Pazartesi 21 Mayıs 2012 - 15:42

الإثنين ١ رجب ١٤٣٣

دوشنبه ۱ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۷:۱۲

Kullanıcı adı:

Åžifre :

Şifremi Hatırla
Åžifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

Çeşitlilik ve Yenilik Eğilimi

İnsan yenilik ve çeÅŸitliliÄŸe meyilli bir yapıya sahiptir;  tekdüzelikten ve yeknesaklıktan bıkar. Yenilik ve çeÅŸitlilik insanın varlığında  olan gereksinimlerdendir. Bunun sebebi nedir? İnsan bir ÅŸeye karşı çok istekli  olmasına raÄŸmen, onu elde ettiÄŸinde neden heyecanı kırılır, soÄŸur ve hatta  nefret etmeye bile baÅŸlar? Bu akÅŸam bu konuya girmeyeceÄŸim.
        Bazıları bunun nedenini şöyle açıklamıştır: Bu özellik  insanın zatından kaynaklanır. İnsan hep sahip olmadığı ÅŸeyleri arzular. Sahip  olmak, aÅŸk ve isteÄŸin ölümüdür.
        BaÅŸka bir grup ise daha dakik bir açıklama getirmiÅŸ ve şöyle  demiÅŸtir: İnsan, gerçekten zat ve yaratılışından kaynaklanan bir isteÄŸine  ulaÅŸtığında asla ona karşı soÄŸumaz ve isteÄŸi kırılmaz. İnsanın fıtrat ve  yaratılışında yüce ve kâmil bir sevgili vardır ve bu sevgili, sonsuz kemale  sahiptir. Gerçekte insan, peÅŸine takıldığı her sevgilide gerçek sevgiliden bir  iz görür ve gerçek sevgilisi olduÄŸunu düşünerek peÅŸine takılır. Ona kavuÅŸtuktan  sonra gerçek sevgilisinin özelliÄŸini onda bulamaz ve varlığındaki boÅŸluÄŸu onun  doldurabileceÄŸine kadir olmadığını anlar. Bu nedenle bir baÅŸka sevgilinin izini  sürer ve böyle de devam edip gider. Bir gün asıl ve gerçek sevgilisini bulduÄŸunda  ise, sonsuz kemal ile baÄŸlantıdan ibaret olan gerçek kemal ve yetkinliÄŸine  kavuÅŸur; mükemmel bir sevinç, neÅŸe ve mutluluÄŸa boÄŸulur. Ebedî bir huzura  kavuÅŸur ve artık yorgunluk nedir bilmez.
        Kur'ân-ı Kerim bu gerçeÄŸe şöyle dikkat çekmiÅŸtir:
        İyice bilin ki gönüller, Allah'ı anmakla yatışır, kuvvet bulur.
        Kur'ân-ı Kerim cenneti şöyle tanıtmaktadır:
        Orada ebedî olarak kalırlar ve oradan ayrılmak da istemezler.
        Yani ahiret nimetleriyle dünya nimetleri arasındaki fark,  insanın bu dünyada deÄŸiÅŸimi ve ahirette ise deÄŸiÅŸmezliÄŸi istemesidir.
        Her halükârda insan bu dünyada yenilik ve çeÅŸitlilik talibidir.  Özellikle hayat baÄŸlamındaki yenilik, insanın düşüncesinin filizlenme  nedenidir. Yenilik ve çeÅŸitlilik insanın sıkıntısını giderir ve ferahlatır.
        Her zeman tu sureti u nu cemâl
        Ta zı-nu  diden furu mireved melâl
        Her zaman yeni bir yüz, yeni bir güzellik
        Nitekim yeniden görmek sıkıntıyı dindirir.
        Dinin ÅŸeriat ve yasama boyutu da bu noktayı göz önünde  bulundurmuÅŸ, haftada belli bir günü ve yılda belli bir ayı özel bir ibadete  tahsis etmiÅŸtir. Haftanın Cuma günü ve yılın Ramazan ayı, manevî hayatı  yenileme ve maddî bıkkınlıklardan arınma zamanıdır.
        Bir hadis şöyle buyurmuÅŸtur:
        Her ÅŸeyin bir baharı vardır ve Kur'ân'ın baharı da Ramazan  ayıdır.
        Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuÅŸtur:
        Kur'ân'ı öğrenin; çünkü o, gönüllerin baharıdır.
        Tabiat baharını, bir süre uzaklıktan sonra sıcak ışınlarıyla  ölü tabiatı dirilten ve uyuyan toprağı uyandıran güneÅŸ getirir. Ölü gönüllere  ve solgun canlara manevî baharı getiren de Kur'ân güneÅŸidir. İnsan, hem  maneviyatın ve hem de doÄŸanın bahar fırsatından yararlanmalıdır. Yüce Allah  Resulü (s.a.a) manevî bahar -yani mübarek Ramazan ayı- hakkında şöyle buyurmuÅŸtur:
        Dürüst niyetlerle ve temiz kalplerle Allah'tan dileyin ki ona  kulluk etmede ve kitabını okumada sizi baÅŸarılı kılsın.

Bahar Mevsiminden İnsanın Payı

Kur'ân'ın birçok ayetinde toprağın hayat yenilemesi, insanın  ibret alması ve ders çıkarması gereken bir gerçek olarak hatırlatılmıştır.  İnsan, bu mevsimden nasıl faydalanması gerektiÄŸini ve nasıl bir ilham alması  gerektiÄŸini bilmelidir.
        Yeryüzünün üç evladı olan bitki, hayvan ve insanın her  birinin bu canlılık veren mevsimden bir payı ve bir hakkı vardır: Bitkiler ve  çiçekler bu mevsimde kendi olgunluk kemaline ulaşır ve en yüce ÅŸekilde güzelliklerine  canlılık katarlar. At, inek ve koyun suya ve ota kavuÅŸur ve böylece de semizlik  kazanırlar.
        İnsan da insan olması bakımından, akıl ve düşünce sahibi  olması bakımından, gönül ve duyguları olması bakımından bu genel feyizden pay  sahibidir. Peki, insanın payı nedir?
        Bazı insanlar, kendileri için bir ders niteliÄŸinde olan bahar  mevsiminden sırlar ve hakikatler keÅŸfederler. Esefle belirtmek gerekir ki bazı  insanlar da, ancak hayvanlar düzeyinde bu mevsimden faydalanır. Sözünü ettiÄŸim  kesimin, yaratılışın bu yüce tecellisinden aldığı tek sonuç karın doyurmak,  sarhoÅŸluk arbedesi, mestlik ve hayvanlığın en alt aÅŸamasına yuvarlanmaktır.  Onlar bu mevsimden deÄŸil, bu mevsimde en iÄŸrenç huy ve yetilerinden ilham  alırlar. Cinayet ve adam öldürme, fuhuÅŸ, ahlâk rezilliÄŸi, sınırları aÅŸma ve  insanî deÄŸerleri hiçe sayma ilhamı alırlar.
        Böylesi bir lütuf, sefa ve canlılık mevsiminde gönül kararması,  kalp katılaÅŸması ve ruh karanlığı kazanmak zavallılığın en son basamağı deÄŸil  de nedir?
        Bahar mevsimi, toprağın hayat tazeleme ve yeniden diriliÅŸ  mevsimidir. Bahar, toprağın dirilik ve güzellik mevsimidir. Bahar, toprağın  yeni koÅŸullara adım atması ve en büyük ilâhî nimetlerden biri olan dirimi  kabule hazırlandığı bir mevsimdir.
        Kur'ân-ı Kerim'de yerin ve toprağın hayat tazelemesi olayına  defalarca dikkat çekilmiÅŸtir.

     

Hayatın Gerçeği ve Özellikleri

     

Hayat ve dirim gerçeÄŸinin ne olduÄŸu, henüz bilimin çözemediÄŸi  ve hatta bazı araÅŸtırmacıların inancına göre asla çözemeyeceÄŸi bir sırdır.  Çünkü bunlar, hayat gerçeÄŸi ile varlık gerçeÄŸinin aynı olduÄŸuna  inanmaktadırlar. Varlık gerçeÄŸinin tanımlanamadığı, tarif edilemediÄŸi ve  betimlenemediÄŸi gibi, hayat gerçeÄŸi de tanımlanamaz ve betimlenemez. Varlık  gerçeÄŸinin güçlü ve zayıf, çok güçlü ve çok zayıf aÅŸamaları olduÄŸu gibi, hayat  gerçeÄŸi de böyledir. Her varlık, varlıktan aldığı pay ve haz oranında dirim  gerçeÄŸinden pay alır. Yerin dirilmesi ve ölü her varlığın dirilmesi, dirimin daha  üst ve daha yetkin bir aÅŸamasını bulmasıdır. Mutlak anlamıyla ölünün varlığı  yoktur; mutlak anlamıyla ölü, mutlak anlamıyla yok ve hiçtir.
        Her ne kadar hayatın gerçeÄŸi insan için meçhul ve anlaşılamaz  ise de hayatın özellikleri her ÅŸeyden daha açık ve daha ayandır. Yani hayatın  kendisini hissedemiyor -hayatı göremiyor, dokunamıyor ve tadamıyor- isek de etki  ve özelliklerini görüyor ve hissediyoruz. Hayatın özellikleri zahirdir, hayatın  kendisi ise batındır. Biz zahirden batının varlığını anlıyoruz; bu kabuktan öze  ulaşıyoruz.

Hissedilmeyen Gerçekler

Bu dünyamızda bazıları ortaya çıkmış ve şöyle demiÅŸlerdir:  Biz, varlığını doÄŸrudan hissettiÄŸimiz ve duyu organlarımızdan biriyle algıladığımız  ÅŸeylerden baÅŸkasına iman etmeyiz. İnanılabilir ve iman edilebilir tek ÅŸey  direkt olarak hissedilen ÅŸeydir ve hissedilmeyen bir ÅŸey mevcut deÄŸildir. Tabiat,  doÄŸrudan hissedilebilir olduÄŸu için mevcuttur; tabiat ötesi ise direkt olarak  hissedilemediÄŸi için mevcut deÄŸildir.
        Bu mantık kendi açısından bile yetersizdir. Çünkü hissedilemeyen  ÅŸeyin var olmadığı hangi gerekçeye ve hangi delile dayanır? Bu düşüncenin daha  büyük eksikliÄŸi ve kusuru ise ÅŸudur: Tabiatın kendisinde varlığı kesin olarak kabul  edilen ve inkâr edilemez bazı gerçekler vardır ki duyu organlarımızın  hiçbiriyle onları hissedemeyiz ve sadece varlıksal eserlerinden onların  varlığını anlamışız. Hayat ve yaÅŸam, bu gerçeklerden biridir. Hissedilmeyen her  ÅŸeyin tabiat ötesine ait olması gerekmiyor. Tabiat ötesi hissedilmez, ancak  hissedilmeyen her ÅŸey tabiat ötesinin bir parçası deÄŸildir.
        Bilim adamları bu alanda çok ayrıntılı ve dakik hesaplar  yapmış ve içinde bulunduÄŸumuz bu tabiatta hissedilmeyen bazı varlıkların kesin  olarak var olduÄŸunu kanıtlamışlardır. Biz cisim ve maddenin özünü doÄŸrudan  hissedebiliyor muyuz? Bizim hislerimizin direkt olarak algıladığı ya renk ve  ÅŸekil türündendir, ya ölçü ve miktar türündendir veya sıcaklık ve soÄŸukluk  türündendir veyahut da yumuÅŸaklık ve sertlik türündendir. Oysaki bunların  hiçbiri hariçte var olan maddenin özü deÄŸildir, bunların hepsi maddenin  eserleridir. Yeryüzü için ve yeryüzü evlatları için ortaya çıkan doÄŸal hayat,  varlığı kesin ve aynı zamanda hissedilemez bir gerçektir. Biz hayatın eser ve  yansımalarıyla kuÅŸatılmış olduÄŸumuzdan dolayı duyularımızın doÄŸrudan onun  kendisiyle iliÅŸkide olduÄŸunu zannediyoruz. Biz bir çiçekte ne görüyoruz? Büyüme  ve geliÅŸme görüyoruz, ter-u tazelik görüyoruz, renk karışımı görüyor ve koku  algılıyoruz. İşte bunların varlığından hareketle onda canlılık olduÄŸu sonucuna  varıyoruz. Bu çiçeÄŸin batınından ibaret olan hayat gerçeÄŸi hakkındaki bu hüküm  ve yargımız, zahiri duyu organlarımızdan kaynaklanmamaktadır, bizim batınımız  sayılan bir güce dayanmaktadır. Biz, varlığımızın kabuk ve zahiriyle -duyu organlarımızla-  dünyanın kabuÄŸunu hissederiz, varlığımızın batın ve özüyle -yani akıl ve gönül  gücümüzle - de dünyanın batınıyla, yani hissedilmeyen gerçeklerle iliÅŸki  saÄŸlarız.

Kur'ân'da "Lübb"

Kur'ân-ı Kerim'de çok latif bir tabir vardır. Kur'ân, zahir  perdesi altında olan gerçeklerden bahsetmek istediÄŸinde "Lübb sahipleri bu  gerçeÄŸi anlar." buyurmuÅŸtur. "Lübb" kabuktan ayrılmış gerçek öz  anlamına gelir.
  "Lübb" kelimesi el-Müncid lügatinde şöyle  açıklanmıştır:
        Lübb, ÅŸaibelerden ayrılmış akıldır.
        Ragıb İsfahanî de "Müfredatu Garibi'l-Kur'ân" kitabında "lübb" kelimesini aynı ÅŸekilde tarif etmiÅŸtir.
        Her iki kitapta da "ÅŸaibe olmayan akıl" ÅŸeklinde  deÄŸil, ÅŸaibeden ayrılmış akıl ÅŸeklinde tanımlanmıştır. Bunun nedeni ÅŸudur:  Gerçekten insanın düşüncesi önce hamdır; hissedilir ÅŸeylerle akledilir ÅŸeyler  bir aradadır ve bir tür karışım vardır. Sonraları bunlar birbirinden ayrılır ve  her birinin hesabı ayrı olur. İnsanın aklı, vehim ve hissin egemenliÄŸinden  kurtulduÄŸu aÅŸamaya vardığında artık ona "lübb" denir. Çünkü insanın  batını olan aklının hisse dayalı zahirî güçlerle ilintisi, kabukla için  ilintisi gibidir. Bir bademin içi, cevizin içi, fındığın içi... önce kabukla  karışık ve birliktedir. Meyve olgunlaÅŸtıkça yavaÅŸ yavaÅŸ kabuk da içten  ayrılmaya baÅŸlar, bunların her biri kendine has etki ve özelliÄŸini korur. Hiçbirinin  etki ve özelliÄŸi diÄŸerinin etki ve özelliÄŸi ile karışmaz.
        İnsan ilim ve marifette yetkinlik ve kemal kazanırsa, aklı  da his, vehim ve hayalden ayrılır ve bağımsızlaşır. Artık onların hiçbirinin  hükmünü diÄŸeriyle karıştırmaz. Bu aÅŸamaya gelen insana "lebib"; akıl  gücü bağımsızlığını kazanan kimse denir.
        Arifler, insanın varlık aÅŸamalarının varlık âlemleriyle  uyumlu ve tutarlı olduÄŸunu söylemiÅŸlerdir. İnsan, kendi varlıksal aÅŸamalarında  ceberut, melekut ve nasut sahibidir ve bulunduÄŸu varlık aÅŸamalarından her  birinde âlem-i küllinin bir aÅŸamasıyla baÄŸlantı kurabilir.
        İnsanın akıl ve düşünce sistemi his ve duyular yoluyla  beslenir ve kuvvetlenir; algılanabilirlerden rasyonellere geçiÅŸ yapar. Kur'ân-ı  Kerim algılanabilirler üzerinde düşünmeye davet etmektedir. Çünkü  algılanabilirlerden ussallar idrak edilmelidir ve algılanabilirler âleminde  durulmamalıdır. Kur'ân şöyle buyurmaktadır:
        Gerçekten de göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, geceyle  gündüzün birbiri ardınca geliÅŸinde aklı tam olanlara deliller var.
        Göklerin ve yerin yaratılışında, âlemin gövde ve kabuÄŸunu  görmede âlemin ruhuna ve âlemin özüne götüren delil ve kanıtlar vardır. Ancak  bu deliller, akıllarını his ve duyudan ayıran güçlü akıl sahipleri içindir. Bu  insanların özelliÄŸi ÅŸudur:
        Onlar, Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan üstü yatarken  anarlar ve göklerle yeryüzünün yaratılışını düşünürler de Rabbimiz derler,  bunları boÅŸ yere yaratmadın, noksan sıfatlardan arısın sen, koru bizi ateÅŸin azabından.
        İşte bunlar, kendi vücudî akıl, öz ve çekirdeklerinde âlemin  Allah'ı, âlemin ruh ve merkezi ile irtibat kurarlar; rahatlıkta, zorlukta ve  her durumda Allah'ı yad eder ve âlemin düzeni hakkında düşünürler. Varlıkların  gayesel hareketini anlayacak aÅŸamaya gelir ve ne varlıkların, ne de kendilerinin  boÅŸ yere yaratılmadıklarını idrak ederler. Anlarlar ki kıyamet vardır ve herkesin  amelleri hesaba çekilecektir.
        Kur'ân-ı Kerim'in bir baÅŸka ayeti şöyledir:
        ...Müjdele kullarımı artık. O kullarım ki sözü dinlerler de en  güzeline uyarlar, onlar, öyle kiÅŸilerdir ki Allah, doÄŸru yola sevk etmiÅŸtir  onları ve onlardır akıl sahipleri.
        İnsan, duyu organlarından biri olan kulağı ile sesleri ve sözleri  duyar. Duyduklarını ayırt etmek ve elekten geçirmek kulağın iÅŸi deÄŸildir. Ama  insanda bir güç vardır ki bu, kulağın duyduklarını inceler, hesaplar, iyisini  ve kötüsünü, doÄŸrusunu ve yanlışını ortaya çıkarır. Bu, algılanmayan güçtür ve insanın  batınıdır. Bu gücün gerçekleÅŸtirdiÄŸi iÅŸ de algılanabilir iÅŸler türünden  deÄŸildir.
        İnsan, kendi varlığının dünyasının kabuk ve algılanabilir  kısmıyla büyük dünyanın kabuk ve algılanabilir kısmı arasında irtibat kurar;  kendi varlık dünyasının batın ve algılanamaz kısmıyla da büyük âlemin batını ve  algılanamaz kısmı arasında iliÅŸki gerçekleÅŸtirir.
        Biri, İmam Ali'ye (a.s) ÅŸu soruyu sordu: "Acaba Rabbini  görmüş müsün?" İmam Ali (a.s) buyurdu ki: "Ben, görmediÄŸim Rabbe kulluk etmemiÅŸim." Bunun ardından  ÅŸu tamlayıcı cümleyi buyurdu:
        Allah görülür, ama onu gözle görmek mümkün deÄŸildir. Göz bu iÅŸin  aracı deÄŸildir ve bunun için de yaratılmamıştır. Onu, ancak aydın bir gönül  iman nuruyla görür. Onu sezecek olan ancak gönül gözüdür.
        Bu hususta bir ÅŸair şöyle demiÅŸtir:
        Diden-i ruyi tu ra dideyi can bin bayed
        İn  koca mertebeyi cism-i cihanbin-i men est.
        Senin cemalini görmek için gönül gözü gerektir
        Bu, dünyayı gören gözümün makamı deÄŸildir.
        Bu baÄŸlamdaki bir diÄŸer ÅŸiir şöyledir:
        Cism zahir, ruh mahfi amede est
        Cism hemçun aÅŸtin  can hemçu dest
        Baz agl ez ruh mahfiter boved
        His be suyi ruh zuter reh bereved
        Ruh vahyi ez agl penhanter boved
        Zı-an  ki u ÄŸayb est u u zı-an ser boved
        An hiss-i ki hag bedan his mazhar est
        Nist hiss-i in cihan an diger est.
        Cisim zahir, ruh gizli gelmiÅŸtir
        Cisim giysi kolu, ruh kolun kendisidir
        Akıl da ruhtan daha gizlidir
        His, ruha daha çabuk yol bulur
        Vahiy ruhu da akıldan daha gizlidir
        Çünkü o gayptandır ve o, o sırdandır
        O his ki hak, ona mazhardır
        Bu dünya hissi deÄŸil, o baÅŸkadır.

Duyuların Sınırlı Olması

İnsan beden yapısı bakımından çok sınırlıdır. Sadece bazı  özel koÅŸullar altında varlığını koruyabilir; belirli derecede bir sıcaklıkta,  belli ölçüde bir hava baskısında, belli miktarda besin maddesiyle, belirli bir  zaman süresinde, belli bir yer alanında hayatını sürdürebilir. Ancak insanın  batın ve ruh yönünde bu kayıt ve ÅŸartlar söz konusu deÄŸildir. EÄŸer insan, ruh  bakımından da bu sınır, ÅŸekil ve kalıplarla kayıtlı olsaydı doÄŸa ve fen  bilimlerindeki kuralları algılayamaz ve onlara ulaÅŸamazdı. İnsan cisim  bakımından sınırlı ve kayıtlı olduÄŸundan dolayı duyu organlarından biri  aracılığı ile algıladığı ÅŸeyler de sınırlı ve kayıtlıdır. İnsan bu sınırlı  algıya sahip olmalıdır. Çünkü sınırsızlığa giden yol bu sınırlılıktan geçer.  İnsan sınırlıdan sınırsıza, tikelden tümele, nispîden mutlaka ulaşır. Sınırsız  olan bir ÅŸeyi insanın duyu organlarından biriyle algılaması mümkün deÄŸildir,  fakat sınırsızı akledebilir. İnsan basiret gözüyle sınırsızı sezebilir. Ancak  sınırsızın sınırlıya ve belirsizin belirliye sığması mümkün deÄŸildir. Mevlana  şöyle demiÅŸtir:
        ÇeÅŸm-i  his hemçun kef-i dest est u bes
        Nist kef ra ber hemiyi an destres.
        Göz, ancak bir duyudur el gibi
        Onun tümüne bu el nasıl ulaşır ki.
        Mevlana, bu konu -insan duyusunun sınırlı olduÄŸu- hususunda  çok güzel bir örnek getirerek bu beyti söylemiÅŸtir. Mevlana'nın getirdiÄŸi örnek  şöyledir: Filin adının duyulduÄŸu, ancak kendisinin görülmediÄŸi bir yere Hindistan'dan  bir fil getirilmiÅŸ ve karanlık bir yere koyulmuÅŸtu. Oranın halkı karanlığa  girerek elleriyle file dokunuyor, oradan dışarı çıktıktan sonra dokundukları  ÅŸeyin hakkında konuÅŸuyorlardı. Filin hortumuna eliyle dokunan birine, dışarı  çıktıktan sonra filin nasıl bir ÅŸey olduÄŸunu sormuÅŸlar ve o da oluk gibi bir  ÅŸey olduÄŸunu söylemiÅŸ. Filin kulağına dokunan birine, filin nasıl bir ÅŸey  olduÄŸunu sormuÅŸlar ve o da yelpaze gibi olduÄŸunu söylemiÅŸ. Filin ayağına  dokunan kimse, onun direk gibi bir ÅŸey olduÄŸunu ve filin sırtına dokunan bir  baÅŸkası ise taht gibi olduÄŸunu söylemiÅŸ.
        Pil ender haneyi tarik bud
        Erze ra averde budendeÅŸ henud
        Ez berayi dideneÅŸ merdum besi
        Ender-i an zulmet hemi ÅŸod her kesi
        DideneÅŸ  ba çeÅŸm çun mumkin  nebud
        Ender-i an tarikiyeÅŸ kef mibesud
        An yeki ra kef be hortukl oftad
        Goft u çun navdanesteÅŸ nehad
        An yeki ra dest ber guÅŸeÅŸ  resid
        An ber u çun badbizen ÅŸod pedid
        An yeki ra kef çu ber payeÅŸ besud
        Goft ÅŸekl-i  pil didem çun emud
        An yeki ber poÅŸt-ı  u benehad dest
        Goft hud-ı  an pil çun teht-i bodest
        Hemçenin her yek be cuz'i çun resid
        Fehm-i an mikerd her ca mitenid
        Ez nezergeh gofteÅŸan bod muhtelif
        An yeki dalleÅŸ  lagab dad in elif
        Der kef-i her kes eger eger ÅŸem'i bodi
        İhtilaf  ez gofteÅŸan birun ÅŸodi.
        Anlamı:
        Fil karanlık bir evin içinde idi
        Gösteri için Hintliler oraya getirmiÅŸti
        Onu görmek için insanlar
        O karanlığa girdi hemen herkes
        Gözle görmek onu mümkün deÄŸildi
        O karanlıkta herkes ona el sürdü
        Birinin eli hortumuna deÄŸdi
        Fil oluk gibi bir ÅŸeydir dedi
        Birinin eli kulağına deÄŸmiÅŸti
        Fil ona yelpaze gibi gelmiÅŸti
        Birinin eli fil ayağına dokundu
        Onu, dedi, direk ÅŸeklinde gördüğünü
        Biri onun sırtına koydu elini
        Filin taht gibi olduÄŸunu dedi
        Filin bir kısmına dokundu her biri
        Sadece anladığı dokunduÄŸu yeri
        Sözlerden farklı ÅŸeyler çıktı ortaya
        Biri dal, biri de elif demiÅŸti ona
        Bir çeraÄŸ olsaydı eÄŸer elinde herkesin
        Bu farklılıklar ortaya çıkmazdı kesin.
        Mevlana bu sözlerinden ÅŸu sonucu alır:
        ÇeÅŸm  his hemçun kef-i dest est u bes
        Nist kef ra ber hemi an destres
        Cism deryayi diÄŸer est u kef diger
        Kef-i behl u zı-dide  der derya niger.
        Göz, ancak bir duyudur el gibi
        Onun tümüne bu el nasıl ulaşır ki
        Cisim baÅŸka bir deniz ve el bir baÅŸka
        Elini gözünden çek ve gör bir derya.

Kur'ân ve Bahar Mevsimi

Kur'ân-ı Kerim bir ayetinde, bahar mevsiminden alınması  gereken derse iÅŸaret ederek şöyle buyurmaktadır:
        ...Ve yeryüzünü kupkuru görürsün, fakat ona yaÄŸmur yaÄŸdırdığımız  zaman harekete gelir, kabarır ve çeÅŸitli, çifter-çifter güzelim nebatlar  bitirir. Bu da, şüphe yok ki Allah'ın gerçek oluÅŸundandır ve şüphe yok ki O,  ölüyü de diriltir ve şüphe yok ki O'nun, her ÅŸeye gücü yeter.
        Bütün varlık âleminde -canlı ve cansız bütün varlıklarda-,  tümüyle âlemi bir beden ve bir gövde gibi gösteren bir düzen, bir hesap, bir  birliktelik ve uyum vardır. Bu bedenin aza ve organları arasında olan baÄŸlantı  ve uyum, bir tümel irade ve tedbirin bütün âleme hâkim olduÄŸunu ve ona tutarlılık  verdiÄŸini göstermektedir; bu âlemin parçalarının kendi başına bırakılmadığını  ve bu düzen içinde hem kendi görevini yerine getirdiÄŸini ve hem de diÄŸer  parçalarla birlikte bir uyum içinde varlıksal iÅŸlevini gerçekleÅŸtirdiÄŸini ortaya  koymaktadır. Kur'ân-ı Kerim, âlemdeki bütün varlıkların sahip oldukları bütün  güçlerle birlikte bir iradenin emrine tâbi olduÄŸunu buyurmaktadır. Bu,  genellikle âlemdeki düzenden hareketle düzen verenin varlığının kabul edildiÄŸi  yoldur. İnsan bu yolla, yüce Allah'ı düzen ve yaratıcılıkta görür.
        Canlılar baÄŸlamında ise bu derse ilaveten bir baÅŸka ders  daha alınır. O da, yüce Allah'ın ölü varlıklara can vermesi ve onları  diriltmesidir. Yani yüce Allah, bu varlığın maddî aza ve parçalarına düzen  vermekle birlikte, yoksun olduÄŸu bir gerçeÄŸi ve yetkinliÄŸi de ona verir.  Evrenin ölü zerrelerine ne kadar düzen verilirse verilsin bu düzen, olmayan bir  gerçeÄŸi var edemez. Canlılar alanında ise düzenin yanı sıra mevcut olmayan bir  gerçek de ifaze edilir. Hayatın olmadığı ölü bir maddede hayat ortaya çıkar;  ÅŸuur ve algının olmadığı maddede ÅŸuur ve algı ortaya çıkar; aÅŸk ve heyecanın  olmadığı maddede aÅŸk ve heyecan ortaya çıkar; aklın olmadığı bir maddede akıl  ortaya çıkar; his, idrak ve zevkin olmadığı maddede his, idrak ve zevk ortaya  çıkar. İşte bu nedenle Allah'ı canlı varlıklarda varlık ve yetkinliÄŸi ifaze  edici, kemale vardırıcı ve feyiz verici olarak görmekteyiz. Hayat veren ve  öldüren, var eden ve yok eden olarak görmekteyiz.
        Bu baÄŸlamdaki Kur'ân ayetleri üç gruptur:
        Bazı ayetler, yerin dirilme olayını tevhidin kanıtı olarak  göstermektedir.
        DiÄŸer bazı ayetler, dirilme olayını ahiretten bir örnek  olarak ortaya koymaktadır.
        Üçüncü ayetler grubu ise, her iki konuya temas etmektedir.
        Allah'ın izniyle bunları ayrıntılı olarak açıklayacağım.

Total Visit: 462
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.