, sonnot No: 6)
                        [32]                      ) Orta  namazı, günün ortasında olduğu için öğle namazıdır diyenler vardır. Sabit oğlu  Zeyd, İbn-i Ömer, Ebû-Saîd-ül-Hûdrî, Üsâme ve Ayişe bunu riveyet etmişler, Hz.  Muhammed-ül-Bâkır'la Hz. Ca'fer-üs-Sâdık'tan da bu çeşit rivâyet edilmiştir.  Zeydi imamlarının bir kısmı, orta namazının, cuma günleri cuma namazı, diğer  günler öğle namazı olduğunu kabul etmiştir. Sabahla öğle ve akşamla yatsı  namazlarının arasında bulunduğu için ikindi namazıdır diyenler olmuştur ki  İbn-i Abbas ve Hasen bunu kabul ederler, Ali'den, İbn-i Mes'ud'dan, Katâde'den,  Dahhâk'ten bu kavil rivâyet edilmiştir. (Devamı, sonnot No:  7)
                        [33]                      ) İsrailoğullarından  bir bölük halk, şehirlerinde çıkan taun hastalığından kaçmışlardı, buna işaret  edilmektedir.
                        [34]                      ) Bu  peygamber, Samoil'dir (Ahd-i Atıyk, Müluk-i evvel, 8).
                        [35]                      ) Samoil'in, İsrailoğullarına tâyin ettiği padişah, Saul'dur. Kur’ân, Saul'u,  Tâlut diye anıyor. Tâlut'a, çok uzun boylu olduğu için bu adın verildiği  söylenmiştir (Mecma'ül-Beyan, I, 149). Ahd-i Atıyk'te de kavmin ortasında  dururken omuzundan yukarısı, herkesin başını aştığı anlatılır (Müluk-i evvel,  10, 23). Zâten âyette de buna işaret vardır.
                        [36]                      ) Tevrat'ta, "Tâbut-ı Sekiyne" diye birçok yerlerde geçer (Meselâ  bakınız: 15 v. d.)
                        [37]                      ) Câlut,  Ahd-i Atıyk'te Colyat diye geçer (Müluk-i evvel, 17, 23 v. d.). Dâvûd, bu boylu  poslu Filistin kahramanını, bir sapan taşıyla alnından yaralayıp yere yıkmış,  kendi kılıcıyla başını keserek öldürmüştür
                        [38]                      ) Âyetteki  "hikmet" ten maksat, peygamberliktir. Musevilere göre Dâvûd,  peygamber değildir, Müslümanlık onu peygamber olarak kabul eder.
                        [39]                      ) Bu âyette  "kürsi" kelimesi geçtiği için kürsü âyeti anlamına  "Âyet-ül-Kürsi" denmiştir. Hattâ bu sûreye "Kürsi sûresi"  diyenler de vardır. Kürsü, örfte, üstüne oturulan şey anlamına gelir. Bu söz,  kirs aslından gelmiştir, toplu anlamınadır. (Devamı, sonnot No:  8)
                        [40]                      ) İbrahîm  Peygamber'le davaya girişen Nümrud'dur. Halk arasında bu padişaha Nemrut  denegelmiştir. Rivâyete göre Tanrılık dâvasına kalkışan ilk adamdır.

                        [41]                      ) Bu âyet,  Ahd-i Atıyk'te, Hızkıyâl Peygamberin bir rüyasına işarettir. (Hızkıyâl, 37).      

                       [42]                      ) Hikmet,  Kur’ân bilgisi, sözde ve işte doğruyu buluş, doğru akıl, İsabetli tedbîr, her  şeyi yerine koymak ve bâzı yerde de peygamberlik anlamlarını ifade eder.       
       
 
                        [43]                      ) Sûrenin  bu iki son âyeti hakkında birçok hadisler vardır, fazileti anlatılır.       
   
Total Visit: 441
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.