Pazartesi 21 Mayıs 2012 - 15:38

الإثنين ١ رجب ١٤٣٣

دوشنبه ۱ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۷:۰۸

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       
                                   
Ayetullah Hamenei'nin Peygamberimizin Bi'set Yıldönümü Münasebetiyle Yaptığı Konuşma
                                                                               
30/07/2008

Bismillahirrahmanirrahim,

               

Bu  büyük bayram münasebetiyle İran halkı ve İslam Ümmeti ile hak ve  özgürlük yanlısı tüm insanları ve siz kardeşlerimi tebrik ediyorum.
                  Bi'setin  hatırlanması, sıradan bir tarihi hadisenin hatırlanması gibi değildir.  Bizler beşer tarihinin bu görkemli hatırasıyla buluştuğumuzda, yapmamız  gereken bir işi hatırlıyoruz. Bu, sözkonusu görkemli hatıraya  dayanarak, aslında unutulması mümkün olmayan bir dersin yeniden tekrarı  ve gözden geçirilmesi eylemidir. İlk olarak İslam Ümmeti'nin bizzat  kendisi, ümmetin ferdleri, seçkinleri, politikacıları, bilginleri ve  aydınları ve daha sonra da , beşeriyetin tüm üyeleri bu dersi  tekrarlamalı, bu ödevi, bu ibret verici olayı yeniden gözden  geçirmeliyiz.
                  Bu olayın boyutları çok çeşitlidir ve hakikaten bir  kimse akıcı ve net bir biçimde hatta bi'setin genel hatlarını bile  açıklamaya çalışsa çok sayıda kitabın yazılması, saatlerce konuşulması  gerekir. Ancak, insan bu olaya genel bir bakış açısıyla bile baktığında  sayısız dersler çıkartabilir. Şöyle bir düşünün, Resul-ü Ekrem insanın  olgunluğa ulaşabilmesi için gereken tüm beşeri ihtiyaçları içeren  mesajıyla öyle bir toplumda ortaya çıktı ve davete başladı ki, o  toplumda insani değerlerin hiç biri bulunmamaktaydı.
                  Peygamberimiz,  ilim elçisiydi ancak o toplumda ilme yer yoktu. Peygamberimiz, adalet  elçisiydi ancak o toplumda adaletin zerresi dahi hissedilmiyordu. Zorba  güçler, halkın canı ve malı üzerinde egemenlik kurmuşlardı.  Peygamberimiz, ahlak, tolerans, özveri ve insaf elçisiydi ancak o  toplumda bu değerlere yer yoktu. Sertlik ve zorbalık o toplumda kol  geziyor, ahlak, ilim ve maneviyattan uzak bir şekilde nefsani heveslere  bağlılık, cahiliyye taassubu ve yersiz gururlar hüküm sürüyordu.
                  Böylesine  kısır ve çetin bir atmosferde, suya ve herhangi bir yeşilliğe  rastlanmayan böylesine kaskatı kayalıklar arasında bu körpe fidan  gelişti, 13 yıl boyunca çok çetin şartlar altında büyüdü ve bu 13 yıl  bir devletin oluşmasına yol açtı. İlim, adalet, tevhid, maneviyat,  ahlak ve keramete dayalı bir toplum oluştu. Zillet ve alçalışı onura  dönüştürdü, vahşiliği kardeşliğe, taassubu tolerans ve akıllanmaya,  cehaleti ise ilme... Öylesine güçlü bir proğram sundu ki müslümanlar  asırlar boyunca dünya medeniyetinin zirvesinde kaldılar ve beşeriyet  tarihinde eşine rastlanmamış ilerlemeler sağladılar.
                  Bu devletin  ömrü on yıldan fazla değildi. 13 yıl ve bir de 10 yıl, milletlerin  ömründe ne kadar yer tutar, bir düşününüz. Sanki bir an gibi, geçici  bir saat gibi... İşte böyle kısa bir zaman kesitinde öylesine büyük bir  hareket yola koyuldu ki bu hareketin tarihi ikiye böldüğü söylenebilir:  İslam'dan önceki ve İslam'dan sonraki tarih... İnsanlığı ileriye  sürükledi, ahlaki temelleri güçlendirdi, beşeriyet için unutulmaz  dersler bıraktı. Bu yüzden, bi'setin azametini bu açıdan gözlemlemek  zorundayız.
                  Bu başarıları garantileyen unsurlar elbette ki  çeşitlidir. Ancak ilk derecede maneviyat, safa ve samimiyetle dopdolu,  yaratıcıya yönelik marifet ve Allah'a dayanış sıfatlarıyla güçlü ve  istikrarlı bir unsur olan peygamberimizin bizzat kendi varlığı söz  konusudur. Peygamberimiz, Mekke'nin en akıllı, en bilge kişisiydi.  Nübüvvete erişmeden önce bölge halkının en onurlu ve ahlaklı insanı  durumundaydı.
                  İşte böyle bir toplumda bu seçkin insan ilahi lütfa  mazhar oldu ve bu yük, onun omzuna yüklendi. Zira, Allahu teala onu  sınamıştı. Allahu teala ona tanıyordu ve bu yükü kimin omzuna  yükleyeceğini biliyordu. Ve peygamber ayağa kalktı. Bu kalkış, derin  bir marifete dayalı dirençli hareket, yöneldiği hedefe giden yoldaki  tüm ilerleme ve gelişmelerin dayanağı oldu. Evet, hak galiptir; ancak  belirli şartlar altında... Hakkın zafer şartı, hakkın savunulmasıdır.  Hakkın zafer şartı, hak yolunda dimdik tavır koymaktır.
                  Bi'setin  ilk aşamasında davetin gizliliklesürdürüldüğü yaklaşık üç yıllık sürede  peygamberimiz otuz kırk kişinin müslüman olmasını sağladıktan sonra  davetin açıkça sürdürülmesi, meydana çıkılarak bayrağın açıkça  dalgalandırılması bağlamındaki ilahi buyruk ulaştı. Peygamberimiz ve  ilk müslümanlar böylece ortaya çıktılar ve sonrasını biliyorsunuz.  Toplumun servet ve kudret sahibi büyükleri korkuyla irkildiler.  Başvurdukları ilk iş peygamberimizi maddi imkanlarla geri adım  attırmaktı. Ebi Talib'e başvurarak, ‘kardeşinin oğlu eğer riyaset  istiyorsa, yönetimi ona devretmeye hazırız; servet istiyorsa,  hepimizden daha zengin olacağı kadar ona servet veririz; padişah olmak  istiyorsa, başımıza padişah seçeriz. Söyledikleri şu sözlerden  vazgeçmesini ona öğütleyin' dediler. Peygamberimizin canını tehlikede  görerek bir entrikaya kurban gitmesinden korkan Ebi Talib, peygamberin  yanına geldi, Mekke büyüklerinin mesajını iletip nasihat etti,  öğütlerde bulundu ve onun geri adım atmasını istedi ve bu kadar kararlı  bir duruşun gerekli olmadığını belirtti. Peygamber şöyle buyurdu:  ‘Amca, bu hedeften vazgeçmem için eğer güneşi sağ elime verseler ve ayı  da sol elime, Allah'a andolsun ki, bu yoldan geri dönmeyeceğim ve Allah  bizi zafere erdirinceye ya da hepimiz yokoluncaya kadar yolumuzu  sürdüreceğiz.'
                  Daha sonra peygamberimizin mübarek gözlerinin  gözyaşlarıyla dolduğu ve sonrasında da yerinden kalktığı rivayet  olunur. Ebu Talib, bu inanç ve kararlılık karşısında büyük bir değişime  uğradı ve dedi ki: ‘Git, istediğin her şeyi yap, hedefini izle. Allah'a  andolsun ki, ben seni hiç bir şeye değişmem.' Bu kararlı duruş,  muhatapta da kararlı bir tavır oluşturdu. Peygamberin bu davranışı, Ebu  Talib'in kararlılığını da arttırdı. Hedefe bu denli bağlılık, düşmandan  korkmamak, düşmanın elindeki dünyalıklara tamahlanmamak, düşmanın  vermek istediği tavizlere gönül bağlamamak ve buna mukabil, doğru  bilinen yoldan dönmemek kararlılık getirmektedir, huzur getirmektedir,  yol ve hedefe güveni arttırmakta ve bu ilahi hedefe yaslanmayı  kolaylaştırmaktadır. Evet, otuz kırk kişiden fazla değildiler. İşbu  otuz kırk kişi öylesine çetin problemler karşısında yılmadılar ve her  geçen gün sayılarını arttırdılar. Her gün Mekke'de olup bitenleri  görüyordular; Ammar'ın başına gelenleri, Bilal'e nasıl muamele  edildiğini ve Sumeyye ve Yasir'e yapılan işkenceleri ve şehid  oluşlarını... Bütün bunları görmelerine rağmen iman ediyorlardı. İşte  hakkın ilerlemesi böyledir. Yalnızca huzur ve güvenlik altında hak  bayrağını kaldırmak ve onun gölgesinde koşuşturmakla hakkın  ilerleyeceğini sanmayınız. Hak, hak sahibinin, hakkın izleyicisinin  hakkın ilerlemesi yolunda dirençle adım atmasıyla gelişme gösterebilir.
                  Kur'an'da şöyle buyrulur: ‘Muhammed, Allah'ın resulüdür ve onunla  birlikte olanlar kafirler karşısında şiddet ve kendi aralarında da  merhametle davranırlar.' Kafirler karşısında şiddetle davranmanın  anlamı, onlarla sürekli olarak savaş halinde bulunmak demek değildir.  Eşidda, şiddet yani istihkam, sağlamlık, yıpranıp ufalanmamak...  Paslanan bir metal çürür, ufalanır ve yok olur. Bir başka metal ise  asırlar geçmesine rağmen paslanmaz ve çürümez. Eşidda bu anlama  geliyor. Şiddet, istihkam anlamında kullanılıyor. İstihkam bazen savaş  meydanında kendini gösterir ve bazen de düşmanla müzakere sırasında...  Bakınız peygamberimiz yaptığı savaşlar sırasında düşmanla konuşması  gerektiğinde nasıl davranıyordu. Onun tüm planı sağlam bir yapıya  dayanıyordu. Sapasağlam duruş, bir zerre bile zaaf göstermemek... Ahzab  savaşında peygamberimiz, düşmanla müzakereye girdi, ancak ne gibi bir  müzakere ? Eğer savaşsa, şiddetle ve eğer diyalogsa yine şiddet,  istihkam ve kudretle... ‘Eşiddae ale'l kuffar'ın anlamı budur.
                  ‘Ruhemae  beynahum' ise kendi aralarında yumuşak ve esnek davranılmasıdır. Burada  o şiddete yer yoktur. Burada gönül vermek ve gönül kazanmak söz  konusudur. Özverili ve toleranslı davranmak söz konusudur.
                  Bi'setin  başındaki o duruş, Ebi Talib yöresinde üç yıl boyunca süren inanılmaz  direnişe yol açmıştır. Şaka değil; üç yıl boyunca Mekke civarındaki bir  vadide aç, susuz, kızgın güneş altında direniş... Peygamber, Ebu Talib,  Hz. Hadice ve diğer müslümanlarla aileleri bu vadide muhasara  altındaydılar. Buraya yiyecek ulaştırılamaması için tüm yolları da  kapatmışlardı. Cahiliye adetlerine göre savaş yapılmadığı bazı  mevsimlerde şehre girebiliyorlardı. Ancak şehirde herhangi bir mal  satın almaya kalkıştıklarında, Ebu Cehil, Ebu Leheb ve Mekke'nin diğer  büyüklerinin uşakları ve evlatlarını kendi aleyhlerine öğütlediklerini  görüyorlardı. Bir şey almak istediklerinde söz konusu kişiler alış  verişe müdahelede bulunuyor ve iki misli para vererek, o malı satın  alıyor ve onları engelliyorlardı. Bu şartlar altında üç çetin yıl  geçirdiler. İnanılacak gibi değil !
                  Bu ilk direniş, Allah'a tevekkül  eden o kalp, diğer müslümanların da sabırlı davranmalarına yol açan bir  atmosfer oluşturmuştu. Geceleri sabaha kadar açlıktan ağlayan  çocukların sesleri, Kureyş'li kafirlerin kulaklarına kadar ulaşıyor ve  onlar arasındaki zayıf insanların üzülmesine yol açıyor, ancak  zorbalardan duydukları korkular nedeniyle bu insanlar da herhangi bir  yardımda bulunamıyorlardı. Ancak, müslümanlar gözlerinin önünde  evlatlarının nasıl çırpındıklarını, nasıl açlık çektiklerini, nasıl  hastalanıp öldüklerini izlemelerine rağmen bir an olsun sarsılmadılar.  Hz. Ali, değerli oğlu Muhammed Hanefiyye'ye şöyle buyurdu: ‘Dağlar,  yerinden kopup sarsılsa bile sen sarsılmayacaksın !' İşte bu  peygamberin öğüdüydü, peygamberin vasiyetiydi. İslam Ümmeti'nin ayağa  kalkış sırrı buradadır.İslam Ümmeti'nin bi'seti budur. Bu,  peygamberimizin bize verdiği derstir. Bi'set bize bunu öğretmektedir.
                  Yalnızca  oturup konuşmakla, ‘Cebrail geldi ve ayet nazil oldu, böylece peygamber  de nübüvvete seçildi' demekle ve kimin iman edip kimin iman etmediğini  sıralayıp sevinmekle meseleyi kavrayamayız. Mesele şudur ki, bizler  peygamberin mübarek hayatı boyunca meydana gelen tüm olayların anası  durumundaki bu hadiseden dersler çıkartmak zorundayız. 23 yılın  tamamında devşirilmesi gereken nice dersler mevcuttur.
                  Ben kimi  zaman bazı dostlarıma, peygamberin hayatının tüm milimetrelerine kadar  incelenmesi gerektiğini söylemişimdir. Bu hayatın her zerresi bir  olaydır, bir derstir, büyük bir insani semboldür. 23 yılın tamamı  böyledir. Gençlerimiz peygamberin hayatını sağlam ve belgesel tarih  kitaplarından okuyup neler olup bittiğini görsünler. Böylesine azametli  bir ümmetin nasıl meydana gelip yayıldığını ve her yere kök saldığını  kavramak gerekir. Bugün de beşeriyet için en iyi sözler, en iyi yollar,  en büyük dersler, en şifalı ilaçlar yine bu İslam Ümmeti içerisindedir.  Yoksa, yalnızca haklı olmamız yüzünden ilerleyebileceğimizi  sanmamalıyız. Hak, direnişin yoldaşıdır. Benim sık sık naklettiğim  üzere, Hz. Ali Sıffin savaşında şöyle buyurmuştur: ‘Bu bayrağı,  yalnızca basiret ve sabır sahipleri taşıyabilirler.' Ne olup bittiğini  farkedenler, hedefin ne olduğunu gözleyenler... Ayrıca, sabredenler...  Sabır, yani direniş ve belirli bir istikameti terketmemek... Bunları  bi'setten öğrenmek durumundayız.
                  Aziz İmam'ımız bu feyizli kaynağın  bir damlası olmasına rağmen, dünyada böylesine büyük bir eylemi  gerçekleştirmesini becerdi. İmam da kendi inandığı yola imanla baş  koymasını bilen bir insandı. Kur'an'da buyrulduğu üzere Allah resulü  kendisine indirilene iman ettiği gibi müminler de Allah'a, resulüne ve  meleklerine iman ederler. İlk mü'min, bizzat peygamberin kendisiydi.
                  Bizim  inkılabımızda da bu yola inanıp baş koyan ilk insan, bizzat İmam'ın  kendisiydi. İnandığı yol ve hedefe olan imanıyla dopdoluydu kalbi. Ne  yapmakta olduğunu anlıyor ve biliyordu, bu işin ne denli büyük olduğunu  farketmişti. Bu sürecin gerekliliklerinden haberdardı. İlk gereklilik,  Allah'a tevekkülle bu yolda dimdik bir duruş sergilemektir. O, dimdik  durdu. Bu milletin evlatları da onun duruşu sayesinde ayağa kalktılar.  Bu sabır kaynağı dolup taştığında, halkı da kuşatmış oldu. ‘Allah,  mü'minlerin kalplerine onların imanlarını arttırmak için huzur ve sükun  indirir.' Bu huzur ve sükun insanların kalbine nazil olduğunda insanın  imanı artar. Ve yine şöyle buyrulur: ‘Ve Allah, göklerin ve yerlerin  ordularına sahiptir.' Neden korkuyorsunuz ? Yeryüzü ve gökyüzünün  orduları Allah'ındır. Allah'la birlikte olduğunuzda yer ve göklerdeki  ordular da sizin demektir. Bu ilahi sünnetlerdir.
                  Bakınız, Allahu  teala aynı anda iki şeyi yaratmıştır: Birincisi, tüm kanunları ve  sünnetleriyle bu yaratılış alemini... İkincisi de, şeriat kanunlarını;  halkın dinini, hayatın kılavuzluğunu... Bunlar birlikte yaratılmış  olup, birbiriyle ahenk içerisindedirler. Eğer siz ilahi kanunlara göre  yani hakkın teşrii iradesine göre amel ederseniz, hayat ve  davranışlarınız yaratılış kanunlarına uygundur. Rüzgar yönünde hareket  eden bir gemi gibi, rüzgar ona yardım edecektir. Suyun akımına  uyarsanız, bu akım size katkıda bulunacaktır.
                  Yaratılış sır ve  gelenekleri, bu yolda hareket eden insana yardım eder, ancak sizin de  hareket etmeniz şartıyla... İran halkı hareket etti, sünnetullah,  Allah'ın tabii kanunları da ona yardım etti. Yoksa, dünyanın en hassas  noktası olan Ortadoğu'da, dünya emperyalistlerine en bağımlı  rejimlerden biri olan Şah Pehlevi yönetiminde, bir çok aydın ve  elitlerin onlarca yıl Batı öykünmeciliğine ve nefsani heveslere  bulandıkları bir toplumda ansızın İslam bayrağının yükseleceğini ve bu  toplumun İslam Ümmeti'ni İslam'a davet edeceğini kim düşünebilirdi ki ?  Böyle bir şeyin mümkün olabileceğini kim düşünebilirdi ki ? Ancak, oldu.
                  Bunun  anlamı şudur: Bir cemaat, bir millet eğer bu yola koyulurlarsa, ilahi  rüzgarlar, yani yaratılış sünnetleri de onlara yardım edecek ve  ilerleyeceklerdir.
                  Mesele, yalnızca İran'ın meselesi de değildir.  Bugün, İslam dünyası uyanış halindedir ve şuur kazanmıştır. Bir  zamanlar öyle sanılıyordu ki dünyanın güç sahibi kabadayıları, Amerika  ya da Sovyetler Birliği her ne isterlerse o olur ve siyasi liderlerin  onların emrine uymaktan başka bir çareleri yoktur. Şu anda milletler  arasında böyle bir inanç bulunmadığı gibi, siyasal elitler ve  politikacılar da bu yaklaşımları nedeniyle darbe yemişlerdir. Dimdik  dikilmeli ve kararlı bir duruş sergilemeliyiz.
                  Ben İran halkına, Hz.  Muhammed (sallallahu aleyhi ve alih)'in bi'setinin izleyicilerine tek  yolun, işbu direniş yolu olduğunu vurguluyorum. İran halkı büyük  İmam'larına uyarak bu direniş yolunu seçmiş bulunmaktadır. Biz bu  direnişten zarar görmediğimiz gibi, yararlar da sağladık.  Emperyalistlerin tüm medyaları toplanarak İran, İran hükümeti ve İslam  Cumhuriyeti nizamını çeşitli deliller ileri sürmek suretiyle  Filistin'lileri desteklemekten alıkoymaya çalıştılarsa da İran halkına  bunu kabul ettiremediler. Bundan sonra da kabul etmeyecek ve Filistin  halkını savunmaya devam edeceğiz.
                  Filistin halkı haklıdır, hak  sahibidir ve mazlumdur. Bu millet aleyhinde işlenen bunca zulme rağmen  gözlerini yuman özgürlük ve insan hakları şampiyonlarına yazıklar  olsun. Bütün bunları görmezlikten gelmelerine rağmen, yine de  utanmayarak insan hakları taraftarı olduklarını iddia edebiliyorlar.  İnanılacak gibi değil !.. Eğer Filistin'liler kendi ülkelerinde yabancı  bir azınlık olsaydılar, ülke sahibi demiyorum, farzedelim ki  Filistin'liler kendi topraklarında bir azınlık durumunda olsaydılar,  dışarıdan buraya gelmiş göçmenler durumunda olsaydılar, dünyanın hangi  insaflı insanı bunca zulme tahammül edebilirdi ? Evlerini yıkıyorlar,  gençlerini öldürüyorlar, erkekleri zindana atıyorlar, sürekli olarak  tehdit ediyorlar, evlerini bombardıman ediyor, bölgeye erzak ulaşmasını  engelliyorlar, halkı ekonomik abluka altında tutuyorlar, bağ ve  bahçelerini tahrip ediyorlar, bu insanların tüm hayatlarını  mahvediyorlar. İşte böyle bir zamanda Bush beyefendi utanmadan kalkıp  özgürlüğe saygı duyduklarını ifade edebiliyor ! Özgürlük, bu mudur ?  Yazıklar olsun size ! Özgürlüğü istemek, bu mudur ?
                  Bir milleti  kendi evinde böylesine baskı altına almak nasıl mümkündür ? Dünyanın  güç sahipleri sürekli olarak zorba, mütecaviz, katil ve teröristleri  destekliyorlar ve bu millete yapılan tüm zulümleri görmezden geliyorlar  ve sonra da çıkıp sırıtarak kendilerinin özgürlük ve bilmem ne yanlısı  olduklarını söylüyorlar.
                  İran halkı uyanıktır, İran halkı hakikati  farketmektedir. Müstekbirler ve emperyalistlerin doğası şudur ki, bir  adım gerilediğinizde onlar bir adım ilerleyeceklerdir. Geri çekilme ve  tutarlı söz ve tavırlardan geri dönüşün, emperyalistlerin  politikalarında değişikliğe yol açacağını, onların utanacaklarını,  ‘şimdi bunlar bir adım geri attıklarına göre biz de bir adım geri  atalım' diyeceklerini sanmak, büyük bir yanılgıdan ibarettir.
                  Siz  bir adım gerilerseniz, o bir adım öne çıkacaktır. Bir siperi  boşaltırsanız, gelip o siperi alacaktır. İslam Ümmeti, meselelerine bu  açıdan bakmalıdır. İslam dünyasının politikacıları çevrelerinde olup  bitenleri bu perspektiften değerlendirmelidirler. İran halkı ayağa  kalkıp onlar karşısında dikilmiş ve haklı sözlerini serdetmiştir. Bizim  sözümüz kelime-i tevhid ve söz birliğidir. Biz yalnızca Allah'a kulluk  ederiz, zorba ve emperyalist güçlere değil ! Çağdaş firavunlara, Ebu  Leheb ve Ebu Cehil'lere değil ! Zamanın Ebu Cehil'i kimdir ? Ebu Cehil  ölüp gitti; ancak çağdaş Ebu Cehil'ler yaşamaktadır.
                  Birinden nur ve birinden de kir akan bu çeşmenin suyu kıyamete dek ayrışmıştır.
                  Günümüzde  yine Ebu Cehil vardır dünyada; Ebu Leheb vardır. Savaş çığırtkanları ve  beyinsiz cahiller bugün yine yaşamaktadır. Günümüz Ebu Cehil'lerini  bulun. Günümüz Ebu Cehil'leri, atom bombası yapanlar, tüm dünyayı  tehdit edenler, bir başka milleti durduk yere ‘siz niçin nükleer enerji  edinmek istiyorsunuz ?' diye rahatsız edenlerdir. Çağdaş Ebu Cehil'ler,  İran halkının barışçı amaçlarla, elektrik üretimi için nükleer enerji  peşinde olduğunu pekala bilmektedirler. Ancak onlar, ‘bu iş size güç  kazandıracağı için koymayacağız !' diyorlar. Beyefendilerin sözleri  böyle... Bu zorbalar, bu cahiller, ne mantıktan ve ne doğru sözden  anlayan bu kabadayılar karşısında, sürekli pazularına bakarak güçlerini  tartan ve bağırıp çağıran bu beyinsiz, bu kafasız lümpenler karşısında  geri adım atarsanız, yenildiniz demektir. İran halkı bunu tecrübe  etmiştir. Yaklaşık 30 yıldır bu meselelerle karşı karşıyayız. Ancak  gerçekten de ilerlemiş durumdayız.
                  İran halkı bugün 20 yıl önceki  İran halkıyla kıyaslanır gibi değildir ve ilmi, teknolojisi, tecrübesi,  çeşitli maharetleri, çok yönlü dev milli kalkınma hamlesi, sosyal ve  ekonomik ilerlemesiyle, bölgedeki kudret ve nüfuzu ile 20, 25 yıl  öncesiyle mukayese edilemez bir noktaya gelip dayanmıştır. Bu sonuç,  sözkonusu direnişin eseridir. Bu, bi'setin bize sunduğu derstir. Bunu  her birimiz kavramalıyız. Peygamberimizin tarihini incelemeli ve şunu  bilmeliyiz ki, o gün Resul-ü Ekrem'in bi'setiydi ve bugün, İslam  Ümmeti'nin bi'setidir.
                  İslam Ümmeti bugün kendi bi'setini  hissetmeli, kendisine ilahi bir görev yüklendiğinin şuuruna varmalıdır.  Bilinç ve sağduyuyla hareket ederek, bilimsel gücünü ve yeteneklerini  arttırmalı, milli dayanışması ile uluslararası İslami insicamı  yükseltmelidir. Müslüman uluslar arasındaki söz ve eylem birliği çok  mühimdir.
                  İşte bu, İran halkının, İslam İnkılabı'nın, İslam  Cumhuriyeti nizamının mesajıdır. Bizler aydın ufuklara sahibiz.  Allah'ın yardımıyla ne yapmakta olduğumuzu ve nereye varacağımızı  bilmekteyiz. O noktaya ulaşabilmenin tek çaresinin de yola koyulup  yürümek olduğunu bilmekteyiz; durmak ya da geri adım atmak değil !..
                  Allahu  tealanın bu değerli milleti peygamberimizin bi'setinin bereketlerine  kavuşturmasını diliyorum. Allahu teala inşallah İslam Ümmeti'ni her  geçen gün daha bir onurlandırır, asrın velisi olan (ruhumuz ona feda  olsun) Hz. Mehdi'nin mukaddes kalbini bizden razı kılar, şehidler ve  aziz İmam'ımızın pak ruhunu şad eyler...
                  Allah'ın selam, rahmet ve bereketi üzerinize olsun...


Total Visit: 250
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.