| Başka Bir Esprinin Beyanı
Bu makamı da ilginç bir espriyi zikrederek sona erdirmek istiyoruz ve o espri de ayet-i kerimede şöyle yer almış olmasıdır: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmediğiniz müddetçe iyiliğe erişemezsiniz.” Bir hadiste yer aldığı üzere Hz. Sadık (a.s), sadaka olarak şeker veriyordu. Kendisine “Niçin sadaka olarak şeker veriyorsun?” denildiğinde ise şöyle buyurmuştur: “Şekeri her şeyden daha çok seviyorum ve dolayısıyla en çok sevdiğim şeyi sadaka vermeyi istiyorum.” Bir hadiste de yer aldığı üzere Hz. Ali bir elbise aldı, ondan hoşlandığı için de sadaka olarak verdi ve şöyle buyurdu “Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu işittim: “Başkasını kendisine tercih eden kimseye, Allah-u Teala da kıyamet gününde cenneti tercih eder. Sevdiği şeyi Allah için infak eden kimseye, Allah-u Teala kıyamette şöyle buyuruyor: “Dünyada insanlar birbirini iyilikle mükafatlandırıyordu. Bugün de seni cennetimle mükafatlandırıyorum.” Hakeza rivayet edildiği üzere ashaptan birisi bu ayet nazil olduktan sonra sahip olduğu bağlardan en çok sevdiğini, akrabaları arasında paylaştırdı. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ne mutlu sana! Ne mutlu sana ki, bunun sana büyük faydası olacaktır.” Nakledildiği üzere Ebuzer-i Gaffari’ye (r.a) bir misafir geldi. Ebuzer ona şöyle dedi: “Benim bir işim var. Bir kaç da deveye sahibim. Git onların en iyisini al getir.” Misafiri gitti ve zayıf bir deve getirdi. Ebu Zer ona: “Bana ihanet ettin” dedi. Misafir, “Develerin en iyisi erkek develerdir. Ama ona bir gün ihtiyacınızın olacağını düşündüm.” dedi. Ebu Zer şöyle buyurdu: “Benim deveye ihtiyaç duyacağım gün, kabre koyulacağım gündür.” Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla iyiliğe erişemezsiniz” Ebuzer (r.a) daha sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz malın üç ortağı vardır. Birisi kaderdir ki, helak veya ölüm sebebiyle malın iyi veya kötüsünü yok edip götürmesi hususunda seninle meşveret etmez. İkincisi varistir ki başını yere koymanı (ölmeni) ve sen sorumlu olduğun halde o malı alıp götürmeyi bekler. Üçüncüsü ise sensin. O halde onlardan en acizi olmamaya gücün yetiyorsa, öyle ol. Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki sevdiğiniz şeylerden sarf etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz.” “Bu deve, mallarım arasında bana en sevimli olanı idi. Dolayısıyla da onu kendim için önceden göndermek istedim.” Sadakanın Sırlarından Birinin Beyanı Hakkında Bilmek gerekir ki insan dünya malına ve süslerine karşı sevgi ve muhabbet üzere büyümüş, terbiye olmuştur. Bu sevgi, kalbinin derinliklerinde yer etmiştir. Ahlakî ve amelî fesatların bir çoğu, hatta dini fesatlar bile bu sevgiden kaynaklanmaktadır. Nitekim bu, bir çok hadislerde de yer almıştır. Biz bazı hadislerin şerhinde de buna işaret ettik. O halde insan sadaka ve fedakarlığı vasıtasıyla bu alakayı ortadan kaldırır veya azaltırsa, şüphesiz fesat ve çirkinliklerin kaynağını kurutmuş ve dolayısıyla marifetlere erişmek, gayp ve melekut alemine bağlanmak ve üstün melekeler ile kamil ahlakı elde etmek için gerekli kapıları kendi yüzüne açmış olur. Bu, farz veya müstehap malî infakların en büyük esprilerinden biridir. Açık olduğu üzere müstehap sadakalarda bu espri daha kamil haldedir. Bu husustaki rivayetlerin toplamından da anlaşıldığı üzere sadaka, dünyevi ve uhrevi faziletlerin tümüne sahiptir. İnsan sadaka verdiği ilk andan itibaren, o sadaka, insanla birlikte olmakta, ondan belaları def etmekte, sonunda da kıyamette ve diğer merhalelerde insanı cennete ve Hakk’a yakınlık makamına ulaştırmaktadır. Tamamlama Bilmek gerekir ki farz olmayan sadaka gizli verilirse, aşikar verilen sadakadan daha faziletlidir. Nitekim, Kafi’de yer alan bir rivayette İmam Sadık (a.s) Ammar Sabati’ye şöyle buyurmuştur: “Ey Ammar! Gizlice verilen sadaka, açıkça verilen sadakadan daha faziletlidir. Hakeza Allah’a yemin olsun ki gizlice yapılan ibadet, açıkça yapılan ibadetten daha faziletlidir.” Bir çok hadiste de yer aldığı üzere “Gizli sadaka, Allah-u Teala’nın gazabını söndürmektedir.” Bir hadiste de yer aldığı üzere, “Allah-u Teala kendi emanı dışında hiç bir sığınağın olmadığı bir günde, yedi grubu kendi emanında koruyacaktır. Onlardan birisi, sağ eli görmeyecek şekilde sol eliyle sadaka verip onu gizleyen kimsedir.” Bu üstünlüğün esprilerinden biri, belki de gizli ibadetin riyaya daha uzak ve ihlasa daha yakın olmasıdır. Sadaka hususunda fakirlerin yüzsuyunu korumak da gizli sadakayla mümkündür. Yakınlara verilen sadaka da gayrilerine verilen sadakadan daha üstündür ve bu, ibadetlerin en faziletlisi olan sıla-i rahim ile de örtüşmektedir. Nitekim hadiste yer aldığı üzere, “En üstün sadaka, rahime (yakınlara) verilen sadakadır. Mümin kardeşlere iyiliğin ecri yirmi, sıla-i rahimin ecri ise yirmi dört kattır.” Hatta bazı rivayetlerde yer aldığı üzere, “İnsanın yakınları muhtaç olduğu takdirde, yakınlarından başkasına verdiği sadaka asla kabul edilmez.” Sonuç Bil ki hadis-i şerifte, “Sadaka ise israf etmediğin halde, “israf ettim” diyeceğin kadar gücün yettiğince sadaka vermendir” diye buyurmasından anlaşıldığı üzere, sadakada istenilen çokluktur ve sadaka hangi ölçüye varırsa varsın, israf değildir. Hadiste yer aldığı üzere “İmam Hasan (a.s), üç defa bütün malını, hatta iki çift ayakkabı ve elbisesini bile yarı yarıya fakirlerle paylaşmıştır.” Bir hadiste yer aldığı üzere Hz. Rıza (a.s), Hz. Cevad’a (a.s) şöyle yazmıştır: “Bineğine bindirdiğinde, kölelerinin seni küçük kapıdan çıkardıklarını duydum. Onlar cimri olup senin hiç kimseye bir şey vermemeni istiyorlar. Üzerinde olan haklarım adına, senin o büyük kapıdan girip çıkmanı istiyorum. Bineğine bindiğin zaman yanında altın ve gümüş bulundur. İsteyen herkese ondan ihsanda bulun. Amcalarından senden bir şey isteyene, elli dinardan aşağı verme. Ama fazla vermek istersen bu senin tercihine kalmıştır. Ben bunu Allah’ın senin makamını yüceltmesini istediğim için söylüyorum. O halde infak et ve Allah–u Teala’nın sana sıkı tutacağından korkma.” Bu hadisler, “İnsanın kendi ailesinin zorluğa düşeceği ölçüde sadaka vermesinin israf olduğunu ve Allah-u Teala’nın infak eden ve kendisi ile ailesi için geriye bir şey bırakmayan kimsenin duasını kabul etmeyeceğini” beyan eden hadislerle çelişmemektedir. Bir hadiste yer aldığı üzere, “En üstün sadaka insanın ihtiyacından arta kalan sadakadır.” Bu hadisler arasında çelişki olmadığının delili ise, sadakanın, insanın zorluğa düşeceği miktarda çok olmasının gerekli olmamasıdır. Bir çok insan malının yarısını veya daha çoğunu sadaka olarak verdiği halde, kendisi ve ailesine yeterli miktarda mal bırakmakta ve hiç bir zorluğa da düşmemektedir. 11.Bölüm: Gece Namazının Faziletinin Beyanı Hakkında Bu hadis-i şerifte gece ve öğle namazı önemle vurgulanmıştır. Gece namazı ile ilgili olarak, önceki bazı hadislerin şerhinde bir takım bilgiler aktardık. Burada da sadece teberrüken bazı hadislerin çevirisini sunmakla yetiniyoruz. Vesail adlı kitapta yer alan bir rivayete göre Hz. Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Müminin şerefi gece namazı kılmasında ve izzeti ise halkın yüzsuyunu korumasındadır.” İmam Sadık (a.s) başka bir rivayette şöyle buyurmuştur: “Resulullah Cebrail’e, “Bana nasihat et,” diye buyurdu. Cebrail, “Ey Muhammed! İstediğin gibi yaşa, zira sen öleceksin ve istediğini sev, zira ondan ayrılacaksın. İstediğin gibi amel et, zira (amelini) göreceksin. Bil ki müminin şerefi gece namazı kılmasındadır ve izzeti ise halkın yüzsuyunu korumasındadır.” Hakeza İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Mal ve evlat dünya hayatının süsüdür. Sekiz rekat teheccüd namazı ile bir rekat vitr namazı ise ahiretin süsüdür ve bazen Allah-u Teala bir grup için bütün bunları bir araya getirir.” Şeyh Müfid’in naklettiğine göre, Resulullah şöyle buyurmuştur: “Kul Allah’ı razı etmek için tatlı uykusundan uyanır ve gece namazı kılarsa, Allah-u Teala bununla meleklere karşı övünür ve şöyle der: Şahit olun ki ben onu bağışladım.” Gece namazının fazileti hakkında bu ve benzeri bir çok hadisler vardır ve bu hadisleri burada aktarmak doğru olmadığından bu kadarıyla yetiniyoruz. Salat-I Vusta'nın (Orta Namazın) Beyanı Hakkında Resulullah’ın (s.a.a) tavsiye ettiği zeval namazı, öğle namazının nafileleridir. Nitekim bu, hadislerde açıkça beyan edilmiştir. Bu nafilelere özel ilgi gösterilmesi; ya salat-ı vustaya aidiyeti, ya da salat-ı vustanın eksikliklerini tamamladığı ve kabulüne sebeb olduğu esasıncadır. Elbette bu namazdan maksat, günlük namazların ortasında yer aldığı esasınca bizzat namaz-ı vusta sayılan öğle namazı da olabilir. Allah-u Teala şu ayet-i şerifede açıkça bu orta namaza özen gösterilmesini emretmiştir: “Namazlara ve orta namaza özen gösterin; gönülden boyun eğerek Allah için (namaza) durun.” Fakihler arasında meşhur ve en açık olan görüşe göre, salat-ı vusta öğle namazıdır ve diğer namazlar arasında özel bir konuma sahiptir. Allah-u Teala’nın Cebrail vasıtasıyla Hz. Adem’e gönderdiği ilk namazdır. Resulullah’ın öğle namazını tavsiye etmesi ise, onun hudutlarını, nafilelerini, vakitlerini gözetmek içindir; sadece öğle namazını kılmak için değil. Nitekim namazları, özellikle de öğle namazını gözetmeyi emretmekten anlaşılan da budur. Ehli Beyt’ten nakledilen bir çok hadiste, namazların vakitlerinin gözetilmesi ve faziletli vaktinde kılınması hususunda büyük tavsiyelerde bulunulmuştur. Hatta özürsüz yere ertelemek, bazen bu namazı zayi etmeye ve küçümsemeye sebep olmaktadır. Özellikle de insan bunu devamlı bir iş haline getirirse, namazı hafife almış olur. Zira insan bir işe önem verirse, bir an önce onu yerine getirmeye çalışır. Ama bir işi önemsemezse, onu oldukça zor yerine getirir ve hatta ondan tümüyle gaflet eder. Allah insanı namazı küçümseyecek bir duruma düşmekten korusun. Nitekim Resulullah namazı hafifseyen bir kimse hakkında, “Bu hal üzere ölürse benim dinim üzere ölmemiştir.” diye buyurmuştur. Hatta bazen insan namazı hafife aldığı için sonunda terk eder. Zira insanın gözünde önemli olmayan bir şey, yavaş yavaş unutulur ve hatırlanmaz bir hale gelir. Halbuki dünyevi işlerimizde, özellikle de önemli hususlarda hiç bir şeyi, bu kadar unutmuyor ve küçümsemiyoruz. Zira nefsimiz önemsediğinden ve aşırı sevdiğinden dolayı, tamamıyla dünyaya yönelmiş ve hatırından çıkarmamaktadır. Elbette böylesine bir işin unutulması mümkün değildir. Örneğin size belirli bir günde, sizce önemli bir miktarda para vermek isteyen doğru sözlü birinin, söz verdiği o zamanı asla unutamazsınız ve o zamanın bir an önce gelip çatmasını gözetlersiniz. Dolayısıyla zamanı geldiğinde tam bir kalp huzuru ve batinî teveccüh ile orada hazır olursunuz. Zira nefis sevgisi size o işi sevdirmiştir ve dolayısıyla da o hususta asla gevşeklik göstermezsiniz. Herkes kendi durumu esasınca diğer dünyevi işlerde de böyledir. Ama eğer herhangi bir şey gözünüzde değersiz olursa; nefsiniz bir an teveccüh etse de bu teveccüh geçici bir şeydir, sadece bir hatırlamadır ve bir an bile geçmeden, hemen unutur gidersiniz. O halde dini işlerimizde niçin gevşek davrandığımızın sebebi de anlaşılmış oldu. Zira gaybe imanımız yoktur, yakin ve itminan temellerimiz zayıftır. Allah’ın ve enbiyanın vaatlerini can-u gönülden kabul etmemişiz. Dolayısıyla bizim gözümüzde bütün ilahî durumlar ve dini şeriatlar, basit ve gevşek durumdadır. Bu gevşeklik yavaş yavaş gaflete sebeb olur. Bu dünyada gaflet bizlere galip gelir ve bizi sahip olduğumuz zahirî dinden çıkarır. Dolayısıyla ölümün zorlukları ve şiddeti anında da tam bir gaflet hasıl olur. Dinin sütunu, imanın sağlam temeli ve İslam’da imandan sonra en önemli şey sayılan günlük beş vakit namazın, Allah-u Teala ve dergahının has kullarından başka hiç bir kimsenin bilmediği batınî ve nuranî teveccühler ile melekutî ve gaybi suretlerinin yanı sıra, Allah-u Teala’yı istenilen ilahî adap ve nitelikleriyle sürekli zikretmeden hasıl olan en önemli boyutlarından biri de, insanın Allah-u Teala ve gayb alemiyle olan irtibatını güçlendirmesi, Allah’ın huzurunda huşu içinde olma melekesini kalpte icad etmesi ve yerinden sökülemeyecek bir şekilde kalbe temiz tevhit ağacını ekmesidir. Böylece insan ölümün belirtileri zuhur ettiğinde, korkunç hallerini gördüğünde ve gayb örneğini müşahede ettiğinde hasıl olan büyük ilahî imtihandan başarılı bir şekilde çıkar, dini yerleşik hale gelir ve kök salar. Dini en küçük bir unutkanlık baskısı karşısında ortadan kalkan bir din olmaktan kurtulur. O halde ey azizim! Sakın, sakın! Allah-u Teala başta da sonda da sana yardımcı olsun. Sakın dini işlerinde, özellikle de beş vakit namazında gevşeklik etme ve hafife alma. Allah da biliyor ya, bütün nebiler veliler ve hidayet imamları sadece Allah’ın kullarına olan büyük şefkatleri sebebiyle kadar teşvik etmiş ve sakındırmışlardır. Yoksa bizim imanımızın onlara hiç bir faydası yoktur ve amellerimizden hiçbir fayda görecek değillerdir.
12. Bölüm: Kur’an Tilavetinin Faziletinin Beyanı Hakkında Resulullah’ın (s.a.a) vasiyetlerinden biri de Kur’an tilavet etmektir. Kur’an tilavet etmenin, hıfzının, taşımasının, sarılmanın, öğrenmenin, sürekli okumanın, gayret göstermenin, anlam ve sırları hakkında tefekkür etmenin fazileti, kısır aklımızın alacağından çok daha fazladır. Bu hususta Ehl-i Beyt’ten nakledilen hadisler bu sayfalara sığmayacak kadar çoktur. Dolayısıyla bir kaçını aktarmakla yetiniyoruz. Kafi’de yer alan bir hadiste İmam Sadık’a şöyle buyurmuştur: “Kur’an Allah’ın, kuluna bir ahdidir (anlaşmasıdır) ve Müslüman insanın her gün bu ahdine bakması ve günde en az elli ayet okuması yakışır.” Hz. Seccad ise şöyle buyurmuştur: “Kur’an ayetleri hazinelerdir. O halde hazinelerden her biri açıldığında ona bakman yakışır.” Bu iki hadis, zahiren, ayetler üzerinde tefekkür edilmesinin ve anlamlarının düşünülmesinin güzel olduğunu ifade etmektedir. İlahî muhkem ayetler üzerinde tefekkür etmek ve tevhid, hikmet ve marifetlerini anlamaya çalışmak; ilahi kelamın muhatabı olan vahy Ehl-i Beyt’ine sarılmadan, kendi şahsi görüş ve bozuk heveslerine uyanlar hususunda nehy edilmiş olan kendi reyine göre tefsirden apayrı bir şeydir. Bu husus, kendi yerinde ispatlanmıştır ve dolayısıyla da bu makamda detaylara yer vermek gereksizdir. Sadece Allah-u Teala’nın şu ayeti bile yeterlidir: “Onlar Kur’an üzerinde tefekkür etmezler mi? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” Kur’an’a müracaat etmek ve manasına teveccühte bulunmak hadislerde oldukça tavsiye edilmiştir. Hatta Emir’ul Müminin (a.s) şöyle buyurmuştur: “Tefekkür üzere olmayan bir kıraatin hiç bir hayrı yoktur.” Bu hususta Ebi Ca’fer’den (a.s) naklen, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bir gecede on ayet okuyan kimse gafillerden yazılmaz. Elli ayet okuyan ise zikredenlerden yazılır. Yüz ayet okuyan itaat edenlerden yazılır. İkiyüz ayet okuyan boyun eğenlerden yazılır. Üçyüz ayet okuyan, kurtuluşa erenlerden yazılır. Beşyüz ayet okuyan, ibadette çaba gösterenlerden yazılır. Bin ayet okuyana, en küçüğü Uhud dağı kadar, en büyüğü ise, yer ile gök arası kadar olan bir kıntar iyilik yazılır ki bir kıntar, onbeş bin (veya ellibin) miskal altın ve bir miskal da yirmidört kırat değerindedir” Bir çok hadislerde, Kur’an’ın güzel bir surette tecessüm edeceği ve ehli ile kıraat edenlere şefaatte bulunacağı yer almıştır ki biz bunların naklinden vazgeçtik. Bir hadiste ise şöyle yer almıştır: “Eğer mümin genç, Kur’an’ı tilavet ederse, Kur’an, onun et ve kanına karışır. Allah-u Teala onu değerli ve iyi elçileriyle birlikte kılar. Kıyamette Kur’an onun sığınağı olur. Allah’ın huzurunda (Kur’an) şöyle der: “Ey Allahım! Benimle amel edenler dışında her amel eden kimse mükafatını aldı. O halde beni okuyanlara, en iyi mükafatını ver.” Böylece Allah-u Teala ona (Kur’an ile amel edenlere) cennet elbiselerinden iki elbise giydirir ve başına keramet tacını koyar ve (Kur’an’a), “Acaba razı oldun mu?” diye hitab edilir. Kur’an, “Ben daha fazlasını ümit ediyordum.” diye arz eder. Böyle olunca da eman ve güven sağ eline, cennette ebedi kalmak ise sol eline verilir, böylece cennete girer ve kendisine, “Oku ve yücel.” denir. Daha sonra da Kur’an’a şöyle hitap edilir: “Biz onu bir çok makamlara ulaştırdık, acaba razı oldun mu?” Kur’an o zaman “Evet” der.” Hakeza Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her kim Kur’an’ı çok okur ve ezberlemede zorluklara katlanarak ahdini yenilerse, kendisine iki mükafat verilir.” Bu hadisten anlaşıldığı üzere Kur’an-ı Şerif’i tilavet etmekten maksat; insanın kalbine tesir etmesi, insanın batınının, ilahî kelamın sureti haline gelmesi ve meleke/yeti (aptitude)) mertebesinden tahakkuk (aktüel/edimsel) mertebesine ulaşmasıdır. Nitekim “Eğer mümin genç, Kur’an’ı tilavet ederse, Kur’an, onun et ve kanına karışır” sözü de buna işaret etmektedir. Bu da, Kur’an’ın suretinin kalpte yer etmesinden kinayedir. Öyle ki artık insanın batını liyakat ve kabiliyeti miktarınca Kelamullah-ı Mecid ve Kur’an-ı Hamid haline gelir. Kur’an’ı yüklenen kimselerin batını ise, her şeyi ihata eden ilahi kelamın tüm hakikati haline gelir. Bizzat Kur’an’ın kendisi, her şeyi kuşatan kesin bir kanıttır. Hz. Ali ve onun neslinden gelen masum imamlar ise tümüyle ilahî temiz ayetlerin tecessümüdür. Onlar Allah’ın büyük ayetleri ve tam Kur’an’dırlar. Hatta tüm ibadetlerde bu anlam amaçlanmıştır. İbadetlerde ve ibadetlerin tekrarındaki en büyük sırlarından birisi de, bu ibadetlerin hakikatinin aktüel hale getirilmesi, kalp ve zat batınının ibadetin suretiyle tecessüm etmesidir. Nitekim bir hadiste “Hz. Ali’nin (a.s) müminlerin namazı ve orucu olduğu” yer almıştır. İbadetin Gençleri Etkilediğinin Beyanı Hakkında Bu kalbî etkilenme ve batınî tecessüm, gençlik çağında daha iyi hasıl olur. Zira gencin kalbi latif ve tazedir, sefası daha çoktur. Meşguliyetleri, çatışmaları ve yoğunlukları ise daha azdır. Dolayısıyla tepkisi az, kabulü ise daha çoktur. Tüm güzel ve çirkin huylar, gencin kalbinde daha iyi, çabuk ve şiddetli şekilde etki eder. Bir çok gencin ehliyle muaşeret ettiği takdirde hak ve batılı, veya güzel ve çirkini hiç bir delil ve kanıt olmaksızın kabul ettiği görülmüştür. O halde gençler, kalplerinde güçlü bir iman da olsa kimlerle muaşeret ettiğinde iyi bakmalı ve kötülerle oturup kalkmaktan sakınmalıdır. Kötü kimselerle oturup kalkmak her sınıftan insan için zararlıdır. Hiç kimse kendine güvenmemeli, güzel ahlak ve ameline aldanmamalıdır. Nitekim hadislerde de kötü kimselerle muaşeret etmek yasaklanmıştır.
Kıraatin Adabı Hususunda Özetle Kur’an-ı Kerim’in kıraatinden istenilen husus kalpte Kur’an'ın suretinin tecessüm etmesi, emir ve yasaklarının kalbi etkilemesi ve davetlerinin yerleşmesidir. Bunlar sadece kıraat adabına riayet edildiği zaman söz konusudur. Kıraat adabından maksadımız ise Kur’an kurrâları nezdinde mütedavil olan sadece tüm gücünü lafızların mahreci ile harfleri eda etmede tüketmesi türünden şeyler değildir. Aksi takdirde Kur’an ve anlamı hususunda tümüyle gaflete düşmekle beraber tecvit de bozulur, bir çok defa kelimeler aslî suretinden çıkar, madde ve suretiyle değişikliğe uğrar. Zaten şeytani hilelerinden biri de ibadet eden bir insanı ömrünün sonuna kadar Kur’an-ı Kerim’in lafızlarıyla meşgul etmesi; Kur’an’ın nüzul sırlarından, emir ve yasakları ile hak inançlara ve güzel ahlaka davetinin hakikatinden bütünüyle gafil kılmasıdır. Ancak elli yıllık kıraatten sonra, aşırı kalın ve şiddetli okuma sebebiyle kelam suretinden tamamıyla çıktığı ve ilginç bir hale geldiği anlaşılmaktadır! Dolayısıyla adaptan maksat, tertemiz şeriatta göz önünde bulundurulan adaptır ve bunların en büyüğü ve başlıcası da ayetler üzerinde tefekkür etmek ve ibret almaktır. Nitekim buna daha önce de işaret edilmişti. Kafi’de yer alan bir hadiste İmam Sadık şöyle buyurmuştur. “Bu Kur’an’da hidayet meşaleleri ve karanlık gecenin kandilleri vardır. O halde görüş sahibi insan gözleriyle Kur’an’ı taramalı ve nurundan istifade etmek için gözlerini açmalıdır. Zira Kur’an’da tefekkür etmek basiretli kalbin hayatıdır. Karanlıklarda aydınlanan kimse nurdan istifade ettiği gibi (cehalet ve delalet karanlıklarında da Kur’an’dan istifade edilir).” Hz. Ali ise uzun bir konuşmasında takva sahiplerinin sıfatı hakkında şöyle buyurmuştur: “Takva sahibi kimseler, Kur’an’da korkutucu bir ayete rastladıklarında gözlerini ve kalp kulaklarını açarlar. Bütün bedenleri titremeye başlar, kalpleri korkar, adeta cehennemin korkunç sesinin ve feci bir inilti ve solumasının kulaklarının dibinde olduğunu sanırlar. Teşvik eden bir ayete rastladıklarında ise hırsla ona itimat ederler ve kalpleri şevkten adeta uçar hale gelir. Adeta o vaatlerin hazır olduğunu sanırlar” Açıkça bilindiği gibi Kur’an’ın manaları üzerinde tefekkür eden bir insanın kalbi etkilenir ve yavaş yavaş takva sahiplerinin mertebesine erer. Eğer ilahî yardıma mazhar olursa o makamdan da geçer ve tüm kuvve ve organları ilahî ayetlerden bir ayet haline gelir. Dolayısıyla ilahî hitapların cezbeleri onu kendinden geçirir, “oku ve yücel” hakikatini bu alemde elde eder, sonunda kelamı vasıtasız bir şekilde bizzat söyleyenden işitir ve böylece benim ve senin gibilerin hayaline bile gelmeyen şeyler olur. Kıraatte İhlasın Beyanı Hakkında Kur’an kıraatinin kalbi etkileme hususunda temel bir konumu bulunan ve yokluğu durumunda da hiç bir amelin kabul görmediği, hatta zayi ve batıl hale geldiği ve de Allah’ın gazabına neden olduğu olmazsa olmaz adaplarından biri de, uhrevi makamların sermayesi ve ahiret ticaretinin anamalı olan ihlastır. Bu hususta da Ehl-i Beyt’ten bir çok rivayet nakledilmiştir. Örneğin İmam Bakır şöyle buyurmaktadır: “Kur’an kârileri üç kısımdır. Onlardan birisi Kur’an okur, kıraatini geçim vasıtası kılar, bu vasıtayla hükümdarlardan maaş alır ve insanlardan öne geçmeye çalışırlar. Birisi de Kur’an okur, harfleri ezber, Kur’an'ın sınırlarını zayi eder ve kasenin arkaya atıldığı gibi Kur’an’ı arkaya atarlar. Allah-u Teala bu tür Kur’an yüklenicilerini çoğaltmasın. Başka bir grup ise Kur’an’ı kıraat eder, Kur’an'ın devalarıyla kalp dertlerini ilaç etmeye çalışır. Onun vasıtasıyla geceleri (ibadet ile) sabahlar, gündüzleri (oruç tutarak) susuz geçirirler. Onunla camilerde namaz kılar ve gece (ibadet için) yatağından kalkarlar. Aziz ve cebbar olan Allah onlar vasıtasıyla belaları def eder, onlarla düşmanlara üstün gelir ve onlarla göklerden yağmur yağdırır. Allah’a andolsun ki Kur’an’ın bu kârileri simyadan daha değerlidir.” İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Halktan istifade etmek için Kur’an tilavet eden insan kıyamet gününde yüzünde hiç bir et olmaksızın kemik olduğu halde haşrolur.” Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kur’an’ı öğrenen, onunla amel etmeyen ve dünya sevgisiyle ziynetini Kur’an’a tercih eden insan, Allah’ın gazabını hak eder ve hakikatte Allah’ın kitabını artlarına atan Hıristiyan ve Yahudilerin derecesindedir. Kur’an’ı kıraat eden, ama bununla kendini beğenen ve dünyayı talep eden insan, kıyamet gününde yüzünde hiç et olmaksızın kemikli bir halde Allah’ın huzuruna çıkar, ateşe girinceye kadar Kur’an ensesine vurur ve sonunda cehenneme düşenlerle birlikte cehenneme düşer.” Allah Kur’an’ı kıraat eden, ama amel etmeyen kimseyi kıyamet gününde kör olarak haşr eder ve o şöyle der: “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören bir kimseydim” der. Allah, “Böyledir, ayetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun, bugün de öylece unutulursun” der” Daha sonra onu ateşe atarlar. Kur’an’ı Allah için ve sadece dinin öğretilerini öğrenmek için kıraat edenin sevabı, bütün meleklerin, nebilerin ve resullerin tümüne verilen sevap gibidir.” Kur’an’ı riya, kendini beğenmek, cahillerle mücadele etmek, alimlere karşı kibirlenmek veya dünyayı elde etmek için öğrenen kimsenin Allah-u Teala kıyamette kemiklerini dağıtır ve ateşte hiç kimse onun kadar azap görmez. Allah-u Teala ona şiddetli gazap ettiği için de onu her türlü azapla cezalandırır. Kur’an öğrenen, ilimde tevazu gösteren, bu ilmi Allah’ın kullarına öğreten ve sadece Allah nezdinde olanı taleb eden kimseye gelince, cennette hiç kimsenin sevabı ve derecesi, ondan daha büyük değildir ve cennetteki bütün yüce ve nefis makamlarda, nasibi en fazla ve derecesi en değerli kimsedir.” Tertilin Manasının Beyanı Hakkında Kur’an'ın nefiste etkili olmasına sebep olan ve Kur’an’ı kıraat eden kimsenin dikkat etmesi gereken hususlardan biri de kıraatte tertildir ve hadis-i şeriflerde yer aldığı üzere tertil; sürat ve acele ile kelimelerin birbirinden kopmasına ve dağılmasına neden olan aşırı yavaşlık ve gevşeme arasındaki orta yoldur. Nitekim Kafi kendi senediyle Abdullah b. Süleyman’dan şöyle dediğini aktarmaktadır: Hz. İmam Sadık’a (a.s) “Kur’an’ı tertille okuyunuz.” ayeti sorunca şöyle buyurdu: “Hz Emir’ül Müminin Ali (a.s) şöyle buyurdu “Yani, Kur’an'ın harflerini kamil bir şekilde izhar et ve şiir okurken acele ettiğin gibi acele etme. Hakeza harfleri dağınık çakıl taşları gibi de dağıtma. Kalbi etkileyecek ve duygulandıracak bir şekilde okuyun ve derdiniz süreyi bitirmek olmamalıdır.” O halde Allah’ın kelamını okumak, ilahî ayetlerle kendi kasvetli kalbini tedavi etmek, her şeyi ihata eden ilahi kelamla kalbi hastalıklarını iyileştirmek; bu gaybi ve nurlu meşalenin ve semavi “nur üstüne nur”un ışığından istifade ederek uhrevi makamlara ve kemal merhalelerine ulaşma yoluna ermek isteyen insan, bunun zahirî ve batınî araçlarını temin etmeli, zahirî ve manevi adaplarına riayet etmelidir; bizim gibi değil. Bizler Kur’an’ı okurken mana, maksat, emir, nehy, vaaz ve sakındırmalarından tümüyle gaflet ettiğimiz gibi, cehennemin sıfatları, şiddetli azabı ile cennet ve nimetlerinin niteliklerinin de bizimle hiç bir ilgisinin olmadığını sanıyoruz. Hatta Allah korusun bir roman okurken kalp huzurumuz daha çok ve duygularımız daha hassas iken, Allah-u Teala’nın kitabını okurken zahirî adaplarından bile gaflet ediyoruz. Hadis-i şerifte yer aldığı üzere “Kur’an’ı hüzünlü bir şekilde ve güzel bir sesle okuyunuz.” Hz. Ali bin Hüseyin Kur’an’ı güzel bir şekilde tilavet ediyordu. Öyle ki oradan geçen kimseler duruyor, onun Kur’an okuyuşunu dinliyor ve kendinden geçiyorlardı. Ama biz Kur’an’ı okurken daha çok kendi güzel sesimizi insanlara duyurmaya çalışıyoruz. Kur’an veya ezanı bir vasıta kılıyoruz. Maksadımız Kur’an’ı tilavet etmek ve bu müstahap amelle amel etmek değildir. Özetle şeytanın ve nefs-i emmarenin hileleri çoktur ve genellikle batılı hakka benzetmekte, çirkin ve güzeli birbirine karıştırmaktadır. Dolayısıyla bunların şerrinden ve hilelerinden Allah’a sığınmak gerekir. 13. Bölüm: Namazda Elini Kaldırmanın ve Ters Çevirmenin Beyanı Hakkında
Hadis-i şerifte yer alan, “Namazda ellerini kaldır ve ters çevir” ifadesinden maksat, zahirinden anlaşıldığı kadarıyla, tekbirler esnasında ellerini kaldırmaktır. Elini ters çevirmekten maksat ise, muhtemelen elinin içini kıbleye doğru yöneltmektir. Nitekim tekbir getirirken elleri kaldırmak, müstahap amellerden biridir. Belki de hadisteki elleri kaldırmaktan maksat, kunut esnasında elleri kaldırmaktır ve ellerini ters çevirmekten maksat da elinin içini göklere doğru çevirmektir. Nitekim fakihler de bunun müstahap olduğunu söylemiş ve delili hakkında tartışmışlardır. Ama bu rivayette birinci ihtimal, daha güçlüdür. Gerçi şeriat ehlinin kunuttan bu düzenden başka bir şey anlamadığını ve elleri mutlak olarak her hangi bir şekilde kaldırmak ile yetinmediğini gösteren kesin siretinden sonra, başka bir delile de ihtiyaç yoktur. Özetle bu rivayet-i şerifede birinci ihtimal daha güçlüdür. Bil ki fakihler arasında meşhur olduğu üzere, tekbirlerde insanın ellerini kaldırması müstehaptır. Bazıları bir takım emirlerin ve “Fasalli li rabbike vanhar” ayetinin tefsirinde, Allah-u Teala’nın emrettiği “nahr”dan maksadın tekbirler esnasında ellerini kaldırmak olduğunu ifade eden bazı rivayetlerin zahirine bakarak tekbirler esnasında ellerini kaldırmanın farz olduğunu söylemişlerdir. Ama rivayetlerde yer alan bir çok kanıtlar, örneğin bu rivayetlerde belirtilen nedenler, tekbirler esnasında ellerini kaldırmanın müstahap olduğuna delalet etmektedir. Özellikle de Fazl b. Şazan’ın İmam Rıza’dan (a.s) ve Ali b.Cafer’in, kardeşi Musa b. Cafer’den (a.s) naklettiği sahih rivayetler, tekbirlerde ellerini kaldırmanın farz olmadığına en açık delil teşkil etmektedir. İnsanı zahire kanmaktan alıkoyan bir takım nişanelerden sarf-ı nazar edecek olursak, bu rivayetler elleri kaldırmanın farz olduğunu izhar etmektedir. Ama bu rivayetlerin arasını bulmanın yolu ise, “nass”ın, “zahir”den üstünlüğü sebebiyle müstehap olduğuna hükmetmektir. O rivayet gerçi imamdan başkasının elini kaldırması gerekliliğini ortadan kaldırmaktadır; ama yine de bu rivayetin, imam ve cemaati kapsadığı, tek başına namaz kılan kimse hakkında sessiz kaldığı ve bütün bunlara rağmen elleri kaldırmanın herkese farz olduğu hususuyla çelişmediği iddia edilebilir. Ama imamın ellerini kaldırması, ona uyan cemaate kifayet etmektedir. Nitekim imamın kıraati de cemaate kifayet etmektedir. Rivayetteki bu en güçlü ihtimal esasınca, son dönem araştırmacılarının yaptığı, “mutlakın (kayıtsız bir hükmün) mukayyad (kayıtlı bir hüküm) esasınca yorumu”nu gerektiren itirazlar da geçerli değildir. Buna rağmen söz konusu ayırımın yapılmamış olması, eski ve yeni meşhur görüş ile iç ve dış nişaneler, artık tartışmaya yer bırakmamaktadır. Ayrıca burada detaylara yer vermek de uygun değildir. Velhasıl namazlarda ellerini kaldırmak müstehap adaplardan biri olduğundan dolayı, insanın mümkün mertebe bunu terk etmesi doğru değildir. Özellikle alimlerden bazısı farz olduğuna bile söylediği bu tür müstahab amellerde, dinsel ihtiyat esasınca, insanın asla söz konusu amelleri terk etmemesini gerektirmektedir. Elleri Kaldırmanın Sırrının Beyanı Hakkında Velhasıl namazlarda söylenen her tekbirde insanın elini kaldırması namazın süsüdür. Cebrail’in ve yedi kat göklerdeki meleklerin namazı da böyledir. Nitekim İbn-i Nebate, bunu, Hz. Ali’den (a.s) nakletmiştir. İmam Rıza (a.s) da, İlel ve Uyun-u Ahbar’daki rivayetlerle örtüşen ifadelerle şöyle buyurmuştur: “Namazda elleri kaldırmanın sebebi, tekbirde bir miktar Allah’a yöneliş, ihlas ve Allah’a yakarma haletinin var olmasıdır. Allah-u Teala zikredildiğinde kulunun sadece kendisine yönelmesini, yakarmasını ve ihlaslı olmasını istemektedir. Ellerini kaldırmakla teveccüh etmesi, niyetinin farkında olması ve kalbiyle Allah’a yönelmesi içindir.” Bu söylenenler marifet ehlinin elleri kaldırma sırrı hakkında söylediği, ellerini kaldırmakla Allah’tan gayrisini bir kenara ittiği, bütünüyle Allah’a ulaşma yolundaki dikenleri kaldırdığı ve kendisini Allah’tan gayrisinden halis kıldığı -zira aşk ve muhabbet mektebinde şirk sayılan Allah’tan gayrisine teveccühten arındırdığı- hakikatiyle de örtüşmektedir. İnsan bu teveccüh sayesinde manevi/hakiki miracı ve ilallaha yolculuğu gerçekleştirmiş olur. Bu yolculuk ve mirac ise Allah’tan gayrisini ve bencilliği terk etmedikçe gerçekleşemez. Nitekim namazdan önce söylenen yedi iftitah tekbiri de mülkî ve melekutî yedi hicabı yırtmak içindir. Bilindiği gibi Allah’ın velileri her bir tekbirle hicablardan birini yırtar, bu hicap alemlerini aşar ve bu çadırların sakinlerini terk ederler. Daha sonra başka bir takım hicabları keşfeder ve kalplerine takyidi/sınırlı başka bir tecelli hasıl olur. Bu da yollarına engel olmaz, onları oyalamaz ve kalben teveccüh etmelerine neden teşkil etmez, onu da başka bir tekbirle ortadan kaldırırlar. Adeta kalplerinin batını şöyle demektir: “Allah takyidi/sınırlı tecelli ile tecelli etmekten daha büyüktür.” Nitekim evliya ve ihlas sahiplerinin efendisi Hz. İbrahim de o irfanî/şuhudî yolculukta ve takyidi/sınırlı tecellide böyle buyurmuştur. O halde ilallah sâliki, aşk diyarının yolcusu ve vuslat yolunun aşığı olan bir insan, tek tek bütün hicapları yırtar ve son tekbire varır. Onunla da yedinci hicabı yırtar, Allah’tan gayrisini yok eder ve şöyle der: “Şüphesiz ki ben yüzümü yerleri ve gökleri yaradan Allah’a yönelttim.” Nitekim Hz. İbrahim de böyle buyurmuştur. Daha sonra kapıyı ele geçirir, celal nurlarını keşf eder, Allah’a sığınır ve Allah-u Teala’nın ismiyle içeri girer. Nitekim Muhammed b. Ali b. Hüseyin’in (r.a) naklettiği hadis-i şerif de buna işaret etmiştir. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Resulullah mirac gecesinde yedi hicabı kat etti. Her hicabın yanında bir tekbir söyledi. Sonunda Allah-u Teala onu yüceliğinin nihayetine erdirdi.” Bu hadisin bir benzeri İmam Musa bin Cafer’den (a.s) nakledilmiştir. Ama o rivayette, Resulullah’ın hicabı yırttıktan sonra tekbir getirdiğini söylenmiştir. Bu, irfanî ekol ve zevkine daha da uygundur. Zira elin her kalkışıyla hicapları ortadan kalkmakta ve yücelik nurlarından bir nurun zuhuruyla tekbir söylenmektedir. O nur, nuraniyet hicaplardan bir takyid/sınırlılık olduğundan dolayı, yine elleri kaldırmakla ortadan kalkmakta ve kenara itilmektedir. Sonunda mutlak zatî tecelli hasıl olmakta ve evliyanın emellerinin nihayeti olan yüceliğin zirvesine erişilmektedir. Önceki hadisi de buna döndürmek mümkündür. Velhasıl bizler bu manaları idrak etmekten mahrumuz; nerde kaldı ki şuhud veya vusul ile bilelim! Ama kötülük ve perişanlığımız sebebiyle bu makam ve dereceleri inkâr ediyoruz. Evliyanın miracını ve temiz insanların namazını, kendi namazı gibi zannediyoruz. Onların kemalinin, kendi amellerimizin kemali gibi olduğunu sanıyoruz. Nihayeten anladığımız şey, onların namazlarının kıraat ve diğer adaplarının iyi olduğu; şirk, riya ve kendini beğenmişlikten uzak bulunduğu ve ibadetlerinin cehennem korkusu veya cennet şevki üzere olmadığıdır. Halbuki bu onların resmi ve yaygın olan makamlarından biridir. Namazda ve bu ruhani miraçta, onların, bizim gibilerin tasavvur dahi edemediği bir takım makamları vardır. Şeytanın Hilelerinden Birinin Beyanında Bu makamda hatırlatılması gereken önemli hususlardan -ki kalem elimde olmadan sözü buraya getirdi- biri de, yol kesen şeytanın hilelerinden biri sayılan ve insanı manevi makamlara ve kemallere ulaşmaktan alıkoyan en kötü engellerden birinin, manevi veya gaybi makamları inkar etmesidir. Bu inkar; bütün delalet ve cehaletlerinin sermayesi, donukluk ve durgunluğun nedenidir. İnsandaki kemalatlara ulaşmanın burakı olan şevk ruhunu öldürür ve ruhanî/kemalî miracın refrefi olan aşk ateşini söndürür ve nihayeten insanı talepten alıkoyar. Bunun tam tersine, eğer insan manevi makamlara ve irfanî derecelere halis bir şekilde inanırsa, nefsani istek küllerinin altında sönmeye yüz tutmuş olan fıtri aşk ateşine yardımcı olur ve kalbinin derinliklerindeki iştiyak nurunu alevlendirir. Böylece insan yavaş yavaş talep etmeye başlar, müşahedeye koyulur, sonunda Allah’ın hidayetine mazhar olur ve Allah-u Teala insanın elinden tutar. Hamd Allah’a mahsustur.
14. Bölüm: Misvakın Faziletinin Beyanı Hakkında Bil ki Resulullah’ın bu hadis-i şerifte tavsiye ettiği misvak kullanmak, mutlak şer’i müstahap adaplardan birisidir. Belirli zamanlarda; örneğin abdest alırken, namaz kılarken, Kur’an kıraat ederken, seher vaktinde ve uykudan kalkarken misvak kullanmak önemle vurgulanmış bir ameldir. hadis-i şeriflerde misvak edilmesi önemle tavsiye edilmiş ve bir çok etkileri ve faydaları zikredilmiştir. Biz bu hadislerden bazısını teberrüken aktarmak istiyoruz. Ebi Abdullah şöyle buyurmuştur: “Misvakta on iki haslet vardır: Resulullah’ın sünnetindendir, ağzı temizleyicidir, göz nurunu artırır, Allah’ı razı eder, balgamı yok eder, hafızayı güçlendirir, dişleri beyazlatır, iyilikleri artırır, dişin arkasındaki apseleri giderir, diş minelerini güçlendirir, iştahı artırır ve melekleri mutlu eder.” Diğer bir hadiste de bu manaya yakın ifadeler mevcuttur. Bu hadis-i şerifte yer alan apseler ise, dişler arasında ortaya çıkan küçük irinlerdir. Bu irinlerden beyaz ve pis kokulu bir sıvı üremekte, lokmalar çiğnenirken bu irinler patlamakta, sıvıları ağızdaki lokmaya karışmakta ve sindirim bozukluğu gibi bir çok hastalıklara neden olmaktadır. Günümüzdeki doktorlar buna “diş apsesi” (dental abscess) demekte ve çok önem vermektedirler. Hatta bunu tedavi etmek için bazen dişi çekmek zorunda kalmaktadırlar. O halde insan gaybi ve batınî boyutlarının en büyüğü sayılan Allah’ın rızasının yanı sıra, kendi sıhhat ve selameti için de olsa misvak kullanmalı, nebilerin bu sürekli sünnetiyle amel etmelidir. Bir hadiste Resulullah şöyle buyurmuştur: “Cebrail bana misvak kullanmayı o kadar tavsiyede bulundu ki ben dişlerimden korkar hale geldim.” Hakeza şöyle buyurmuştur: “Eğer ümmetime ağır gelmeseydi abdest alırken ve namaz kılarken dişlerini misvaklamayı farz kılardım.” “Resulullah abdest suyunu ve misvakını mübarek başının yanına koyuyor ve suyun üstünü bir şeyle örtüyordu. Uykudan uyanınca dişlerini misvaklıyor, abdest alıyor, dört rekat namaz kılıyor ve ardından yeniden uyuyordu. Sonra yine uyanıyor, dişlerini misvaklıyor, abdest alıyor ve namaz kılıyordu.” İmam Sadık (a.s) bu hadisi zikrettikten sonra söyle buyurmuştur: “Sizler de Resulullah’a (s.a.a) uyun.” Rivayetlerde de yer aldığına göre “iki rekat misvakla kılınan namaz, misvaksız kılınan yetmiş rekat namazdan daha hayırlıdır.” Hatta müstehap olduğu üzere insan abdestten önce misvak etmeği unutursa sonra yerine getirmelidir ve daha sonra üç kere mezmeze etmelidir. Bu husustaki hadisler oldukça çoktur. İsteyen hadis kitaplarına müracaat etmelidir. 15. Bölüm: Resulullah’ın Vasiyetinde Yer Alan Ahlakî Güzellik ve Çirkinliklerin Temellerinin Beyanı Hakkında Gerçi biz bu kitapta bir çok münasebetle, nefsin ahlakî boyutlarını detaylı bir şekilde açıklamaya ve güzel ahlakla ahlaklanmanın ve kötü ahlaktan kaçınmanın yollarını uygun ve mümkün olduğu kadar izah etmeye çalıştık. Ama burada kapsamlı bir şekilde bazı açıklamalarda bulunmak istiyoruz. Bil ki “hulk” (mizaç/temperament) insanın nefsinde olan bir halettir ve insanı düşünce ve fikir olmaksızın amele davet etmektedir. Örneğin cömertlik hulkuna sahip olan insan, bu hulku kendisini infaka zorlar. Bu hususta o insan hiç bir önhazırlığa girişmez ve hiç bir tercih fikrinde bulunmaz. Görmek ve duymak gibi adeta doğal fiillerinden biri halinde olur. Hakeza iffet hulkuna sahip olan nefis de, adeta tabii fiillerden biriymiş gibi nefsini hıfz etmeye çalışır. Nefis bir takım riyazet, tefekkür ve tekrar vasıtasıyla bu makama erişmedikçe, hulk sahibi olamaz ve nefsin kemali elde edilemez. Eğer hulk, kemallerden biriyse yok olmasından, böylece kötü adet ve ahlakın üstün gelmesinden korkulur. Ama eğer tabii filler haline gelir, kuvve ve araçlar boyun eğer Hakk’ın saltanat ve kahrı zahir olursa, artık zevali çok zor olur ve ortadan kalktığı çok az görülmüştür. Ahlak alimlerinin dediği esasınca nefsin bu haleti ve hulku, insanda bazen tabii hale gelmekte ve fıtratın aslı ve mizaç ile ilgili bulunmaktadır. Bu hem hayır ve mutluluk ve hem de şer ve mutsuzluk cihetinde böyledir. Nitekim meşhur olduğu üzere bazıları çocukluk çağlarından itibaren hayra, bazıları da şerre meyillidir. Bazıları en küçük bir şeyden gazaplanır ve diğer bazıları dehşete kapılır, bazıları da ağlayıp sızlanır ve diğer bazıları ise bunların tam tersi durumda bulunur. Bazen de bu nefsani ahlak; adetler, muaşeret, tefekkür ve düşünce neticesinde elde edilir. Bazen ilk önce tefekkür ve düşünce ile hasıl olur ve meleke (aptitude) haline gelir. Elbette bu makamda bir takım farklı görüşler de vardır ki biz, konumuz uzayacağından ve bizi amacımızdan uzaklaştıracağından dolayı bu konuya girmekten sakınıyoruz. Sadece bizlere faydalı olan ve bu makamla ilgili bir takım açıklamalarda bulunacağız. Bilmek gerekir ki bir hulkun (mizaç/temperament) fıtrî veya tabiî (congenital and natural) olduğunu söylüyorsak, onun zatî ve değişmez olduğunu kastetmiyoruz. Aksine bütün melekeler ve nefsani hulklar, nefisler bu hareket ve değişim aleminde olduğu, zaman ve yenilenme tasarrufu altında bulunduğu, kuvve ve heyula (metter) halinde kaldığı müddetçe değişebilir. İnsan bütün ahlakını, karşıtlarına dönüştürebilir. Nitekim delil ve tecrübenin yanı sıra, peygamberlerin davetleri ile hak şeriatların bizleri güzel ahlaka davet etmesi ve kötü ahlaktan alıkoyması da buna kanıt teşkil etmektedir. Bilmek gerekir ki ahlak alimleri nefsin tüm faziletlerini dört türde toplamışlardır. Bu dört tür; hikmet, iffet, cesaret ve adalettir. Hikmeti, mümeyyiz (ayırtman) ve natık (düşünen) nefsin faziletlerinden; cesareti, gazaplanan nefsin faziletlerinden; iffeti, şehevi nefsin faziletlerinden ve adaleti ise bu üç faziletin itidalinden saymışlardır. Diğer faziletleri ise bu dört fazilete döndürmüşlerdir. Bunun detayları konumuz dışında olduğundan ve bizlere fazla faydalı görülmediğinden geçiyoruz. Sadece şunu bilmemiz gerekir ki bisetin hedefi ve Resulullah’ın davetinin neticesi güzel ahlakı tamamlamaktır. Nitekim Resulullah şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki ben, ahlakî yücelikleri tamamlamak için gönderildim.” Hadis-i şeriflerde kısaca veya detaylı olarak güzel ahlaka, marifetlerden sonra en büyük önemi vermişlerdir. Biz daha sonra bunlardan bazılarını zikredeceğiz inşaallah. Elbette bunun önemini ifade edebilmek, bizim hakkıyla beyan edebilme gücümüzün çok daha üstündedir. Belli olduğu kadarıyla güzel ahlak, ahiretteki ebedi hayatın sermayesidir ve güzel ahlak vasıtasıyla insana verilen cennet, sıfatlar cennetidir. Sıfatlar cenneti, cismani ve ameller cennetiyle mukayese dahi edilemez. O cennette bütün cismanî nimetler ve lezzetlerin en büyüğü ve en güzeli mevcuttur. Nitekim kötü ameller sebebiyle insanı saran karanlıklar ve dehşetler de, elim olan azapların en üstünüdür. İnsan bu alemde olduğu müddetçe kendisini zulmetlerden kurtarabilir ve o nurlara ulaşabilir. Evet bunu başarabilir; ama bizlerdeki bu soğukluk, gevşeklik, ihmalkarlık ve ağırlıkla değil. Görüldüğü gibi çocukluktan beri elde ettiğimiz kötü ahlak ve kötü muaşeretler neticesinde takındığımız uygunsuz tavırları ömrümüzün sonuna kadar sürdürmek bir yana, gün geçtikçe de artırmakta ve güçlendirmekteyiz. Adeta başka bir alemin varlığına ve ebedi bir hayatın olacağına iman etmemiş gibiyiz. “Bugünden sonra bir yarın olursa eyvah!” Adeta enbiya ve evliyanın davetinin bizimle bir ilgilisi yok gibi. Elbette bu ahlak ve amellerle nereye gideceğimiz ve hangi suretle haşr olacağımız da bellidir. Bir an kendimize geldiğimizde her şeyi kaybettiğimizi görecek ve büyük bir pişmanlık içerisine gireceğiz. O zaman da kendimizden başka hiç kimseyi kınayamayız. Peygamberler bize saadet yolunu gösterdiler. Alimler ve filozoflar da onların sözlerini bize tefsir ettiler ve batınî hastalıkların tedavi yollarını gösterdiler. Her dille tercüme ettiler ve her beyanla bizlere ifade hepimize beyan ettiler. Her dile tercümeye koyuldular ve her beyanla aşılamaya çalıştırlar. Ama bir türlü işitmedik; kalp, kulak ve gözlerimizi kapadık. O halde kendi kendimizi kınamalıyız. Nitekim Resulullah da şerhiyle meşgul olduğumuz hadiste bunu buyurmuştur. Rivayetlerde, güzel ahlakla ahlaklanmak ve kötü ahlaktan sakınmak meselesi, ifade edilemeyecek kadar çok tavsiyede bulunulmuştur. Bizler ise onların kitaplarına müracaat etmekten bile gaflet etmekteyiz. Ey aziz! Hadis ve rivayetlerle haşir neşir olan biriysen, hadis kitaplarına, özellikle Kafi’ye müracaat et. Eğer alimlerin ilmî açıklamaları ve terimleri ile yakından ilgiliysen, Teharet’ül A’rak kitabı ile merhum Feyz’in, Meclisi’nin ve Nerakiler’in kitaplarına müracaat et. Eğer kendini bütün bunlardan istifade etmekten müstağni görüyor veya güzel ahlakla ahlaklanıp kötü ahlaklardan sakınmayı gerekli görmüyorsan, ilk önce hastalıkların anası olan cehaletini tedavi et. Biz bu makamı da bazı hadis-i şerifleri teberrüken naklederek sona erdiriyoruz. Ebi Abdillah (a.s) şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah, Resulü’nü ahlaki yüceliklere has/özgü kılmıştır. O halde nefislerinizi imtihan ediniz. Eğer sizde de ahlaki yücelikler var ise, Allah’a hamd ediniz ve onu artırmaya çalışınız.” Ebi Abdillah (a.s) daha sonra ahlaki yüceliklerden on tanesini şöyle beyan etmiştir: “Yakin, kanaat, sabır, şükür, hilim, güzel ahlak, cömertlik, gayret, cesaret ve mürüvvet.” Bu hadsi birden çok yolla nakledilmiştir. Sadece Meana’il Ahbar adlı kitapta, “hilim” yerine, “rıza” kelimesi yer almıştır. Vafi de, Kafi’den bu hadisi az bir farklılıkla nakletmiştir. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Güzel ahlakla ahlaklanınız; zira Allah-u Teala güzel ahlakı sever. Kötü sakının; zira Allah-u Teala kötü fiillerden nefret eder.” İmam Sadık (a.s) daha sonra şöyle buyurmuştur: “Güzel ahlaka sarılın. Zira güzel ahlak, sahibini oruç tutan ve ibadet edenlerin derecesine ulaştırır.” Ebi Cafer (a.s) şöyle buyurmuştur: “İman açısından müminlerin en kamili, ahlak açısından ahlakı en güzel olandır” Ali b. Hüseyin’den (a.s) naklen Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde ameller kefesine güzel ahlaktan daha üstün bir şey bırakılmaz.” Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimi cennete sokan en fazla şey Allah korkusundan dolayı sakınmak ve ahlak güzelliğidir.” İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Güzel ahlak diyarları abad kılar ve ömürleri uzatır.” Hakeza İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala güzel ahlakın sahibine, gece gündüz Allah yolunda yapılan cihadın sevabını verir.” Bu hususta rivayetler oldukça çoktur. Güzel ahlak imanın kemaline, mizanın ağırlığına ve cennete girmeye sebep olur. Kötü ahlak ise bunun aksine imanı bozar, insanı ilahî azaba düçar kılar. Nitekim hadis-i şeriflerde de buna işaret edilmiştir. Nitekim Ebi Abdillah (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki kötü ahlak, sirkenin balı bozduğu gibi imanı bozar.” Ebi Abdillah (a.s) başka bir rivayette ise şöyle buyurmuştur: “Kötü ahlak sirkenin balı bozduğu gibi amelleri bozar.” Resulullah (s.a.a) ise şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala kötü ahlak sahibi olan birinin tövbesinin kabul etmekten imtina eder.” Kendisine bunun sebebi sorulduğunda ise şöyle buyurmuştur: “Zira kötü ahlak sahibi bir günahtan tövbe etse de, daha kötü bir günaha düçar olur.” Bir hadiste ise şöyle buyurulmuştur: “Ahlakı kötü olan insan kendisini azaba düçar kılmıştır.” Bilindiği gibi kötü ahlak, insanı sürekli azaba maruz kılar ve ahiret aleminde de bir çok zulmetlere, baskılara ve zorluklara sebep olur. Nitekim önceki bazı hadislerin şerhinde bunu beyan ettik. Başta da sonda da hamd Allah’a mahsustur. |