Bil ki (Allah seni göklerinin yollarına hidayet etsin ve kalbine isimleriyle ve sıfatlarıyla tecelli etsin) dış âlemde var olan varlıkların hepsi Allah’ın ilim âleminde sabit varlıkların gölgeleridirler. Onlar da ilahi isimlerin gölgeleridirler. Öyle ki cem âleminde zati muhabbet vasıtası ile meydana gelmişlerdir. Onlar ilahi ilim âleminde daha mukaddes feyiz vasıtası ile ve dış varlıklar âleminde mukaddes feyiz vasıtası ile gaybın anahtarlarının zuhurunu talep etmişlerdir. Daha mukaddes feyzin kapsayıcılığı ve genel oluşu mukaddes feyizden daha çoktur. Zira daha mukaddes feyiz, nasıl ki mümkün olan şeyleri kendi içine alıyorsa imkânsız olan şeyleri de kendi içine alır. Öyle ki bir kısmı mümkün varlıklar ve bir kısmı da mümkün olmayan varlıklardır. Mümkün olmayan varlıklar farz edilen varlıklardır. Örneğin yaratıcının ortağı ya da iki çelişir olan şeyin bir arada toplanması. Dış varlıkların bir kısmı hakikidir. Örneğin Allah’ın ilmini sadece kendisi için seçtiği ilahi isimlerin suretleri. Nasıl ki şeyh Futuhat kitabında şöyle diyor: “Yaratılışın ve nispetlerin dışındaki isimleri O’nun dışında hiç kimse bilmez. Zira Allah o isimleri varlıklarla ilgili kılmadı.” Öyleyse ilahi ilim âleminde dışarıda var olmaya kabiliyeti olan her şeye mukaddes feyiz ulaştı ve var olmayı kabul etmeyenlere is mukaddes feyiz ulaşmadı. Ya dış varlık olmada daha yüksek olduğundan ve “zahir” isminin hükümeti altında olmadığından dolayı ya da kabul etmede zat olarak kusuru vardı ve kabiliyetinin olmaması ve batıl olması onun zatında olmasından dolayı bu feyiz ona ulaşmadı. Zira kabul edenin kendisi cem âlemindendir. Neticede Allah’ın kudretinin mümkün olmayan ve kabiliyetlerinin olmamasından dolayı zatlarının batıl olduğu şeyleri kapsamaması, onlara kudretinin olmamasından ve failin onları icat etmesinden aciz olduğundan dolayı değildir. Allah bu tür nispetlerde çok daha yüce ve çok daha büyüktür. Müceddid senet olan üstad, iki ilim ve amel riyasetinin sahibi her şeyde herkese üstat olan Seyyid Muhakkik Damad (Allah onda razı olsun ve hikmetin ve marifetin evliyalarına yaptığı hizmetten dolayı ona en üstün mükâfatı versin) Kabasat adlı kitabında şöyle buyuruyor: Vacip olan rububi kudrete bağlı saltanatın altında, herhangi bir şeye kudretin ona yettiğini tashih eden ve gerçek sebebin ne olduğunu ortaya koyan, o şeyin zati mümkün olma tabiatıdır. Öyleyse zaten mümkün olan ve zatının hakikatinde imkân olan her şey isnat etme silsilesinde en sonunda yaratıcı, kayyum ve vacip olan Allah hazretlerine (saltanatı yücedir) ulaşır. O şeyin kendisi ve varlıkları o şeye boylamsal mümkünler silsilesinde bağlı olan her mümkün münezzeh olan Allah’a ulaşır. Daha sonra şöyle buyurmuştur: O, hem sebep sahibi olan her varlığın ve hem de o varlığın tüm sebeplerinin ve illetlerinin mutlak olarak sürekli yaratıcısıdır. Zira mümkün olma ihtiyacının silsilesinde tasavvur ettiğin her şey ilminin, iradesinin, yaratışının ve kudretinin (O’nun kibriyası yücedir) dışında değildir. Öyleyse buna göre, kâmil bir şekilde açıktır ki Allah’ın vacip olan kudretinin zaten mümkün olamayan olan şeyleri kapsamaması, kudretin ona farz edildiği o şeyin kendisinden kaynaklanmaktadır. Zira hiçbir yönden bir hakikati olmayan ve bir şey olamayan o farz elden şeydir. Yoksa kudretin eksik oluşundan ve acizlikten değildir. İşte bu senin işittiğin şu sözün sırrıdır: İmkân, bir şeye kudretin yettiğinin tashih edicisidir ve kudreti olmanın tashih edicisi değildir. Öyleyse imkânsız olan şeyler zatları tarafından batıl olduklarından dolayı onlar güç yetmez. Yoksa Allah’ın kudretinin aciz olduğundan dolayı değildir. Zira bu iki tabir arasında hatta iki ayrı ibaretle ifade edilen bu iki mana arasında açık bir fark ve kesin bir ayrılık vardır. Seyyid Muhakkik Damad’ın (Allah onun yattığı yeri nurlandırsın ve mekânını cennet eylesin) sözünün sonu. Tahkik makamında sözü kemale ulaşmış ve doğruluğun ve tevfikin doruğuna nail olmuştur. Nasıl böyle olmasın ki o, felsefe ilminin imamı, felsefe hakikatinin oğlu, marifet ashabının şeyhi ve yüce insanların yücesidir. Bil ki ey miskin, eğer birisi marifet adımıyla Allah’a doğru yolculuk eden salik olursa, bazen onun bazı hallerinde varlık silsilesinin, gayıp âleminin menzillerinin ve şuhud âleminin merhalelerinin yüce Allah’ın kudretinin tecellilerinden ve de saltanatının ve malikiyetinin yayılmasının derecelerinden olduğu keşfedilmiş olur. O’nun gücü dışında hiçbir güç ve O’nun iradesi dışında hiçbir iradenin zuhuru yoktur. Hatta O’nun varlığı dışında hiçbir varlık yoktur. Neticede âlem, nasıl ki O’nun bir gölgesi ve O’nun bağışlayıcılığının bir sızıntısıdır, aynı zamanda O’nun varlığının kemalinin gölgesidir. Öyleyse O’nun kudreti her şeyi kapsamıştır ve her şeyi kendi egemenliği altına almıştır. Varlıklar kendileri olmaları yönünden bir şey değildirler ve varlıkları da yoktur. Nerde kaldı ki ilim ve kudret gibi varlığın kemallerine sahip olsunlar. Ama kayyum olan yaratıcıya mensup olduklarından, varlıkların tamamı O’nun kudretinin dereceleri, O’nun zatının kemalinin yönleri ve O’nun isimlerinin ve sıfatlarının zuhurudurlar. İşte burada duanın şu bölümü açıklığa kavuşmuş oluyor: “Senin her şeyi kapsayan kudretinin hakkı için senden diliyorum.” Zira kapsama, kudretin ve saltanatın onlar üzerinde yayılmasıdır. Yüce Allah kudretinin zuhuruyla her şeyi kapsamıştır. Yüce Allah nasıl ki şöyle buyuruyor: “Hareket eden hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın.” Yüce Allah’ın mukaddes feyzi vasıtası ile mutlak şahadet ve izafi şahadet âlemlerinde dış varlıklar ve sabit olmuş mahiyetler üzerinde, kudretini sarması ve yayması vardır. Daha mukaddes olan feyzi vasıtası ile de ilmi cem âleminde sabit varlıklar takdir edilmiş mahiyetler üzerinde kudretini sarması vardır. Son olarak bu konu kâmil arif olan şeyhimizin (Allah onun teyitlerinin daimi etsin) araştırmasına göre ki biz de ondan nakletmiştik, kadir ismi zati isimlerdendir. Ama kadir (uzatılarak) ismi büyük şeyh Muhyiddin Arabî’nin İnşa ve Devair kitabında ispatladığına göre sıfat isimlerindendir. Muktedir ismi ise fiil isimlerine daha çok benzemektedir. Gerçi şeyh onu sıfat isimlerinden bilmiştir. Allah her şeyi bilendir. Allah’ım! Senin her şeye nüfuz eden ilminin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm ilmin nüfuz edicidir. Allah’ım! Senin tüm ilminin hakkı için senden diliyorum! Seyri suluk ve irfan ashabı, marifet şeyhleri ve yakin erbapları, vacip olan yüce Allah’ın (saltanatı yüce ve delili kesindir) varlığının hakikati hakkında ihtilaf etmişlerdir. Acaba O’nun varlığının hakikati, varlıkların onunla birlikte olmama şartıyla mıdır? Ondan “la şartıyla varlık”, tek olma mertebesi, ilk var oluş, gaybi hüviyet ve kör mertebe (bir görüşe göre) diye tabir edilir. Yoksa vacip olan Allah’ın varlığının hakikati, varlıkların O’nunla birlikte olmasında bir şeyin şart olmaması şeklinde olan bir varlıktan mı ibarettir? Yani bir şeyin tabiatı, tabiatı olması yönüyle ki ondan mutlak varlık olarak tabir edilir. Mesnevi bu konuda şöyle diyor: Biz hepimiz varlık gösteren yokluklarız, Sen mutlak varlık ve bizim varlığımızsın. Ve yine ondan gayıp ve aşikâr âlemine sirayet eden hüviyet diye de tabir edilir. Batı adamları hekim olan filozofların fikirlerinin tuzağına düşmesinler. Nasıl ki şöyle söylenmiştir: Erler kimseye av olmasın, tuzak yakalayıcıdır, Ki orada sürekli rüzgâr tuzağı elinde tutar. Bu büyük şahsiyetler vacibin hakikati hakkındaki ihtilaflarına rağmen şu konuda birlik içerisindedirler: Sabit varlıklardan ve ilahi isimlerden tek olan makamı ve gayıpta olan gayıpların gaybında olanı izhar etme makamında daha mukaddes olan feyiz ve tecelli ve varlıktaki ilim âleminden ve aşikâr âlemindeki gayıp âleminden olan mukaddes feyiz ve gaybın anahtarlarını zahir etme talebi, bu her ikisi de (yani daha mukaddes olan feyiz ile mukaddes olan feyiz) vacip olan o varlığın gölgesidirler. Ve her şeyin gölgesi bir itibara göre o şeyin kendisidir ve bir itibara göre ise o şeyden gayrıdır. Ve yine şunda birlik içerisindedirler ki varlığın hakikati ve hatta hakiki varlık bir tanedir. Bu konunun uzmanlarının görüşü hem delille ve hem de şuhud ile mutabık olan ikinci görüştür. Yani Allah’ın zatının hakikati, varlıkların O’nunla birlikte olmasında bir şeyin şart olamaması şeklinde olan vacib-ul vücuttur. Ya da bir var oluşla ya da bir yönün olmasıyla şartlanmış değildir. Bu, illet olma yönü olsun, kayıtlama yönü olsun fark etmez. Zira O’nun hakikati, sırf varlık, saf hayır ve halis nurdan ibarettir. Yokluk ona yol bulmamış, şer ve zulmetin tozu ona karışmamıştır. Varlığın mefhumunu almada yokluğun hiçbir rolü onda olmamıştır. Zira zatıyla varlık için bir örnek teşkil eder. Tahkik ehli ve dakik düşünce ashabının yanında şu sabit olmuştur ki her şeyin zati örneği, o şeyden o mefhumu almada, ne illet yönünün ve ne de kayıt yönünün onda bir rolünün olmamasıdır. Hatta bütün şeylerden ve bütün yönlerden göz yumarak, kabiliyeti olan o şeyden o mefhum alınabilir ki eğer böyle olmazsa o örnek zaten ona örnek olamayacaktır. Her şeyi kapsamış olan ve her şeyle birlikte olan yayımlı feyiz, varlıkların O’nunla birlikte olmasında bir şeyin şart olamaması şeklinde olan varlığın bir gölgesidir. Varlığı “la şartıyla” olan varlığın gölgesi değil. Bu konuyu anlamak için yüce Allah’ın şu ayeti üzerinde dakik bir şekilde düşünmek gerekir: “Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O'dur.” “Nerede olursanız olun O sizinle birliktedir.” “O ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır.” “Bilin ki O her şeyi kuşatıcıdır.” Şimdi bu konu senin için ispat olunduğundan eğer basiret gözün sağlam olursa ve gözünü taassup tozu kapatmamışsa o zaman hüviyetin sirayet etme itibarı ve saltanatın mutlak oluşuyla O’nun her şey olduğunu göreceksin ve yine varlıkların var oluşları ve sınırları ve onlarla birlikte olan eksiklikleri nedeniyle O’nun hiçbir şeylerden biri olmadığını göreceksin. Öyleyse muvahhitlerin mevlası, ariflerin sultanı ve Müminlerin Emiri’nin (a.s) şu sözü üzerinde iyice düşünmelisin: “Her şeyin içindedir, karışarak değil; her şeyin dışındadır, ayrılarak değil.” Eğer bu zikrettiklerimizi ihata anladıysan, latif azimli amellerle, salim olan bir anlayış ve ilim âleminden dillerin en beliği, mantıkların en fasihi, sözlerin en güzeli ve kelamların en yücesi yani kabiliyet dili, yürek mantığı, batıda olan zikri, kalbin duası ile istekte bulunursun ki ilimlerin deryalarından bir damla sana lütufta bulunsun ve ilmi tecellilerinden senin kalbine tecellide bulunsun ta ki O’nun izniyle tanıyasın ve O’nun yardımı ve tevfikiyle senin için her şeyin yönlerden bir yön olmadan zat yönünden O’na mensup olduğu ve her şeyin O’nun zatı vasıtasıyla zatını akıl ederek nasıl O’nun yanında olduğu keşfedilmiş olsun. Ve yine senin için şu sözün hakikati açıklığa kavuşmuş olsun: “Yüce Allah’ın varlıklara olan ilmi, yayılmış özet ilim olduğu halde ayrıntılı bir şekilde olan keşfediliştir.” Ve yine mevlamız İmam Sadık’ın (a.s) Kafi kitabında buyurmuş olduğu şu hadisin hakikati senin için açıklığa kavuşmuş olsun: “Rabbimiz olan yüce Allah her zaman vardı. Malum (bilinen) olmadığı halde ilim O’nun zatı idi; işitilen olmadığı halde işitmek O’nun zatı idi; görülen olmadığı halde görmek O’nun zatı idi; kudret uygulanan olmadığı halde kudret O’nun zatı idi. Varlıkları yarattığında malum da var oldu ve O’nun ilmi de malumla uyuştu; işitmesi işitilen şey üzerine karar kıldı; görmesi görülen şey üzerine düştü ve O’nun kudreti de kudret uygulanan şey üzerine gerçekleşti…” Ve yine Kafi kitabında nakledilen mevlamız İmam Bakır’ın (a.s) şu buyruğu açıklığa kavuşmuş oldu: “Allah vardı ve O’nunla birlikte olan hiçbir şey yoktu. Var olacak her şeye ilmi vardı. O’nun bir şey olmadan o şeye olan ilmi, o şey olduktan sonra o şeye olan ilmi gibidir.” Ve yine isimler ve sıfatlar ve o ikisinin gereklerinden olan sabit varlıklar, onların gerekleri, onların gereklerinin gerekleri ve onların gerekleri sonuna kadar açıklığa kavuşmaktadır. Ve hatta mukaddes feyiz ve yayılmış gölge bir şekilde O’nun zatının tasavvur etmek vasıtası ile O’nun yanında hazırdırlar; zatının zatı için O’nun yanında keşfedilmesi ile O’nun yanında çokluk ve var oluş olmadan keşfedilmiş olur. Zira isim (ad) aynı musammadır (adlandırılandır) ve ilmin sureti yani dış varlıklar ismin ve musammanın aynısıdır. Yayılmış gölge ilahi hakikatin aynısıdır; O’nda yok olmuştur ve onun için ne bir hüküm ve ne de bir istiklal vardır. Gereği, isim ve mefhum gibi benzeri lafızlardan ve ibaretlerden olan tabirler, öğrenme ve öğretme makamında kullanılan tabirlerdir. Yoksa mukaşefe ve burhanlar farklıdırlar ve sanatsal ilimler de bunlarla uyum içerisinde değillerdir. Bil ki yirmi dokuz harften dikilen elbise, Ne zaman benim selvi boyluma olur ki. Hatta bu hakikatleri anlamak, meşşailerin burhanlarının, filozofların delillerinin ve kelam âlimlerinin cedellerinin işi değildir. İstidlal ehlinin ayakları tahtadandır, Tahta ayaklı iyice bir güçsüz olur. İddiacı gelip sırra seyirci olmak istedi, Gayıp eli geldi ve namahremin sinesine vurdu. Akıl, meşalenin alevini çoğaltmak istedi, Gayret ışığı parladı ve âlemin dağıttı. Bu ilim, nefis riyazeti çeken ve nefsiyle cihat eden nübüvvet kandilinden ve vilayet meşalesinden istifade eden kalplerin ashabına mahsus olan bir ilimdir. Biz ve bizim gibilerin bu ilim sahibi olduklarının iddia etmesi nerede? Biz, o ilmin lâfzî mefhumu ve peygamberlerin, evliyanın ve onların rivayetçilerinin işaret ilimlerinden yazılmış yatlarından ve onun zahirinin kabuğunun dışında herhangi bir şey bilmiyoruz. Zira tabiat âleminin karanlığına tutkunuz; bakışımızı sadece tabiat âlemine dikmişiz; maddiyattan örülmüş örümcek ağlarına tutunmuş ve onun için çalışıyoruz. Hâlbuki en dayanıksız olan evler örümceğin evidir. Biz bu kör gözlerle nasıl O’nun ilimlerinin nurlarını, zatın, sıfatların ve isimlerin tecellilerini müşahede edebiliriz ki? Ve bu lal olan dillerle nasıl bu konuda söz söyleyebiliriz ki? Zira “Bir kimseye Allah nur vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur.” Nuru, nur dışında bir şey idrak edemez ve âlimi, âlim dışında kimse anlayamaz. Evet, eğer ehli zalim olan bu memleketten dışarı çıkıp, bu harap ve vahşet olan evden ayrılırsak, Allah’a ve resulüne doğru hicret edip, ezeli inayeti elde edersek ve zatta, sıfatlarda ve isimlerde ölüm ve fena makamına ulaşırsak işte o zaman bizim mükâfatımız Allah’a aittir ve biz O’nun cemalini, güzelliğini ve nurlarının aydınlatışını müşahede ederiz. Daha sonra da Allah bizi ikinci bir hayatla diriltir, kendi bekasıyla biz baki kılar ve bizi şuhudi ilimi ve hakiki keşfi elde etmiş oluruz. Şöyle ki O’nun zatına olan ilmi, zatının kemallerine ve isimlerinin ve sıfatlarının gereklerine olan ilmidir. Ne sonradan olan bir ilimdir ve ne de başka bir ilimdir. Ancak zatın kemallerine olan ilim, zatın kendisinde zatla ilintili olan ilimdir. Eğer zatın kendisinde olan bu geniş ilim olmasaydı zatta olan ne isimlerin ve sıfatların tek oluşu gerçekleşirdi, ne ilim âleminde meydana gelen sabit varlıklar olurdu ve ne de dış âlemde olan varlıklar olurdu. İlahiyatçı hekimlerin başı ve seçkin ariflerin şeyhi olan Molla Sadra (r.a) Esfar kitabında sufilerin yöntemini açıklarken şöyle buyuruyor: Yüce Allah’ın zatına olan ilmi kendi varlığının aynısı olduğu ve de bu dış varlıklar da zatının var olmasıyla var oldukları için o dış varlıklar da zatın aklı olan tek olan akılla akıl edilmişlerdir. O dış varlıklar çokluklarına rağmen bir tek varlığın varlığıyla var olmuşlardır ya da akıl ve varlık o makamda birdirler. Buna göre şu sabit oldu ki yüce Allah’ın bütün varlıklara olan ilmi yüce Allah’ın zat mertebesinde bütün varlıkların var olmasından önce idi. (Molla Sadra’nın sözünden nakletmek istediğimiz kısmın sonu.) Bil ki ey habibim, genel beş âlem, ilahi beş âlemin gölgesidirler. Yüce Allah kapsayıcı ismiyle âlemler için tecelli etti ve insan aynasında zahir oldu. Zira “Allah Âdem’i kendi suretinde yaratmıştır.” Âleme nazar etti ki kendi suretini görsün, Su ve çamur çadırında Âdem tarlasını kurdu. Öyleyse bütün âlemlerde İsmi Azam, yüksek gölge ve Allah’ın halifesi insandır. Yüce Allah, daha mukaddes olan feyzi ve yüksek gölgesi ile tecelli etti ve neticede sabit dış varlıkların elbisesinde mutlak gayıp ve körlük âleminden zuhur etti. Daha sonra da mukaddes feyzi, geniş rahmeti ve rahmani nefsi ile bizim arif şeyhimizin yöntemine göre nisbi gayıp ve gizlenmiş hazine âleminden ceberuti ve melekuti ruhların mazharlarında yani soyut akıllar ve genel nefisler âleminde tecelli etti. Daha sonra iki misal ve mutlak hayal âleminde yani muallâk misaller âleminde tecelli etti. Neticede bütün âlemleri ve onlarda olan her şeyi kendisinde toplayan insan, kapsayıcı ilahi âlemin gölgesidir. Dış varlıklar âlemi mutlak gayıp âleminin gölgesidir. Akıllar ve nefisler âlemi, mutlak gayıp âlemine yakın olan nisbi gayıp âleminin gölgesidir. Hayal ve mutlak misal âlemi, aşikâr âlemine yakın olan nisbi gayıp âleminin gölgesidir. Mülk âlemi mutlak aşikâr âleminin gölgesidir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?” Bu gölgenin uzatılması, isimler ve sabit varlıklar âleminde daha mukaddes olan feyiz vasıtası iledir ve aşikâr âleminde, mülk, melekût ve ceberut âleminde ise mukaddes gölge vasıtası iledir. Biz de şöyle diyoruz: Varlıklar bütün yüksek ve aşağı mertebeleriyle has bir yönde hiçbir şey vasıta olmadan yüce Allah ile irtibat içindedirler. Zira kayıtlı olan batınıyla ve sırrıyla mutlak ile irtibat içerisindedir. Hatta bir açıklamaya göre kayıtlı olan mutlak olanın kendisidir. Öyle ki onu marifette derinleşmiş olanlar idrak edebilirler. Bizim şeyhimiz kâmil arif olan Şahabadi (Allah onun sayesini müritlerinin başında sürekli kılsın) şöyle buyuruyorlardı: ‘Kayıtlı olan batınıyla Allah’ın ilmini kendisine mahsus kıldığı isimdir ve o, O’nun dışında kimsenin bilmediği gayıptır. Zira onun batını mutlaktır ve hakikat olarak değil de var oluşsal olarak zuhuru vardır. Buna göre bütün varlıklar hiçbir vasıta olmadan yüce Allah’ın yanında hazırdırlar.’ Bundan, Allah’ın ilminin nüfuzu ve yüce Allah’ın her şey şahit oluşu anlaşılmış oluyor. Yüce Allah varlıkların batınlarının zahirleri gibi görüyor. Mülk âlemini melekût âlemi gibi ve yüce âlemi aşağı âlem gibi hiçbir şey vasıta olmadan görüyor. Nasıl ki hicaptakiler bir vasıta ile gördüğünü söylüyorlar. Allah’ın katında hazır ve zahirde güçlü ve zayıf oluş yoktur. Nasıl ki Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s) Vafi kitabında nakledildiğine göre şöyle buyuruyor: “O’nun geçmiş ölülere olan ilmi baki kalan dirilere gibidir. Ve yine O’nun yüce göklere olan ilmi aşağı yerlere olan ilmi gibidir.” Öyleyse yüce Allah’ın şu buyrukları üzerinde derinlemesine düşünülmelidir: “Biz ona sizden daha yakınız.” “Biz ona şah damarında daha yakınız.”“Bilin ki O, her şeyi kuşatıcıdır.”Hatta varlıklar içerinde mutlak olarak hiçbir varlık için ne bir varlık vardır ve ne de bir hüviyet vardır. Mutlak olan sadece O’dur ve kamil olan ve her şeyi ayakta tutan kayyum O’dur. Öyleyse gaflet uykusundan uyan ve müminlerden ve muvahhitlerden ol. Allah’ım! Senin en hoşnut edici olan sözünün hakkı için senden diliyorum. Senin tüm sözlerin hoşnut edicidir. Allah’ım! Senin tüm sözlerinin hakkı için senden diliyorum! Geçen konulardan senin için şu açıklığa kavuşup; kalp gözün için keşfedildi ve yine sırrının batınına ve aklının derinliklerine kapıları açılmış oldu ki Allah’a doğru yolculuk eden salik için ilahi isimler vasıtası ile gerçek istek ve celal ve cemal sıfatlarına teveccüh etmek ancak onun Rabbi isim ve sıfatıyla ona tecelli ettikten, kalp gözü ve kalbi mukaşefe ile Rabbini isim ve sıfat aynasında müşahede ettikten sonra gerçekleşmiş olur. Sonra O’na teveccüh eder; O’nun yanında tevazu eder ve O’ndan o isim ve o sıfat vasıtasıyla ister. Nasıl ki geçen konularda şu konu sabit oldu ve gerekli olan tahkik yerine getirildi: Allah’a doğru yolculuk eden salikin halleri ve makamları bu yolculuğunda farklı farklıdır. Zira insan şu ismin mazharıdır: “O her gün bir şandadır.” Öyleyse onun mahbubu her halde ve şanda onun için bir isimle zahir olur. Ve onun maşuku ve talep ettiği olan sevgili lütuf, kahır, celal ve cemalinden onun için yeni bir tecelli ile tecelli eder. Yüreği yanmış benimle her anı başka bir lütuftur, Bu dilenciye bak ki ne kadar uygun nimete düşmüş. Bazen bir isimle iki şekilde tecelli eder ve iki çeşit zuhur eder. Bir cilve vahdette olan çokluk şeklinde olur. Bu halde haline uygun sözler diline gelir ve vahdete delalet eden şeyler söyler. Şöyle der: “Allah’ın ben senin sözünün hakkı için senden diliyorum.” Söz kelimesinin tekil olarak söyler. Eğer başka bir şekilde ona tecelli eder de çoklukta olan vahdet tecelli ederse o zaman çokluğun sultanı onun gönlüne galip gelir. Sonra da haline münasip sözler diline akar ve çokluğa delalet eder. Şöyle söyler: “Allah’ın senin en kâmil olan kelimelerinin hakkı için senden diliyorum.” Kelime sözcüğünü çoğul olarak söyler. Bu, bu şerif duadaki zikredilen “söz” ve “kelimeler” sözcüklerinin kullanılmasının sırlarından birisidir. Eleştiri: Vahdette olan çokluk şeklinde tecelli etmek duadaki “senin en hoşnut edici sözün” cümlesiyle çelişkisi vardır. Ve aynı şekilde “senin bütün sözlerin hoşnut edicidir” cümlesiyle de çelişkisi vardır. Zira çokluk bu iki cümlenin manasında da gelmiştir. Eleştirinin Cevabı: Hallerin değişmesi anlık bir şekildedir ve zaman içerisinde bir anda halin değişmesi mümkündür. Yani yüce Allah’ın kulu için bir anda bir ismi ile tecelli etmesi, ondan sonraki anda ise diğer bir isimle tecelli etmesi ve bir isimle zamandan iki lahzada iki şekilde tecelli etmesi mümkündür. Bina ek olarak teveccüh edilmelidir ki bu dua Ahmedi cem makamına sahip olan ve Muhammedi ve Bakıri (Allah’ın salâtı hepsine olsun) kalp sahibinden gelmiştir. Böyle bir kalbin bir anda ve bir lahzada vahdet ve çokluğu bir araya toplaması hiç uzak değildir. Aynı halde, diğer durumlarda o yüce insanların hallerinin farklı olmasının, bu şekilde cem hallerinin olmamasının ve hatta vahdet ya da çokluk halinin onlara galip gelmesinin hiçbir çelişkisi yoktur. Bu, eleştirinin bizim yanımızda olan cevabı idi. Bizim kâmil arif olan şeyhimiz Şahabadi’den (Allah onun sayesini müritlerinin başının üzerinde sürekli kılsın) bazı cümlelerde tekil ve bazı cümlelerde çoğul gelmesinin sebebini sordum. Cevabının neticesi şu idi: Allah’a doğru yolculuk eden salikin halleri farklıdır. Bazen Rabbi ona bir ismi ile tecelli eder ve o tecelliye göre onda bir hal oluşur. Daha sonra başka bir isimle tecelli eder ve o isime münasip bir hali olur. Daha sonra da o ilk isimle tecelli eder ve o ilk halet geri döner. İşte bu yüzden birinci hal ile üçüncü haldeki istek bir çeşit olur. Bu soruyu bazı görüş sahiplerinden de sordum. Cevap verdiler. Ama onları zikretmek münasip değildir. Bu konuyu geçtikten sonra yüce Allah’ın sözünün hepsinin hoşnut edici olduğuna ve hiçbir gazabın onda olmadığına teveccüh edilmelidir. Zira kendisi, kendi tekvini sözüyle mahiyetleri, varlık ve kemaller olan dosdoğru yoluna hidayet etmiştir. Ve kendi teşrii sözüyle de kabiliyeti olan nefisleri de ilim ve amel yönünde kuvvetten fiiliyata çıkmaları için hidayet etmiştir. Neticede her kim tekvini veya teşrii hidayetle hidayet olmuşsa, tekvini emre uyma ve ‘ol’ emrine itaat etmesinden dolayı ve yine teşrii söze itaat ve onun desturlarına itaatten dolayıdır. Hidayet olmayan ise, kabiliyetinin olmamasından ve ilahi tekvini emre muhalefet etmesinden ve bedbaht olduğundan, şeraitin desturlarına uymamasından ve itaat etmemesinden dolayıdır. En hoşnut edici olan tekvini söz, zati olan sözdür. O zati söz vasıtası ile ilahi isimler ilim âleminde zuhur buldular ve vahidiyet gayıp âleminde zindan edilmiş olan sabit varlıklar kulaklara ulaştılar. En hoşnut edici olan teşrii söz ise tevhit ilmidir. Meleklerin ve peygamberlerin vasıtası ile Allah’ın kullarına feyizde bulunulmuştur. Ve yine nefsi tezkiye etme ilmidir. İnsanın saadeti ona bağlıdır. Bunların hepsinden daha çok hoşnut edici olan Muhammedi tevhittir. Mübarek Muhammedi gecede cemi, ehadi ve Kurani olan kelam vasıtası ile nazil olmuştur. Allah’ım! Senin en mahbup olan isteklerinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm isteklerin mahbuptur. Allah’ım! Senin tüm isteklerinin hakkı için senden diliyorum! Bil ki (Allah seni duaları kabul olanlardan ve güzel istekte bulunanlardan karar versin) istemek, isteyenin istenenden, varlık ya da varlığın kemallerinden olan ve onun ihtiyacı olan bir şeyi, yerine getirebileceğine teveccüh ederek talep etmesidir. Bu teveccüh zaten ya da halen olsun, zahirde ya da batında olsun, kabiliyet diliyle olsun, hal diliyle olsun ya da söz diliyle olsun fark etmez. Varlıklar silsilesinin tamamı ve fakirliklerinden ve zati ve sıfatsal olarak yaratıcıya olan ihtiyaçlarından dolayı yüce yaratıcıya mensup olan mümkün varlıklar kabilesi, mutlak kayyuma (ayakta tutana) ve hak olarak feyiz bağışlayana teveccüh ederler. Kabiliyetlerinin diliyle varlığı ve varlığın kemallerini sahiplerinden talep ederler. Eğer bu talepleri olmasaydı onlara feyizde bulunulmazdı. Gerçi bu talep etme de cem gaybındandır. Nasıl ki Muhyiddin Arabî şöyle diyor: “Feyzi kabul eden de daha mukaddes olan feyzin neticesidir.” Varlık yurdundaki ilk dua ve istek ilahi isimlerden ve sıfatlardan oldu. Öyle ki makamlarıyla münasip olan dil ile oldu ve mutlak gayıp âleminden talep ettiler. Şöyle ki vahidiyet âleminde zahir olmayı istediler ve istekleri de kabul edildi; en mukaddes ve en yüce feyiz ve en geniş ve en yüce gölge âleminde onlara feyizde bulunuldu ve böylece isimler ve sıfatlar zuhur buldular. Zuhur bulan ilk isim, bütün ilahi isimlere ve sıfatlara hâkim olan, onların zuhuruyla zahir olan, kapsayıcı isim olan, kapsayıcı insanın kuşatıcı Rabbinin ismi idi. Daha sonra o kapsayıcı ismin vasıtası ile diğer isimler, ihata ve şamil oluştaki tertibe göre zuhur buldular. Sonra cevabi verilen bu ilk istekten sabit varlıklar ve ilahi isimlerin suretleri istekte bulundular. Onlardan ilki kapsayıcı ismin sureti ve insani sabit varlık idi. Daha sonra da geriye kalan varlıklar onun vasıtası ile meydana geldiler. Zira hepsi o kapsayıcı suretin ve insani sabit varlığın dallarından ve tabilerinden idi. Varlığın kendisinde olsun, varlığın kemallerinde olsun, iniş silsilesinde olsun ya da çıkış silsilesinde olsun fark etmez. İnsani sabit varlık, kökü sabit, dalı ve yaprakları göğe ve yer yayılmış olan mübarek ağaçtır. Daha sonra da mümkün olan sabit varlıkların istekleri geliyor. Ve onlar da ilim âleminde olan ilahi isimlerdir. Bunlar varlık ve aşikâr âleminde zuhur bulmaları için istekte bulundular. Bu istek mukaddes feyiz ve yayılmış gölge vasıtası ile kabul olma hedefine ulaştı ve bu sabit varlıklar da sahip oldukları tertibe göre mukaddes feyiz vasıtası ile varlık elbisesini giydiler. Bu dualar kabul edilmiş ve reddedilmeyecek dualardandır. Zira zat ve kabiliyet diliyle edilmiş dualar kabul edilir ve reddedilmez. Hak ettiği miktarca ona feyizde bulunulur ve feyiz ondan engellenmez. Eğer söz diliyle yapılan dua kabiliyet diliyle mutabık olursa, dilin söylediği kalbin söylediğinin tersine olmazsa ve söz halle çelişmezse kabul olur. Eğer bir dua kabul olmazsa kabiliyet dilinden çıkmadığı içindir ya da daha kâmil olan nizamla muhaliftir. Bazen de duanın kabul edilmemesi şartların olmayışından veya duayı kâmil eden şeylerin olmayışından veyahut diğer sebeplerin olmayışından dolayıdır. |