Çarsamba 8 Eylül 2010 - 15:10

الأربعاء ٣٠ رمضان ١٤٣١

چهارشنبه ۱۷ شهريور ۱۳۸۹ - ۱۶:۴۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

 

BASİRET  İSTEYENLERE UYARI

     

UYKULU  OLANLARI UYANDIRMA

Bazı  İsimlerin Zahir Olmamasının Sırrı

Kudretin  Mümkün Olmayan Şeyleri Kapsamaması

Bil ki (Allah seni göklerinin yollarına  hidayet etsin ve kalbine isimleriyle ve sıfatlarıyla tecelli etsin) dış âlemde  var olan varlıkların hepsi Allah’ın ilim âleminde sabit varlıkların gölgeleridirler.  Onlar da ilahi isimlerin gölgeleridirler. Öyle ki cem âleminde zati muhabbet  vasıtası ile meydana gelmişlerdir. Onlar ilahi ilim âleminde daha mukaddes  feyiz vasıtası ile ve dış varlıklar âleminde mukaddes feyiz vasıtası ile gaybın  anahtarlarının zuhurunu talep etmişlerdir. Daha mukaddes feyzin kapsayıcılığı  ve genel oluşu mukaddes feyizden daha çoktur. Zira daha mukaddes feyiz, nasıl  ki mümkün olan şeyleri kendi içine alıyorsa imkânsız olan şeyleri de kendi  içine alır. Öyle ki bir kısmı mümkün varlıklar ve bir kısmı da mümkün olmayan  varlıklardır. Mümkün olmayan varlıklar farz edilen varlıklardır. Örneğin  yaratıcının ortağı ya da iki çelişir olan şeyin bir arada toplanması. Dış  varlıkların bir kısmı hakikidir. Örneğin Allah’ın ilmini sadece kendisi için  seçtiği ilahi isimlerin suretleri. Nasıl ki şeyh Futuhat kitabında şöyle diyor:  “Yaratılışın ve nispetlerin dışındaki isimleri O’nun dışında hiç kimse bilmez.  Zira Allah o isimleri varlıklarla ilgili kılmadı.”
        Öyleyse ilahi ilim âleminde dışarıda var  olmaya kabiliyeti olan her şeye mukaddes feyiz ulaştı ve var olmayı kabul  etmeyenlere is mukaddes feyiz ulaşmadı. Ya dış varlık olmada daha yüksek  olduğundan ve “zahir” isminin hükümeti altında olmadığından dolayı ya da kabul  etmede zat olarak kusuru vardı ve kabiliyetinin olmaması ve batıl olması onun  zatında olmasından dolayı bu feyiz ona ulaşmadı. Zira kabul edenin kendisi cem âlemindendir.  Neticede Allah’ın kudretinin mümkün olmayan ve kabiliyetlerinin olmamasından  dolayı zatlarının batıl olduğu şeyleri kapsamaması, onlara kudretinin  olmamasından ve failin onları icat etmesinden aciz olduğundan dolayı değildir.  Allah bu tür nispetlerde çok daha yüce ve çok daha büyüktür.

Kudretin  İmkânsız Olan Şeyleri Kapsamamasının Sırrı Hakkındaki Muhakkik Damad’ın Beyanı

Müceddid senet olan üstad, iki ilim ve amel  riyasetinin sahibi her şeyde herkese üstat olan Seyyid Muhakkik Damad (Allah  onda razı olsun ve hikmetin ve marifetin evliyalarına yaptığı hizmetten dolayı  ona en üstün mükâfatı versin) Kabasat adlı kitabında şöyle buyuruyor: Vacip  olan rububi kudrete bağlı saltanatın altında, herhangi bir şeye kudretin ona  yettiğini tashih eden ve gerçek sebebin ne olduğunu ortaya koyan, o şeyin zati  mümkün olma tabiatıdır. Öyleyse zaten mümkün olan ve zatının hakikatinde imkân  olan her şey isnat etme silsilesinde en sonunda yaratıcı, kayyum ve vacip olan  Allah hazretlerine (saltanatı yücedir) ulaşır. O şeyin kendisi ve varlıkları o  şeye boylamsal mümkünler silsilesinde bağlı olan her mümkün münezzeh olan  Allah’a ulaşır.
        Daha sonra şöyle buyurmuştur: O, hem sebep  sahibi olan her varlığın ve hem de o varlığın tüm sebeplerinin ve illetlerinin  mutlak olarak sürekli yaratıcısıdır. Zira mümkün olma ihtiyacının silsilesinde  tasavvur ettiğin her şey ilminin, iradesinin, yaratışının ve kudretinin (O’nun  kibriyası yücedir) dışında değildir. Öyleyse buna göre, kâmil bir şekilde  açıktır ki Allah’ın vacip olan kudretinin zaten mümkün olamayan olan şeyleri  kapsamaması, kudretin ona farz edildiği o şeyin kendisinden kaynaklanmaktadır.  Zira hiçbir yönden bir hakikati olmayan ve bir şey olamayan o farz elden  şeydir. Yoksa kudretin eksik oluşundan ve acizlikten değildir. İşte bu senin  işittiğin şu sözün sırrıdır: İmkân, bir şeye kudretin yettiğinin tashih  edicisidir ve kudreti olmanın tashih edicisi değildir. Öyleyse imkânsız olan  şeyler zatları tarafından batıl olduklarından dolayı onlar güç yetmez. Yoksa  Allah’ın kudretinin aciz olduğundan dolayı değildir. Zira bu iki tabir arasında  hatta iki ayrı ibaretle ifade edilen bu iki mana arasında açık bir fark ve  kesin bir ayrılık vardır.
        Seyyid Muhakkik Damad’ın (Allah onun yattığı  yeri nurlandırsın ve mekânını cennet eylesin) sözünün sonu. Tahkik makamında  sözü kemale ulaşmış ve doğruluğun ve tevfikin doruğuna nail olmuştur. Nasıl  böyle olmasın ki o, felsefe ilminin imamı, felsefe hakikatinin oğlu, marifet  ashabının şeyhi ve yüce insanların yücesidir.

ARŞTAN BİR  PARILDAYIŞ

Âlemin  Varlıklarının Tamamı Kudretin Kemal ve Zuhur Yönüdürler

Bil ki ey miskin, eğer birisi marifet adımıyla  Allah’a doğru yolculuk eden salik olursa, bazen onun bazı hallerinde varlık  silsilesinin, gayıp âleminin menzillerinin ve şuhud âleminin merhalelerinin  yüce Allah’ın kudretinin tecellilerinden ve de saltanatının ve malikiyetinin  yayılmasının derecelerinden olduğu keşfedilmiş olur. O’nun gücü dışında hiçbir  güç ve O’nun iradesi dışında hiçbir iradenin zuhuru yoktur. Hatta O’nun varlığı  dışında hiçbir varlık yoktur. Neticede âlem, nasıl ki O’nun bir gölgesi ve  O’nun bağışlayıcılığının bir sızıntısıdır, aynı zamanda O’nun varlığının  kemalinin gölgesidir. Öyleyse O’nun kudreti her şeyi kapsamıştır ve her şeyi  kendi egemenliği altına almıştır. Varlıklar kendileri olmaları yönünden bir şey  değildirler ve varlıkları da yoktur. Nerde kaldı ki ilim ve kudret gibi  varlığın kemallerine sahip olsunlar. Ama kayyum olan yaratıcıya mensup  olduklarından, varlıkların tamamı O’nun kudretinin dereceleri, O’nun zatının  kemalinin yönleri ve O’nun isimlerinin ve sıfatlarının zuhurudurlar. İşte  burada duanın şu bölümü açıklığa kavuşmuş oluyor: “Senin  her şeyi kapsayan kudretinin hakkı için senden diliyorum.” Zira kapsama, kudretin ve saltanatın onlar üzerinde yayılmasıdır. Yüce  Allah kudretinin zuhuruyla her şeyi kapsamıştır. Yüce Allah nasıl ki şöyle  buyuruyor: “Hareket  eden hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın.” Yüce  Allah’ın mukaddes feyzi vasıtası ile mutlak şahadet ve izafi şahadet  âlemlerinde dış varlıklar ve sabit olmuş mahiyetler üzerinde, kudretini sarması  ve yayması vardır. Daha mukaddes olan feyzi vasıtası ile de ilmi cem âleminde  sabit varlıklar takdir edilmiş mahiyetler üzerinde kudretini sarması vardır.
        Son olarak bu konu kâmil arif olan şeyhimizin (Allah onun teyitlerinin daimi  etsin) araştırmasına göre ki biz de ondan nakletmiştik, kadir ismi zati  isimlerdendir. Ama kadir (uzatılarak) ismi büyük şeyh Muhyiddin Arabî’nin İnşa  ve Devair kitabında ispatladığına göre sıfat isimlerindendir. Muktedir ismi ise  fiil isimlerine daha çok benzemektedir. Gerçi şeyh onu sıfat isimlerinden bilmiştir.  Allah her şeyi bilendir.

Allah’ım! Senin her şeye nüfuz eden  ilminin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm ilmin nüfuz edicidir. Allah’ım!  Senin tüm ilminin hakkı için senden diliyorum!

Yüce  Allah’ın Varlığının Hakikati

Seyri suluk ve irfan ashabı, marifet şeyhleri  ve yakin erbapları, vacip olan yüce Allah’ın (saltanatı yüce ve delili  kesindir) varlığının hakikati hakkında ihtilaf etmişlerdir. Acaba O’nun  varlığının hakikati, varlıkların onunla birlikte olmama şartıyla mıdır? Ondan  “la şartıyla varlık”, tek olma mertebesi, ilk var oluş, gaybi hüviyet ve kör  mertebe (bir görüşe göre) diye tabir edilir. Yoksa vacip olan Allah’ın varlığının hakikati, varlıkların  O’nunla birlikte olmasında bir şeyin şart olmaması şeklinde olan bir varlıktan  mı ibarettir? Yani bir şeyin tabiatı, tabiatı olması yönüyle ki ondan mutlak  varlık olarak tabir edilir. Mesnevi bu konuda şöyle diyor:
        Biz hepimiz varlık gösteren yokluklarız,         Sen mutlak varlık ve bizim varlığımızsın.
        Ve yine ondan gayıp ve aşikâr âlemine sirayet  eden hüviyet diye de tabir edilir. Batı adamları hekim olan filozofların  fikirlerinin tuzağına düşmesinler. Nasıl ki şöyle söylenmiştir:
        Erler kimseye av olmasın, tuzak yakalayıcıdır,         Ki orada sürekli rüzgâr tuzağı elinde tutar.
        Bu büyük şahsiyetler vacibin hakikati hakkındaki  ihtilaflarına rağmen şu konuda birlik içerisindedirler: Sabit varlıklardan ve  ilahi isimlerden tek olan makamı ve gayıpta olan gayıpların gaybında olanı  izhar etme makamında daha mukaddes olan feyiz ve tecelli ve varlıktaki ilim âleminden  ve aşikâr âlemindeki gayıp âleminden olan mukaddes feyiz ve gaybın  anahtarlarını zahir etme talebi, bu her ikisi de (yani daha mukaddes olan feyiz  ile mukaddes olan feyiz) vacip olan o varlığın gölgesidirler. Ve her şeyin gölgesi  bir itibara göre o şeyin kendisidir ve bir itibara göre ise o şeyden gayrıdır.  Ve yine şunda birlik içerisindedirler ki varlığın hakikati ve hatta hakiki  varlık bir tanedir.
        Bu konunun uzmanlarının görüşü hem delille ve  hem de şuhud ile mutabık olan ikinci görüştür. Yani Allah’ın zatının hakikati,  varlıkların O’nunla birlikte olmasında bir şeyin şart olamaması şeklinde olan  vacib-ul vücuttur. Ya da bir var oluşla ya da bir yönün olmasıyla şartlanmış  değildir. Bu, illet olma yönü olsun, kayıtlama yönü olsun fark etmez. Zira  O’nun hakikati, sırf varlık, saf hayır ve halis nurdan ibarettir. Yokluk ona  yol bulmamış, şer ve zulmetin tozu ona karışmamıştır. Varlığın mefhumunu almada  yokluğun hiçbir rolü onda olmamıştır. Zira zatıyla varlık için bir örnek teşkil  eder. Tahkik ehli ve dakik düşünce ashabının yanında şu sabit olmuştur ki her  şeyin zati örneği, o şeyden o mefhumu almada, ne illet yönünün ve ne de kayıt  yönünün onda bir rolünün olmamasıdır. Hatta bütün şeylerden ve bütün yönlerden  göz yumarak, kabiliyeti olan o şeyden o mefhum alınabilir ki eğer böyle olmazsa  o örnek zaten ona örnek olamayacaktır. Her şeyi kapsamış olan ve her şeyle  birlikte olan yayımlı feyiz, varlıkların O’nunla birlikte olmasında bir şeyin  şart olamaması şeklinde olan varlığın bir gölgesidir. Varlığı “la şartıyla”  olan varlığın gölgesi değil.
        Bu konuyu anlamak için yüce Allah’ın şu ayeti  üzerinde dakik bir şekilde düşünmek gerekir: “Gökteki  İlâh da, yerdeki İlâh da O'dur.” “Nerede olursanız olun O sizinle birliktedir.” “O ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır.” “Bilin ki O her şeyi kuşatıcıdır.”

Varlık Âlemi  Zatın Kemallerinin Zuhurudur

Ona Olan  İlim, Zata Ait Olan İlimdir

Şimdi bu konu senin için ispat olunduğundan  eğer basiret gözün sağlam olursa ve gözünü taassup tozu kapatmamışsa o zaman  hüviyetin sirayet etme itibarı ve saltanatın mutlak oluşuyla O’nun her şey  olduğunu göreceksin ve yine varlıkların var oluşları ve sınırları ve onlarla  birlikte olan eksiklikleri nedeniyle O’nun hiçbir şeylerden biri olmadığını  göreceksin. Öyleyse muvahhitlerin mevlası, ariflerin sultanı ve Müminlerin  Emiri’nin (a.s) şu sözü üzerinde iyice düşünmelisin: “Her şeyin içindedir, karışarak değil; her şeyin  dışındadır, ayrılarak değil.”
        Eğer bu zikrettiklerimizi ihata anladıysan,  latif azimli amellerle, salim olan bir anlayış ve ilim âleminden dillerin en  beliği, mantıkların en fasihi, sözlerin en güzeli ve kelamların en yücesi yani  kabiliyet dili, yürek mantığı, batıda olan zikri, kalbin duası ile istekte  bulunursun ki ilimlerin deryalarından bir damla sana lütufta bulunsun ve ilmi  tecellilerinden senin kalbine tecellide bulunsun ta ki O’nun izniyle tanıyasın  ve O’nun yardımı ve tevfikiyle senin için her şeyin yönlerden bir yön olmadan  zat yönünden O’na mensup olduğu ve her şeyin O’nun zatı vasıtasıyla zatını akıl  ederek nasıl O’nun yanında olduğu keşfedilmiş olsun. Ve yine senin için şu  sözün hakikati açıklığa kavuşmuş olsun: “Yüce Allah’ın varlıklara olan ilmi,  yayılmış özet ilim olduğu halde ayrıntılı bir şekilde olan keşfediliştir.” Ve  yine mevlamız İmam Sadık’ın (a.s) Kafi kitabında buyurmuş olduğu şu hadisin  hakikati senin için açıklığa kavuşmuş olsun: “Rabbimiz  olan yüce Allah her zaman vardı. Malum (bilinen) olmadığı halde ilim O’nun zatı  idi; işitilen olmadığı halde işitmek O’nun zatı idi; görülen olmadığı halde  görmek O’nun zatı idi; kudret uygulanan olmadığı halde kudret O’nun zatı idi.  Varlıkları yarattığında malum da var oldu ve O’nun ilmi de malumla uyuştu; işitmesi  işitilen şey üzerine karar kıldı; görmesi görülen şey üzerine düştü ve O’nun  kudreti de kudret uygulanan şey üzerine gerçekleşti…”
        Ve yine Kafi kitabında nakledilen mevlamız  İmam Bakır’ın (a.s) şu buyruğu açıklığa kavuşmuş oldu: “Allah vardı ve O’nunla birlikte olan hiçbir şey  yoktu. Var olacak her şeye ilmi vardı. O’nun bir şey olmadan o şeye olan ilmi,  o şey olduktan sonra o şeye olan ilmi gibidir.”
        Ve yine isimler ve sıfatlar ve o ikisinin  gereklerinden olan sabit varlıklar, onların gerekleri, onların gereklerinin  gerekleri ve onların gerekleri sonuna kadar açıklığa kavuşmaktadır. Ve hatta  mukaddes feyiz ve yayılmış gölge bir şekilde O’nun zatının tasavvur etmek  vasıtası ile O’nun yanında hazırdırlar; zatının zatı için O’nun yanında  keşfedilmesi ile O’nun yanında çokluk ve var oluş olmadan keşfedilmiş olur.  Zira isim (ad) aynı musammadır (adlandırılandır) ve ilmin sureti yani dış  varlıklar ismin ve musammanın aynısıdır. Yayılmış gölge ilahi hakikatin aynısıdır;  O’nda yok olmuştur ve onun için ne bir hüküm ve ne de bir istiklal vardır.  Gereği, isim ve mefhum gibi benzeri lafızlardan ve ibaretlerden olan tabirler,  öğrenme ve öğretme makamında kullanılan tabirlerdir. Yoksa mukaşefe ve burhanlar farklıdırlar ve sanatsal ilimler de bunlarla uyum içerisinde  değillerdir.
        Bil ki yirmi dokuz harften dikilen elbise, Ne zaman benim selvi boyluma olur ki.
        Hatta bu hakikatleri anlamak, meşşailerin burhanlarının, filozofların delillerinin ve kelam âlimlerinin cedellerinin işi  değildir.
        İstidlal ehlinin ayakları tahtadandır, Tahta ayaklı iyice bir güçsüz olur.

İddiacı gelip sırra seyirci olmak istedi, Gayıp eli geldi ve namahremin sinesine vurdu.

Akıl, meşalenin alevini çoğaltmak istedi, Gayret ışığı parladı ve âlemin dağıttı.
        Bu ilim, nefis riyazeti çeken ve nefsiyle  cihat eden nübüvvet kandilinden ve vilayet meşalesinden istifade eden kalplerin  ashabına mahsus olan bir ilimdir. Biz ve bizim gibilerin bu ilim sahibi  olduklarının iddia etmesi nerede? Biz, o ilmin lâfzî mefhumu ve peygamberlerin,  evliyanın ve onların rivayetçilerinin işaret ilimlerinden yazılmış yatlarından  ve onun zahirinin kabuğunun dışında herhangi bir şey bilmiyoruz. Zira tabiat âleminin  karanlığına tutkunuz; bakışımızı sadece tabiat âlemine dikmişiz; maddiyattan  örülmüş örümcek ağlarına tutunmuş ve onun için çalışıyoruz. Hâlbuki en  dayanıksız olan evler örümceğin evidir. Biz bu kör gözlerle nasıl O’nun ilimlerinin  nurlarını, zatın, sıfatların ve isimlerin tecellilerini müşahede edebiliriz ki?  Ve bu lal olan dillerle nasıl bu konuda söz söyleyebiliriz ki? Zira “Bir kimseye Allah nur vermemişse,  artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur.” Nuru, nur  dışında bir şey idrak edemez ve âlimi, âlim dışında kimse anlayamaz.
        Evet, eğer ehli zalim olan bu memleketten  dışarı çıkıp, bu harap ve vahşet olan evden ayrılırsak, Allah’a ve resulüne  doğru hicret edip, ezeli inayeti elde edersek ve zatta, sıfatlarda ve isimlerde  ölüm ve fena makamına ulaşırsak işte o zaman bizim mükâfatımız Allah’a aittir  ve biz O’nun cemalini, güzelliğini ve nurlarının aydınlatışını müşahede ederiz.  Daha sonra da Allah bizi ikinci bir hayatla diriltir, kendi bekasıyla biz baki  kılar ve bizi şuhudi ilimi ve hakiki keşfi elde etmiş oluruz. Şöyle ki O’nun  zatına olan ilmi, zatının kemallerine ve isimlerinin ve sıfatlarının  gereklerine olan ilmidir. Ne sonradan olan bir ilimdir ve ne de başka bir  ilimdir. Ancak zatın kemallerine olan ilim, zatın kendisinde zatla ilintili  olan ilimdir. Eğer zatın kendisinde olan bu geniş ilim olmasaydı zatta olan ne  isimlerin ve sıfatların tek oluşu gerçekleşirdi, ne ilim âleminde meydana gelen  sabit varlıklar olurdu ve ne de dış âlemde olan varlıklar olurdu.
        İlahiyatçı hekimlerin başı ve seçkin ariflerin  şeyhi olan Molla Sadra (r.a) Esfar kitabında sufilerin yöntemini açıklarken  şöyle buyuruyor: Yüce Allah’ın zatına olan ilmi kendi varlığının aynısı olduğu  ve de bu dış varlıklar da zatının var olmasıyla var oldukları için o dış  varlıklar da zatın aklı olan tek olan akılla akıl edilmişlerdir. O dış varlıklar  çokluklarına rağmen bir tek varlığın varlığıyla var olmuşlardır ya da akıl ve  varlık o makamda birdirler. Buna göre şu sabit oldu ki yüce Allah’ın bütün  varlıklara olan ilmi yüce Allah’ın zat mertebesinde bütün varlıkların var  olmasından önce idi. (Molla Sadra’nın sözünden nakletmek istediğimiz kısmın  sonu.)

İRFAN  EHLİNE BİR UYARI

Yüce  Allah’ın İlminin Nüfuzu Hakkında

Bil ki ey habibim, genel beş âlem, ilahi beş âlemin  gölgesidirler. Yüce Allah kapsayıcı ismiyle âlemler için tecelli etti ve insan  aynasında zahir oldu. Zira “Allah Âdem’i kendi suretinde yaratmıştır.”         Âleme nazar etti ki kendi suretini görsün,         Su ve çamur çadırında Âdem tarlasını kurdu.
        Öyleyse bütün âlemlerde İsmi Azam, yüksek  gölge ve Allah’ın halifesi insandır. Yüce Allah, daha mukaddes olan feyzi ve  yüksek gölgesi ile tecelli etti ve neticede sabit dış varlıkların elbisesinde  mutlak gayıp ve körlük âleminden zuhur etti. Daha sonra da mukaddes feyzi, geniş  rahmeti ve rahmani nefsi ile bizim arif şeyhimizin yöntemine göre nisbi gayıp  ve gizlenmiş hazine âleminden ceberuti ve melekuti ruhların mazharlarında yani  soyut akıllar ve genel nefisler âleminde tecelli etti. Daha sonra iki misal ve  mutlak hayal âleminde yani muallâk misaller âleminde tecelli etti. Neticede  bütün âlemleri ve onlarda olan her şeyi kendisinde toplayan insan, kapsayıcı  ilahi âlemin gölgesidir. Dış varlıklar âlemi mutlak gayıp âleminin gölgesidir.  Akıllar ve nefisler âlemi, mutlak gayıp âlemine yakın olan nisbi gayıp âleminin  gölgesidir. Hayal ve mutlak misal âlemi, aşikâr âlemine yakın olan nisbi gayıp âleminin  gölgesidir. Mülk âlemi mutlak aşikâr âleminin gölgesidir. Yüce Allah şöyle  buyuruyor: “Rabbinin  gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?” Bu gölgenin  uzatılması, isimler ve sabit varlıklar âleminde daha mukaddes olan feyiz  vasıtası iledir ve aşikâr âleminde, mülk, melekût ve ceberut âleminde ise  mukaddes gölge vasıtası iledir.

 Varlıkların Yüce Allah İle Olan İrtibatları  Kayıtlının Mutlak İle Olan İrtibatı Gibidir

Biz de şöyle diyoruz: Varlıklar bütün yüksek  ve aşağı mertebeleriyle has bir yönde hiçbir şey vasıta olmadan yüce Allah ile  irtibat içindedirler. Zira kayıtlı olan batınıyla ve sırrıyla mutlak ile  irtibat içerisindedir. Hatta bir açıklamaya göre kayıtlı olan mutlak olanın  kendisidir. Öyle ki onu marifette derinleşmiş olanlar idrak edebilirler. Bizim  şeyhimiz kâmil arif olan Şahabadi (Allah onun sayesini müritlerinin başında  sürekli kılsın) şöyle buyuruyorlardı: ‘Kayıtlı olan batınıyla Allah’ın ilmini  kendisine mahsus kıldığı isimdir ve o, O’nun dışında kimsenin bilmediği  gayıptır. Zira onun batını mutlaktır ve hakikat olarak değil de var oluşsal  olarak zuhuru vardır. Buna göre bütün varlıklar hiçbir vasıta olmadan yüce  Allah’ın yanında hazırdırlar.’
        Bundan, Allah’ın ilminin nüfuzu ve yüce  Allah’ın her şey şahit oluşu anlaşılmış oluyor. Yüce Allah varlıkların  batınlarının zahirleri gibi görüyor. Mülk âlemini melekût âlemi gibi ve yüce  âlemi aşağı âlem gibi hiçbir şey vasıta olmadan görüyor. Nasıl ki hicaptakiler  bir vasıta ile gördüğünü söylüyorlar.
        Allah’ın katında hazır ve zahirde güçlü ve  zayıf oluş yoktur. Nasıl ki Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s) Vafi kitabında  nakledildiğine göre şöyle buyuruyor: “O’nun  geçmiş ölülere olan ilmi baki kalan dirilere gibidir. Ve yine O’nun yüce  göklere olan ilmi aşağı yerlere olan ilmi gibidir.”
        Öyleyse yüce Allah’ın şu buyrukları üzerinde  derinlemesine düşünülmelidir: “Biz ona sizden  daha yakınız.” “Biz ona şah damarında daha yakınız.”“Bilin ki O, her şeyi  kuşatıcıdır.”Hatta varlıklar içerinde  mutlak olarak hiçbir varlık için ne bir varlık vardır ve ne de bir hüviyet  vardır. Mutlak olan sadece O’dur ve kamil olan ve her şeyi ayakta tutan kayyum  O’dur. Öyleyse gaflet uykusundan uyan ve müminlerden ve muvahhitlerden ol.

Allah’ım! Senin en hoşnut edici olan  sözünün hakkı için senden diliyorum. Senin tüm sözlerin hoşnut edicidir.  Allah’ım! Senin tüm sözlerinin hakkı için senden diliyorum!

Evliyanın  İstekleri Onların Kalplerine Olan Tecellilere Tabidir

Geçen konulardan senin için şu açıklığa  kavuşup; kalp gözün için keşfedildi ve yine sırrının batınına ve aklının  derinliklerine kapıları açılmış oldu ki Allah’a doğru yolculuk eden salik için  ilahi isimler vasıtası ile gerçek istek ve celal ve cemal sıfatlarına teveccüh  etmek ancak onun Rabbi isim ve sıfatıyla ona tecelli ettikten, kalp gözü ve  kalbi mukaşefe ile Rabbini isim ve sıfat aynasında müşahede ettikten sonra  gerçekleşmiş olur. Sonra O’na teveccüh eder; O’nun yanında tevazu eder ve  O’ndan o isim ve o sıfat vasıtasıyla ister. Nasıl ki geçen konularda şu konu  sabit oldu ve gerekli olan tahkik yerine getirildi: Allah’a doğru yolculuk eden  salikin halleri ve makamları bu yolculuğunda farklı farklıdır. Zira insan şu  ismin mazharıdır: “O her gün  bir şandadır.” Öyleyse onun mahbubu her halde ve şanda onun için bir isimle zahir  olur. Ve onun maşuku ve talep ettiği olan sevgili lütuf, kahır, celal ve  cemalinden onun için yeni bir tecelli ile tecelli eder.
        Yüreği yanmış benimle her anı başka bir  lütuftur,          Bu dilenciye bak ki ne kadar uygun nimete  düşmüş.
        Bazen bir isimle iki şekilde tecelli eder ve  iki çeşit zuhur eder. Bir cilve vahdette olan çokluk şeklinde olur. Bu halde  haline uygun sözler diline gelir ve vahdete delalet eden şeyler söyler. Şöyle  der: “Allah’ın ben senin sözünün  hakkı için senden diliyorum.” Söz kelimesinin tekil  olarak söyler. Eğer başka bir şekilde ona tecelli eder de çoklukta olan vahdet  tecelli ederse o zaman çokluğun sultanı onun gönlüne galip gelir. Sonra da  haline münasip sözler diline akar ve çokluğa delalet eder. Şöyle söyler: “Allah’ın senin en kâmil olan kelimelerinin hakkı  için senden diliyorum.” Kelime sözcüğünü çoğul  olarak söyler. Bu, bu şerif duadaki zikredilen “söz” ve “kelimeler”  sözcüklerinin kullanılmasının sırlarından birisidir.

Vahdetin  Tecellisinin Hoşnut Edici ve En Hoşnut Edici Sözle Çelişkisi Yoktur

Eleştiri: Vahdette olan çokluk şeklinde tecelli etmek duadaki “senin en hoşnut edici sözün” cümlesiyle çelişkisi vardır. Ve aynı şekilde “senin bütün sözlerin hoşnut edicidir” cümlesiyle de çelişkisi vardır. Zira çokluk bu iki cümlenin manasında  da gelmiştir.
          Eleştirinin  Cevabı: Hallerin değişmesi anlık bir şekildedir ve  zaman içerisinde bir anda halin değişmesi mümkündür. Yani yüce Allah’ın kulu  için bir anda bir ismi ile tecelli etmesi, ondan sonraki anda ise diğer bir  isimle tecelli etmesi ve bir isimle zamandan iki lahzada iki şekilde tecelli  etmesi mümkündür. Bina ek olarak teveccüh edilmelidir ki bu dua Ahmedi cem  makamına sahip olan ve Muhammedi ve Bakıri (Allah’ın salâtı hepsine olsun) kalp  sahibinden gelmiştir. Böyle bir kalbin bir anda ve bir lahzada vahdet ve  çokluğu bir araya toplaması hiç uzak değildir. Aynı halde, diğer durumlarda o  yüce insanların hallerinin farklı olmasının, bu şekilde cem hallerinin  olmamasının ve hatta vahdet ya da çokluk halinin onlara galip gelmesinin hiçbir  çelişkisi yoktur. Bu, eleştirinin bizim yanımızda olan cevabı idi.
        Bizim kâmil arif olan şeyhimiz Şahabadi’den  (Allah onun sayesini müritlerinin başının üzerinde sürekli kılsın) bazı  cümlelerde tekil ve bazı cümlelerde çoğul gelmesinin sebebini sordum. Cevabının  neticesi şu idi: Allah’a doğru yolculuk eden salikin halleri farklıdır. Bazen  Rabbi ona bir ismi ile tecelli eder ve o tecelliye göre onda bir hal oluşur.  Daha sonra başka bir isimle tecelli eder ve o isime münasip bir hali olur. Daha  sonra da o ilk isimle tecelli eder ve o ilk halet geri döner. İşte bu yüzden  birinci hal ile üçüncü haldeki istek bir çeşit olur.
        Bu soruyu bazı görüş sahiplerinden de sordum.  Cevap verdiler. Ama onları zikretmek münasip değildir.

Allah’ın  Sözünün Hoşnut Edici Olmasının Manası

Bu konuyu geçtikten sonra yüce Allah’ın  sözünün hepsinin hoşnut edici olduğuna ve hiçbir gazabın onda olmadığına  teveccüh edilmelidir. Zira kendisi, kendi tekvini sözüyle mahiyetleri, varlık  ve kemaller olan dosdoğru yoluna hidayet etmiştir. Ve kendi teşrii sözüyle de kabiliyeti  olan nefisleri de ilim ve amel yönünde kuvvetten fiiliyata çıkmaları için  hidayet etmiştir. Neticede her kim tekvini veya teşrii hidayetle hidayet  olmuşsa, tekvini emre uyma ve ‘ol’ emrine itaat etmesinden dolayı ve yine  teşrii söze itaat ve onun desturlarına itaatten dolayıdır. Hidayet olmayan ise,  kabiliyetinin olmamasından ve ilahi tekvini emre muhalefet etmesinden ve bedbaht  olduğundan, şeraitin desturlarına uymamasından ve itaat etmemesinden dolayıdır.
        En hoşnut edici olan tekvini söz, zati olan  sözdür. O zati söz vasıtası ile ilahi isimler ilim âleminde zuhur buldular ve  vahidiyet gayıp âleminde zindan edilmiş olan sabit varlıklar kulaklara  ulaştılar. En hoşnut edici olan teşrii söz ise tevhit ilmidir. Meleklerin ve  peygamberlerin vasıtası ile Allah’ın kullarına feyizde bulunulmuştur. Ve yine  nefsi tezkiye etme ilmidir. İnsanın saadeti ona bağlıdır. Bunların hepsinden  daha çok hoşnut edici olan Muhammedi tevhittir. Mübarek Muhammedi gecede cemi,  ehadi ve Kurani olan kelam vasıtası ile nazil olmuştur.

Allah’ım! Senin en mahbup olan  isteklerinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm isteklerin mahbuptur.  Allah’ım! Senin tüm isteklerinin hakkı için senden diliyorum!

Zat  Diliyle İstemek Bütün Âlemlerde Makbul Olur

Bil ki (Allah seni duaları kabul olanlardan ve  güzel istekte bulunanlardan karar versin) istemek, isteyenin istenenden, varlık  ya da varlığın kemallerinden olan ve onun ihtiyacı olan bir şeyi, yerine  getirebileceğine teveccüh ederek talep etmesidir. Bu teveccüh zaten ya da halen  olsun, zahirde ya da batında olsun, kabiliyet diliyle olsun, hal diliyle olsun ya  da söz diliyle olsun fark etmez. Varlıklar silsilesinin tamamı ve  fakirliklerinden ve zati ve sıfatsal olarak yaratıcıya olan ihtiyaçlarından  dolayı yüce yaratıcıya mensup olan mümkün varlıklar kabilesi, mutlak kayyuma  (ayakta tutana) ve hak olarak feyiz bağışlayana teveccüh ederler.  Kabiliyetlerinin diliyle varlığı ve varlığın kemallerini sahiplerinden talep  ederler. Eğer bu talepleri olmasaydı onlara feyizde bulunulmazdı. Gerçi bu  talep etme de cem gaybındandır. Nasıl ki Muhyiddin Arabî şöyle diyor: “Feyzi  kabul eden de daha mukaddes olan feyzin neticesidir.”
        Varlık yurdundaki ilk dua ve istek ilahi  isimlerden ve sıfatlardan oldu. Öyle ki makamlarıyla münasip olan dil ile oldu  ve mutlak gayıp âleminden talep ettiler. Şöyle ki vahidiyet âleminde zahir  olmayı istediler ve istekleri de kabul edildi; en mukaddes ve en yüce feyiz ve  en geniş ve en yüce gölge âleminde onlara feyizde bulunuldu ve böylece isimler  ve sıfatlar zuhur buldular. Zuhur bulan ilk isim, bütün ilahi isimlere ve  sıfatlara hâkim olan, onların zuhuruyla zahir olan, kapsayıcı isim olan, kapsayıcı  insanın kuşatıcı Rabbinin ismi idi. Daha sonra o kapsayıcı ismin vasıtası ile  diğer isimler, ihata ve şamil oluştaki tertibe göre zuhur buldular.
        Sonra cevabi verilen bu ilk istekten sabit  varlıklar ve ilahi isimlerin suretleri istekte bulundular. Onlardan ilki  kapsayıcı ismin sureti ve insani sabit varlık idi. Daha sonra da geriye kalan  varlıklar onun vasıtası ile meydana geldiler. Zira hepsi o kapsayıcı suretin ve  insani sabit varlığın dallarından ve tabilerinden idi. Varlığın kendisinde  olsun, varlığın kemallerinde olsun, iniş silsilesinde olsun ya da çıkış  silsilesinde olsun fark etmez. İnsani sabit varlık, kökü sabit, dalı ve  yaprakları göğe ve yer yayılmış olan mübarek ağaçtır.
        Daha sonra da mümkün olan sabit varlıkların  istekleri geliyor. Ve onlar da ilim âleminde olan ilahi isimlerdir. Bunlar  varlık ve aşikâr âleminde zuhur bulmaları için istekte bulundular. Bu istek  mukaddes feyiz ve yayılmış gölge vasıtası ile kabul olma hedefine ulaştı ve bu  sabit varlıklar da sahip oldukları tertibe göre mukaddes feyiz vasıtası ile  varlık elbisesini giydiler.

Bu dualar kabul  edilmiş ve reddedilmeyecek dualardandır. Zira zat ve kabiliyet diliyle edilmiş  dualar kabul edilir ve reddedilmez. Hak ettiği miktarca ona feyizde bulunulur  ve feyiz ondan engellenmez. Eğer söz diliyle yapılan dua kabiliyet diliyle  mutabık olursa, dilin söylediği kalbin söylediğinin tersine olmazsa ve söz  halle çelişmezse kabul olur. Eğer bir dua kabul olmazsa kabiliyet dilinden  çıkmadığı içindir ya da daha kâmil olan nizamla muhaliftir. Bazen de duanın  kabul edilmemesi şartların olmayışından veya duayı kâmil eden şeylerin  olmayışından veyahut diğer sebeplerin olmayışından dolayıdır.
  
Total Visit: 120
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.