İnsan yenilik ve çeşitliliğe meyilli bir yapıya sahiptir; tekdüzelikten ve yeknesaklıktan bıkar. Yenilik ve çeşitlilik insanın varlığında olan gereksinimlerdendir. Bunun sebebi nedir? İnsan bir şeye karşı çok istekli olmasına rağmen, onu elde ettiğinde neden heyecanı kırılır, soğur ve hatta nefret etmeye bile başlar? Bu akşam bu konuya girmeyeceğim. Bazıları bunun nedenini şöyle açıklamıştır: Bu özellik insanın zatından kaynaklanır. İnsan hep sahip olmadığı şeyleri arzular. Sahip olmak, aşk ve isteğin ölümüdür. Başka bir grup ise daha dakik bir açıklama getirmiş ve şöyle demiştir: İnsan, gerçekten zat ve yaratılışından kaynaklanan bir isteğine ulaştığında asla ona karşı soğumaz ve isteği kırılmaz. İnsanın fıtrat ve yaratılışında yüce ve kâmil bir sevgili vardır ve bu sevgili, sonsuz kemale sahiptir. Gerçekte insan, peşine takıldığı her sevgilide gerçek sevgiliden bir iz görür ve gerçek sevgilisi olduğunu düşünerek peşine takılır. Ona kavuştuktan sonra gerçek sevgilisinin özelliğini onda bulamaz ve varlığındaki boşluğu onun doldurabileceğine kadir olmadığını anlar. Bu nedenle bir başka sevgilinin izini sürer ve böyle de devam edip gider. Bir gün asıl ve gerçek sevgilisini bulduğunda ise, sonsuz kemal ile bağlantıdan ibaret olan gerçek kemal ve yetkinliğine kavuşur; mükemmel bir sevinç, neşe ve mutluluğa boğulur. Ebedî bir huzura kavuşur ve artık yorgunluk nedir bilmez. Kur'ân-ı Kerim bu gerçeğe şöyle dikkat çekmiştir: İyice bilin ki gönüller, Allah'ı anmakla yatışır, kuvvet bulur. Kur'ân-ı Kerim cenneti şöyle tanıtmaktadır: Orada ebedî olarak kalırlar ve oradan ayrılmak da istemezler. Yani ahiret nimetleriyle dünya nimetleri arasındaki fark, insanın bu dünyada değişimi ve ahirette ise değişmezliği istemesidir. Her halükârda insan bu dünyada yenilik ve çeşitlilik talibidir. Özellikle hayat bağlamındaki yenilik, insanın düşüncesinin filizlenme nedenidir. Yenilik ve çeşitlilik insanın sıkıntısını giderir ve ferahlatır. Her zeman tu sureti u nu cemâl Ta zı-nu diden furu mireved melâl Her zaman yeni bir yüz, yeni bir güzellik Nitekim yeniden görmek sıkıntıyı dindirir. Dinin şeriat ve yasama boyutu da bu noktayı göz önünde bulundurmuş, haftada belli bir günü ve yılda belli bir ayı özel bir ibadete tahsis etmiştir. Haftanın Cuma günü ve yılın Ramazan ayı, manevî hayatı yenileme ve maddî bıkkınlıklardan arınma zamanıdır. Bir hadis şöyle buyurmuştur: Her şeyin bir baharı vardır ve Kur'ân'ın baharı da Ramazan ayıdır. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Kur'ân'ı öğrenin; çünkü o, gönüllerin baharıdır. Tabiat baharını, bir süre uzaklıktan sonra sıcak ışınlarıyla ölü tabiatı dirilten ve uyuyan toprağı uyandıran güneş getirir. Ölü gönüllere ve solgun canlara manevî baharı getiren de Kur'ân güneşidir. İnsan, hem maneviyatın ve hem de doğanın bahar fırsatından yararlanmalıdır. Yüce Allah Resulü (s.a.a) manevî bahar -yani mübarek Ramazan ayı- hakkında şöyle buyurmuştur: Dürüst niyetlerle ve temiz kalplerle Allah'tan dileyin ki ona kulluk etmede ve kitabını okumada sizi başarılı kılsın. Kur'ân'ın birçok ayetinde toprağın hayat yenilemesi, insanın ibret alması ve ders çıkarması gereken bir gerçek olarak hatırlatılmıştır. İnsan, bu mevsimden nasıl faydalanması gerektiğini ve nasıl bir ilham alması gerektiğini bilmelidir. Yeryüzünün üç evladı olan bitki, hayvan ve insanın her birinin bu canlılık veren mevsimden bir payı ve bir hakkı vardır: Bitkiler ve çiçekler bu mevsimde kendi olgunluk kemaline ulaşır ve en yüce şekilde güzelliklerine canlılık katarlar. At, inek ve koyun suya ve ota kavuşur ve böylece de semizlik kazanırlar. İnsan da insan olması bakımından, akıl ve düşünce sahibi olması bakımından, gönül ve duyguları olması bakımından bu genel feyizden pay sahibidir. Peki, insanın payı nedir? Bazı insanlar, kendileri için bir ders niteliğinde olan bahar mevsiminden sırlar ve hakikatler keşfederler. Esefle belirtmek gerekir ki bazı insanlar da, ancak hayvanlar düzeyinde bu mevsimden faydalanır. Sözünü ettiğim kesimin, yaratılışın bu yüce tecellisinden aldığı tek sonuç karın doyurmak, sarhoşluk arbedesi, mestlik ve hayvanlığın en alt aşamasına yuvarlanmaktır. Onlar bu mevsimden değil, bu mevsimde en iğrenç huy ve yetilerinden ilham alırlar. Cinayet ve adam öldürme, fuhuş, ahlâk rezilliği, sınırları aşma ve insanî değerleri hiçe sayma ilhamı alırlar. Böylesi bir lütuf, sefa ve canlılık mevsiminde gönül kararması, kalp katılaşması ve ruh karanlığı kazanmak zavallılığın en son basamağı değil de nedir? Bahar mevsimi, toprağın hayat tazeleme ve yeniden diriliş mevsimidir. Bahar, toprağın dirilik ve güzellik mevsimidir. Bahar, toprağın yeni koşullara adım atması ve en büyük ilâhî nimetlerden biri olan dirimi kabule hazırlandığı bir mevsimdir. Kur'ân-ı Kerim'de yerin ve toprağın hayat tazelemesi olayına defalarca dikkat çekilmiştir. Hayat ve dirim gerçeğinin ne olduğu, henüz bilimin çözemediği ve hatta bazı araştırmacıların inancına göre asla çözemeyeceği bir sırdır. Çünkü bunlar, hayat gerçeği ile varlık gerçeğinin aynı olduğuna inanmaktadırlar. Varlık gerçeğinin tanımlanamadığı, tarif edilemediği ve betimlenemediği gibi, hayat gerçeği de tanımlanamaz ve betimlenemez. Varlık gerçeğinin güçlü ve zayıf, çok güçlü ve çok zayıf aşamaları olduğu gibi, hayat gerçeği de böyledir. Her varlık, varlıktan aldığı pay ve haz oranında dirim gerçeğinden pay alır. Yerin dirilmesi ve ölü her varlığın dirilmesi, dirimin daha üst ve daha yetkin bir aşamasını bulmasıdır. Mutlak anlamıyla ölünün varlığı yoktur; mutlak anlamıyla ölü, mutlak anlamıyla yok ve hiçtir. Her ne kadar hayatın gerçeği insan için meçhul ve anlaşılamaz ise de hayatın özellikleri her şeyden daha açık ve daha ayandır. Yani hayatın kendisini hissedemiyor -hayatı göremiyor, dokunamıyor ve tadamıyor- isek de etki ve özelliklerini görüyor ve hissediyoruz. Hayatın özellikleri zahirdir, hayatın kendisi ise batındır. Biz zahirden batının varlığını anlıyoruz; bu kabuktan öze ulaşıyoruz. Bu dünyamızda bazıları ortaya çıkmış ve şöyle demişlerdir: Biz, varlığını doğrudan hissettiğimiz ve duyu organlarımızdan biriyle algıladığımız şeylerden başkasına iman etmeyiz. İnanılabilir ve iman edilebilir tek şey direkt olarak hissedilen şeydir ve hissedilmeyen bir şey mevcut değildir. Tabiat, doğrudan hissedilebilir olduğu için mevcuttur; tabiat ötesi ise direkt olarak hissedilemediği için mevcut değildir. Bu mantık kendi açısından bile yetersizdir. Çünkü hissedilemeyen şeyin var olmadığı hangi gerekçeye ve hangi delile dayanır? Bu düşüncenin daha büyük eksikliği ve kusuru ise şudur: Tabiatın kendisinde varlığı kesin olarak kabul edilen ve inkâr edilemez bazı gerçekler vardır ki duyu organlarımızın hiçbiriyle onları hissedemeyiz ve sadece varlıksal eserlerinden onların varlığını anlamışız. Hayat ve yaşam, bu gerçeklerden biridir. Hissedilmeyen her şeyin tabiat ötesine ait olması gerekmiyor. Tabiat ötesi hissedilmez, ancak hissedilmeyen her şey tabiat ötesinin bir parçası değildir. Bilim adamları bu alanda çok ayrıntılı ve dakik hesaplar yapmış ve içinde bulunduğumuz bu tabiatta hissedilmeyen bazı varlıkların kesin olarak var olduğunu kanıtlamışlardır. Biz cisim ve maddenin özünü doğrudan hissedebiliyor muyuz? Bizim hislerimizin direkt olarak algıladığı ya renk ve şekil türündendir, ya ölçü ve miktar türündendir veya sıcaklık ve soğukluk türündendir veyahut da yumuşaklık ve sertlik türündendir. Oysaki bunların hiçbiri hariçte var olan maddenin özü değildir, bunların hepsi maddenin eserleridir. Yeryüzü için ve yeryüzü evlatları için ortaya çıkan doğal hayat, varlığı kesin ve aynı zamanda hissedilemez bir gerçektir. Biz hayatın eser ve yansımalarıyla kuşatılmış olduğumuzdan dolayı duyularımızın doğrudan onun kendisiyle ilişkide olduğunu zannediyoruz. Biz bir çiçekte ne görüyoruz? Büyüme ve gelişme görüyoruz, ter-u tazelik görüyoruz, renk karışımı görüyor ve koku algılıyoruz. İşte bunların varlığından hareketle onda canlılık olduğu sonucuna varıyoruz. Bu çiçeğin batınından ibaret olan hayat gerçeği hakkındaki bu hüküm ve yargımız, zahiri duyu organlarımızdan kaynaklanmamaktadır, bizim batınımız sayılan bir güce dayanmaktadır. Biz, varlığımızın kabuk ve zahiriyle -duyu organlarımızla- dünyanın kabuğunu hissederiz, varlığımızın batın ve özüyle -yani akıl ve gönül gücümüzle - de dünyanın batınıyla, yani hissedilmeyen gerçeklerle ilişki sağlarız. Kur'ân-ı Kerim'de çok latif bir tabir vardır. Kur'ân, zahir perdesi altında olan gerçeklerden bahsetmek istediğinde "Lübb sahipleri bu gerçeği anlar." buyurmuştur. "Lübb" kabuktan ayrılmış gerçek öz anlamına gelir. "Lübb" kelimesi el-Müncid lügatinde şöyle açıklanmıştır: Lübb, şaibelerden ayrılmış akıldır. Ragıb İsfahanî de "Müfredatu Garibi'l-Kur'ân" kitabında "lübb" kelimesini aynı şekilde tarif etmiştir. Her iki kitapta da "şaibe olmayan akıl" şeklinde değil, şaibeden ayrılmış akıl şeklinde tanımlanmıştır. Bunun nedeni şudur: Gerçekten insanın düşüncesi önce hamdır; hissedilir şeylerle akledilir şeyler bir aradadır ve bir tür karışım vardır. Sonraları bunlar birbirinden ayrılır ve her birinin hesabı ayrı olur. İnsanın aklı, vehim ve hissin egemenliğinden kurtulduğu aşamaya vardığında artık ona "lübb" denir. Çünkü insanın batını olan aklının hisse dayalı zahirî güçlerle ilintisi, kabukla için ilintisi gibidir. Bir bademin içi, cevizin içi, fındığın içi... önce kabukla karışık ve birliktedir. Meyve olgunlaştıkça yavaş yavaş kabuk da içten ayrılmaya başlar, bunların her biri kendine has etki ve özelliğini korur. Hiçbirinin etki ve özelliği diğerinin etki ve özelliği ile karışmaz. İnsan ilim ve marifette yetkinlik ve kemal kazanırsa, aklı da his, vehim ve hayalden ayrılır ve bağımsızlaşır. Artık onların hiçbirinin hükmünü diğeriyle karıştırmaz. Bu aşamaya gelen insana "lebib"; akıl gücü bağımsızlığını kazanan kimse denir. Arifler, insanın varlık aşamalarının varlık âlemleriyle uyumlu ve tutarlı olduğunu söylemişlerdir. İnsan, kendi varlıksal aşamalarında ceberut, melekut ve nasut sahibidir ve bulunduğu varlık aşamalarından her birinde âlem-i küllinin bir aşamasıyla bağlantı kurabilir. İnsanın akıl ve düşünce sistemi his ve duyular yoluyla beslenir ve kuvvetlenir; algılanabilirlerden rasyonellere geçiş yapar. Kur'ân-ı Kerim algılanabilirler üzerinde düşünmeye davet etmektedir. Çünkü algılanabilirlerden ussallar idrak edilmelidir ve algılanabilirler âleminde durulmamalıdır. Kur'ân şöyle buyurmaktadır: Gerçekten de göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, geceyle gündüzün birbiri ardınca gelişinde aklı tam olanlara deliller var. Göklerin ve yerin yaratılışında, âlemin gövde ve kabuğunu görmede âlemin ruhuna ve âlemin özüne götüren delil ve kanıtlar vardır. Ancak bu deliller, akıllarını his ve duyudan ayıran güçlü akıl sahipleri içindir. Bu insanların özelliği şudur: Onlar, Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan üstü yatarken anarlar ve göklerle yeryüzünün yaratılışını düşünürler de Rabbimiz derler, bunları boş yere yaratmadın, noksan sıfatlardan arısın sen, koru bizi ateşin azabından. İşte bunlar, kendi vücudî akıl, öz ve çekirdeklerinde âlemin Allah'ı, âlemin ruh ve merkezi ile irtibat kurarlar; rahatlıkta, zorlukta ve her durumda Allah'ı yad eder ve âlemin düzeni hakkında düşünürler. Varlıkların gayesel hareketini anlayacak aşamaya gelir ve ne varlıkların, ne de kendilerinin boş yere yaratılmadıklarını idrak ederler. Anlarlar ki kıyamet vardır ve herkesin amelleri hesaba çekilecektir. Kur'ân-ı Kerim'in bir başka ayeti şöyledir: ...Müjdele kullarımı artık. O kullarım ki sözü dinlerler de en güzeline uyarlar, onlar, öyle kişilerdir ki Allah, doğru yola sevk etmiştir onları ve onlardır akıl sahipleri. İnsan, duyu organlarından biri olan kulağı ile sesleri ve sözleri duyar. Duyduklarını ayırt etmek ve elekten geçirmek kulağın işi değildir. Ama insanda bir güç vardır ki bu, kulağın duyduklarını inceler, hesaplar, iyisini ve kötüsünü, doğrusunu ve yanlışını ortaya çıkarır. Bu, algılanmayan güçtür ve insanın batınıdır. Bu gücün gerçekleştirdiği iş de algılanabilir işler türünden değildir. İnsan, kendi varlığının dünyasının kabuk ve algılanabilir kısmıyla büyük dünyanın kabuk ve algılanabilir kısmı arasında irtibat kurar; kendi varlık dünyasının batın ve algılanamaz kısmıyla da büyük âlemin batını ve algılanamaz kısmı arasında ilişki gerçekleştirir. Biri, İmam Ali'ye (a.s) şu soruyu sordu: "Acaba Rabbini görmüş müsün?" İmam Ali (a.s) buyurdu ki: "Ben, görmediğim Rabbe kulluk etmemişim." Bunun ardından şu tamlayıcı cümleyi buyurdu: Allah görülür, ama onu gözle görmek mümkün değildir. Göz bu işin aracı değildir ve bunun için de yaratılmamıştır. Onu, ancak aydın bir gönül iman nuruyla görür. Onu sezecek olan ancak gönül gözüdür. Bu hususta bir şair şöyle demiştir: Diden-i ruyi tu ra dideyi can bin bayed İn koca mertebeyi cism-i cihanbin-i men est. Senin cemalini görmek için gönül gözü gerektir Bu, dünyayı gören gözümün makamı değildir. Bu bağlamdaki bir diğer şiir şöyledir: Cism zahir, ruh mahfi amede est Cism hemçun aştin can hemçu dest Baz agl ez ruh mahfiter boved His be suyi ruh zuter reh bereved Ruh vahyi ez agl penhanter boved Zı-an ki u ğayb est u u zı-an ser boved An hiss-i ki hag bedan his mazhar est Nist hiss-i in cihan an diger est. Cisim zahir, ruh gizli gelmiştir Cisim giysi kolu, ruh kolun kendisidir Akıl da ruhtan daha gizlidir His, ruha daha çabuk yol bulur Vahiy ruhu da akıldan daha gizlidir Çünkü o gayptandır ve o, o sırdandır O his ki hak, ona mazhardır Bu dünya hissi değil, o başkadır. İnsan beden yapısı bakımından çok sınırlıdır. Sadece bazı özel koşullar altında varlığını koruyabilir; belirli derecede bir sıcaklıkta, belli ölçüde bir hava baskısında, belli miktarda besin maddesiyle, belirli bir zaman süresinde, belli bir yer alanında hayatını sürdürebilir. Ancak insanın batın ve ruh yönünde bu kayıt ve şartlar söz konusu değildir. Eğer insan, ruh bakımından da bu sınır, şekil ve kalıplarla kayıtlı olsaydı doğa ve fen bilimlerindeki kuralları algılayamaz ve onlara ulaşamazdı. İnsan cisim bakımından sınırlı ve kayıtlı olduğundan dolayı duyu organlarından biri aracılığı ile algıladığı şeyler de sınırlı ve kayıtlıdır. İnsan bu sınırlı algıya sahip olmalıdır. Çünkü sınırsızlığa giden yol bu sınırlılıktan geçer. İnsan sınırlıdan sınırsıza, tikelden tümele, nispîden mutlaka ulaşır. Sınırsız olan bir şeyi insanın duyu organlarından biriyle algılaması mümkün değildir, fakat sınırsızı akledebilir. İnsan basiret gözüyle sınırsızı sezebilir. Ancak sınırsızın sınırlıya ve belirsizin belirliye sığması mümkün değildir. Mevlana şöyle demiştir: Çeşm-i his hemçun kef-i dest est u bes Nist kef ra ber hemiyi an destres. Göz, ancak bir duyudur el gibi Onun tümüne bu el nasıl ulaşır ki. Mevlana, bu konu -insan duyusunun sınırlı olduğu- hususunda çok güzel bir örnek getirerek bu beyti söylemiştir. Mevlana'nın getirdiği örnek şöyledir: Filin adının duyulduğu, ancak kendisinin görülmediği bir yere Hindistan'dan bir fil getirilmiş ve karanlık bir yere koyulmuştu. Oranın halkı karanlığa girerek elleriyle file dokunuyor, oradan dışarı çıktıktan sonra dokundukları şeyin hakkında konuşuyorlardı. Filin hortumuna eliyle dokunan birine, dışarı çıktıktan sonra filin nasıl bir şey olduğunu sormuşlar ve o da oluk gibi bir şey olduğunu söylemiş. Filin kulağına dokunan birine, filin nasıl bir şey olduğunu sormuşlar ve o da yelpaze gibi olduğunu söylemiş. Filin ayağına dokunan kimse, onun direk gibi bir şey olduğunu ve filin sırtına dokunan bir başkası ise taht gibi olduğunu söylemiş. Pil ender haneyi tarik bud Erze ra averde budendeş henud Ez berayi dideneş merdum besi Ender-i an zulmet hemi şod her kesi Dideneş ba çeşm çun mumkin nebud Ender-i an tarikiyeş kef mibesud An yeki ra kef be hortukl oftad Goft u çun navdanesteş nehad An yeki ra dest ber guşeş resid An ber u çun badbizen şod pedid An yeki ra kef çu ber payeş besud Goft şekl-i pil didem çun emud An yeki ber poşt-ı u benehad dest Goft hud-ı an pil çun teht-i bodest Hemçenin her yek be cuz'i çun resid Fehm-i an mikerd her ca mitenid Ez nezergeh gofteşan bod muhtelif An yeki dalleş lagab dad in elif Der kef-i her kes eger eger şem'i bodi İhtilaf ez gofteşan birun şodi. Anlamı: Fil karanlık bir evin içinde idi Gösteri için Hintliler oraya getirmişti Onu görmek için insanlar O karanlığa girdi hemen herkes Gözle görmek onu mümkün değildi O karanlıkta herkes ona el sürdü Birinin eli hortumuna değdi Fil oluk gibi bir şeydir dedi Birinin eli kulağına değmişti Fil ona yelpaze gibi gelmişti Birinin eli fil ayağına dokundu Onu, dedi, direk şeklinde gördüğünü Biri onun sırtına koydu elini Filin taht gibi olduğunu dedi Filin bir kısmına dokundu her biri Sadece anladığı dokunduğu yeri Sözlerden farklı şeyler çıktı ortaya Biri dal, biri de elif demişti ona Bir çerağ olsaydı eğer elinde herkesin Bu farklılıklar ortaya çıkmazdı kesin. Mevlana bu sözlerinden şu sonucu alır: Çeşm his hemçun kef-i dest est u bes Nist kef ra ber hemi an destres Cism deryayi diğer est u kef diger Kef-i behl u zı-dide der derya niger. Göz, ancak bir duyudur el gibi Onun tümüne bu el nasıl ulaşır ki Cisim başka bir deniz ve el bir başka Elini gözünden çek ve gör bir derya. Kur'ân-ı Kerim bir ayetinde, bahar mevsiminden alınması gereken derse işaret ederek şöyle buyurmaktadır: ...Ve yeryüzünü kupkuru görürsün, fakat ona yağmur yağdırdığımız zaman harekete gelir, kabarır ve çeşitli, çifter-çifter güzelim nebatlar bitirir. Bu da, şüphe yok ki Allah'ın gerçek oluşundandır ve şüphe yok ki O, ölüyü de diriltir ve şüphe yok ki O'nun, her şeye gücü yeter. Bütün varlık âleminde -canlı ve cansız bütün varlıklarda-, tümüyle âlemi bir beden ve bir gövde gibi gösteren bir düzen, bir hesap, bir birliktelik ve uyum vardır. Bu bedenin aza ve organları arasında olan bağlantı ve uyum, bir tümel irade ve tedbirin bütün âleme hâkim olduğunu ve ona tutarlılık verdiğini göstermektedir; bu âlemin parçalarının kendi başına bırakılmadığını ve bu düzen içinde hem kendi görevini yerine getirdiğini ve hem de diğer parçalarla birlikte bir uyum içinde varlıksal işlevini gerçekleştirdiğini ortaya koymaktadır. Kur'ân-ı Kerim, âlemdeki bütün varlıkların sahip oldukları bütün güçlerle birlikte bir iradenin emrine tâbi olduğunu buyurmaktadır. Bu, genellikle âlemdeki düzenden hareketle düzen verenin varlığının kabul edildiği yoldur. İnsan bu yolla, yüce Allah'ı düzen ve yaratıcılıkta görür. Canlılar bağlamında ise bu derse ilaveten bir başka ders daha alınır. O da, yüce Allah'ın ölü varlıklara can vermesi ve onları diriltmesidir. Yani yüce Allah, bu varlığın maddî aza ve parçalarına düzen vermekle birlikte, yoksun olduğu bir gerçeği ve yetkinliği de ona verir. Evrenin ölü zerrelerine ne kadar düzen verilirse verilsin bu düzen, olmayan bir gerçeği var edemez. Canlılar alanında ise düzenin yanı sıra mevcut olmayan bir gerçek de ifaze edilir. Hayatın olmadığı ölü bir maddede hayat ortaya çıkar; şuur ve algının olmadığı maddede şuur ve algı ortaya çıkar; aşk ve heyecanın olmadığı maddede aşk ve heyecan ortaya çıkar; aklın olmadığı bir maddede akıl ortaya çıkar; his, idrak ve zevkin olmadığı maddede his, idrak ve zevk ortaya çıkar. İşte bu nedenle Allah'ı canlı varlıklarda varlık ve yetkinliği ifaze edici, kemale vardırıcı ve feyiz verici olarak görmekteyiz. Hayat veren ve öldüren, var eden ve yok eden olarak görmekteyiz. Bu bağlamdaki Kur'ân ayetleri üç gruptur: Bazı ayetler, yerin dirilme olayını tevhidin kanıtı olarak göstermektedir. Diğer bazı ayetler, dirilme olayını ahiretten bir örnek olarak ortaya koymaktadır. Üçüncü ayetler grubu ise, her iki konuya temas etmektedir. Allah'ın izniyle bunları ayrıntılı olarak açıklayacağım. |