Bismillahirrahmanirrahim, Bir kez daha yeni yılbaşında Hz. İmam Rıza (S)’in pak türbesi yanıbaşında bu mukaddes mekanın ziyaretçileri olan siz aziz halkımızın hizmetinde bulunmayı nasib eden Allah’a şükürler olsun... Resul-ü Ekrem (S) ve İmam Sadık (S)’in veladeti ile milletimiz için sembolik bir milli bayram olan Nevruz münasebetiyle hepinizi tebrik ediyorum. Tevhid, adalet, paklık ve bilgeliğin bayraktarı olan yüce peygamberimizin miladını idrak etmekteyiz. Bu yüzden Nebiyyi Ekrem Muhammed bin Abdullah (S)’in veladet yıldönümüyle ilgili olarak diyeceklerim var. ‘O, ümmiler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp-temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamberi gönderendir’ (Cuma Suresi- 2). Bütün bu sözlere mazhar olan, o mukaddes varlığın bizzat kendisidir. Veladetinden bi’setine kadarki kırk yıllık süre, peygamberimiz için paklık, emanete riayet, mertlik ve sadakat sınavı idi. O dönemde dost ve düşman, kabile başkanlarından tutun da, ta tüm halk bireyleri ve Mekke’ye gelen yolcular ve bu seferlerde Resul-ü Ekrem (S)’i ziyaret eden misafirlere kadar hemen herkes, bu insanın büyüklük ve necabetini, sadakat ve mertliğini, emanete riayet ve pak şahsiyetini itiraf etmekteydiler. Bu büyük insanın bi’set öncesindeki kırk yıllık ömründe hiç kimse karanlık bir nokta görmedi, tek bir yalan dahi işitmedi. Onun, başkalarının haklarına tecavüz ettiğini gözlemlemedi. Tüm halk kesimleri, onun bu özelliklerini doğruluyorlardı. Resul-ü Ekrem’in ilk kırk yılını halk bu hasletler ve sıfatlarla tanımıştı. Peygamberimizin İslam’a çağrısının başladığı kırk yaşından sonra aynı halkın kimi önemli kesimlerinin peygamberimiz aleyhindeki kin, düşmanlık ve iftira seli kendini gösterdi. Bi’set öncesinde bu büyük insanın ne denli pak, sadık ve bilge olduğunu doğrulayanlar, bi’setten sonra Kur’an’da da beyan olunduğu üzere, İslam peygamberine sihirbaz, deli ve yalancı gibi töhmetlerde bulundular. Bu yüzden, peygamberimizin düşmanlarının, onun şahsıyla bir problemleri yoktu. Düşmanlığın kaynağı, peygamberimizin mesajıydı. Peygamberimiz aleyhinde ortak bir cephe oluşturanların tamamı, onun tevhid mesajı, adalet mesajı ve İslam mektebinin öğretileriyle düşmanlık içerisindeydiler. Geçen 1400 yıl boyunca da durum böyleydi. Eğer bugün de kimi Batı’lı ülkelerin edebiyatında ve Batı dünyasının kimi politikacılarının kalem ve dillerinde İslam peygamberine yönelik hakaretler göze çarpıyorsa, sorun, cahiliyenin ilk dönemindeki sorunla aynıdır. Günümüzde de peygamberimizle çatışıp, onun ismi ve hatırasına hakarete yeltenenler, onun insanlar için sunduğu tevhid, adalet ve özgürlük mesajına düşman ve muhaliftirler. İnsanlara zulüm, aldatma, zorbalık, aşağılama ve kölecilikle kudret ve servetlerini arttıranlar, bu mesaja düşmandırlar. Tevhid mesajına düşmandırlar. Tüm insanları tek bir ilaha kulluğa çağıran tevhid mesajına muhaliftirler. Tek bir ilaha kulluğu benimseyenler, artık servet ve kudret gibi tanrılara kulluğu reddedeceklerdir. Hayatlarını insanlar ve milletler arasında ayırımcılık üzerine kuranlar, peygamberimizin adalet mesajını beğenmeyerek, ona düşmanlık beslerler. Bu düşmanlıklar, o zamanlarda korku ve zaaf nişanesi olduğu gibi, şimdi de öyledir. Peygamberimiz ve İslam’a kin besleyip, hakaret edenler, zaafları yüzünden bu çirkin hareketlere kalkışmaktadırlar, güçlü olduklarından değil... O zamanlar, peygamberin tevhid ve adalet mesajından korkarak kendilerini tehlikede hissedenler, günümüzde de dünyanın her tarafında halk kitlelerinin maneviyata susadığını ve dünyanın zorba güçlerinden nefret ettiklerini gördüklerinden, İslam karşısında kendilerini tehlikede hissediyorlar. Adalet ve eşitlik bayrağını elinde taşıyan, maneviyat ve ubudiyet sancağını dünyada dalgalandıran ve materyalist düzenlerden yorulan beşeriyeti kendine çağıran İslam’dan korkmaktadırlar. Günümüzde dünya emperyalistleri ve uşakları, korkuları yüzünden peygamberimize hakaret ediyorlar. Bu hareketler, onların mağlubiyet göstergesidir, kuvvet ve kudret değil... Bu olaylar sırasında, Selman Rüşdi gibi bir yazar müsveddesi ya da bazı Avrupa ülkelerinde karikatürleri yayınlanan satılmış kalemlerin, tek başlarına İslam karşısında dikildiklerini sananlar, büyük bir yanılgı içerisindedirler. Bunlar dünya emperyalizminin yüzü kara ve zavallı piyade güçleridir. Meselenin öznesi, siyasetlerdir, dünyanın müstekbir güçlerinin sömürü şebekeleridir. Yani, gaddar ve hunhar siyonist şebekeler ile siyonizmin nüfuzu altındaki politikacılardır. Bu yüzdendir ki, Avrupa Birliği yetkililerinden biri, tüm Batı’lı medyaların toplu olarak İslam peygamberine hakarette bulunması gerektiğini açıkça dile getirebilmektedir. Yaptıkları iş, kendi foyalarını ortaya çıkartıp, rezil olmaktır. Anlaşılıyor ki, İslam dünya çapında halk kitlelerinin gönlünü fethederek, zorbalar ve müstekbirlerin kalplerine korku salmıştır. Bu yüzden onlar, kurtuluşu İslam peygamberine saldırıda aramaktalar. O dönemlerde mağlub oldular, bugün de Allah’ın yardımı sayesinde müslümanlar tarafından yenilgiye uğrayacaklardır. Bir nebze de İmam Cafer Sadık (S)’in veladetine değinmek istiyorum. Bu büyük imam hayatı boyunca diğer imamlara nazaran halis İslam maarifini teşkil eden Ehli Beyt maarifini iştiyak sahibi susuz gönüllere takdim açısından daha fazla fırsat edindi. İmam Sadık’ın eğitiminden geçmiş olan binlerce kişinin tamamının şii olduklarını ya da onun imametini benimsediklerini sanmak yanılgı olur. Bunlar arasında, onun imametini şiiler kadar benimsemeyen çok sayıda talebe de vardı. Ancak, bu büyük insanın İslami meselelerdeki ilminden yararlanmaktaydılar. Bizim rivayetlerimizde olduğu gibi, Ehli Sünnet’e mensup raviler, Şia dışındakiler de İmam Cafer Sadık’a dayanarak bir çok rivayetlerde bulunmuşlardır. Bu şu anlama gelmektedir: İslam dünyası ve İslam Ümmeti bugün de İmam Sadık ve Ehli Beyt’in sunduğu maarife ihtiyaç duymaktadır. İslam Ümmeti’nin çeşitli kesimleri bu vesileyle birbirlerine dayanak olmalı ve İslam maarifi alanındaki düzeylerini yükseltmelidirler. Bu yüzden, müslüman fırkalar arasında kin ve düşmanlıklara yer verilmemelidir. Bizim ‘İslami vahdet’ten kasdımız, budur. Vahdet Haftası yaklaşıyor. İslam Cumhuriyeti Vahdet Haftası’nda şii ya da sünnilerin, kendi mezheblerini terketmeleri ve bir başka mezhebe yönelmeleri çağrısında bulunmamaktadır. İslam Cumhuriyeti, İslami mezhebler arasındaki ortak noktaların vurgulanmasını, İslam düşmanlarınca örülen duvarlar, kin ve inatların bertaraf edilmesini, Ehli Beyt maarifinin incelenmesini arzulamaktadır. Günümüzde düşmanlar, geçmişe göre daha aktif bir şekilde bu duvarlar ile kin ve düşmanlık araçlarının takviyesine ve böylelikle müslüman kardeşlerin birbirlerinden ayrı düşmelerine çabalamaktalar. Amerika, siyonistler ve dünyanın diğer müstekbir güçleri, ne Şia’ya alaka duymaktadırlar ve ne de Ehli Sünnet’e... Her ikisine de düşmandırlar. Herhangi bir müslüman, Allah adıyla, İslami imanına dayanarak onların zorbalıkları karşısında dikilirse, ona düşmanlık besliyorlar. Bakınız, Lübnan’da şii Hizbullah’a olduğu kadar, Filistin’de de sünni Hamas ve İslami Cihad’a düşmandırlar. İran’daki tağuti rejim döneminde, uşakları durumundaki ve şia kisvesindeki kokuşmuş monarşi düzeni ile bu düzenin başka ülkelerde sünni geçinen benzerleri karşısında aynı mesafe ve birlikteliğe sahiptiler. Onlar, zorbalıklar, emperyalizm ve halkların doğal kaynaklarının talan edilmesi karşısında dikilip, haklarını isteyen bir İslam’a muhaliftirler. Onlar için şii ve sünni, anlamsızdır. Ancak, İslam Ümmeti’nin güçlenmemesi ve kesin bir tavır koyamaması için müslüman kardeşler arasında, şii ve sünni arasında, şii fırkaları içerisinde, sünni fırkaları içerisinde ihtilaflar oluşturmaktadırlar. Onların işi gücü tefrikadır. Seçkinlerimiz ve halkımız, bu gerçeği kavramak zorundayız. Biz, Ehli Beyt mektebinin izleyicisi olduğumuz için, şii olduğumuz için, Emirül Müminin'in imameti ve doğrudan hilafetini benimsediğimiz için iftihar etmekteyiz. Ancak bunun isbat yeri sokak ve cadde değildir. Böyle konuların isbatı seçkinler ve uzmanlar arasında mümkündür. İhtilaf konuları, kelam ve mantığa dayalı tartışmalarla incelenebilir. Birbirine kılıç çekmek, ayıp aramak, kötülemek ve küfretmek, hem sünni ve hem de şii müslümanların muhalifi olan İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek demektir. Biz bu inancı İslami vahdet bayrağı olarak göndere çektik. İran halkı buna inanmakta ve bunu istemektedir. Nevruz konusuna gelince... Nevruzun bizzat kendisi yenilik ve gelişme sembolüdür. Bu yılın İran’da yenilik ve gelişme yılı olduğunu söyledik. Bu yılın, İran halkı için yenilik ve gelişme baharı olmasını arzuluyoruz. Bu yıl niçin ‘yenilik ve gelişme’ sloganını söz konusu ettik ? İslam İnkılabı’nın bizzat kendisi, İran halkının kendi tarihi ve beşer tarihine kaydettiği büyük bir tarihi yeniliktir. İslam Cumhuriyeti de, tıpkı İslam İnkılabı gibi bir yeniliktir. Sömürgecilik dönemi sonrasında dünya ikiye bölündü: sultacılar ve sultayı kabullenenler... Bilim, silah ve hileleri sayesinde başka ülkeleri sultaları altına alan devletler ve güç sahipleri, işbu sultacılardır. Bu milletler ve ülkeler de ister istemez mevcut sulta altına girdiler. Dünya, sultacılar ve sulta altındakiler gibi bir taksime alıştı. Geleneksel olarak, milletlerin büyük bir kesimi, emperyalist ve sömürücü güçler ile başka milletlerin buyruğu ve boyunduruğu altına girmekteydiler. İslam İnkılabı ve İslam Cumhuriyeti geldi ve bu çarpık düzeni parçaladı. İslam Cumhuriyeti sultacılığa muhalif olduğunu ve hatta kendisi de güç kazandığı takdirde asla sulta taraftarı olmayacağını açıkladı. Başka bir millet üzerinde sulta kurmayacağını ve kendi halkını da sulta altında tutmayacağını vurguladı. İslam Cumhuriyeti sultacılığa karşıdır, ancak ‘sulta’nın kabulüne daha bir karşıdır. ‘Sulta’nın kabullenilmesi, sultacılara teslimiyet ve onların teşviki anlamındadır. Yerinde oturup, başkalarının, kendi kaynaklarını yağmalaması ve alınyazısını belirlemesini seyreden bir millet, sultacıları teşvik etmekte ve kendi elleriyle kendi mezarını kazmaktadır. Ahlaki açıdan, bir ülkenin sömürülmesi ve bir ülkenin kaderi üzerinde sulta kurulması, o ülke halkının aşağılanması ve kimliğinin mahvedilmesi demektir. Siyasi açıdan, sultacılık, bir milletin alınyazısını ele geçirmek demektir. İran’daki tağuti rejim döneminde Amerika’lılar, ABD rejimi ülkemiz üzerinde sulta kurmuşlardı ve milletimizin elinden hiç bir şey gelmiyordu. Bir diktatörü işbaşına getirmişler ve onun buyrukları arkasına sığınarak milleti sulta altına almışlardı. Halkın iç işlerine müdahelede bulunuyor, istediklerini azlediyor, istedikleri atamaları gerçekleştiriyor, hükümetin hareket çizgisini belirliyor, başbakan getiriyor, başbakan deviriyor ve hatta bakanların seçimi ve ordu komutanlarının belirlenmesine kadar karışıyorlardı. Ekonomik açıdan ise, sultacılık, bir ülke kaynaklarının talan edilmesi ya da kullanışsız hale getirilmesi demektir. İşte tüm bunlar, sultacılığın sonuçlarıdır. İslam İnkılabı geldi ve bütün bunlar üzerine bir iptal çizgisi çekti. Yaklaşık 30 yıldır İslam Cumhuriyeti bu tarihi tavrıyla, tüm dünyanın kendilerine ait olduğunu zanneden sultacılar karşısında dikildi. ABD rejimi bu bölgede saltanat sürmekteydi ve Ortadoğu, müstekbirler ve Amerika’lı devlet adamlarının üzerine bastıkları bir paspas mesabesindeydi. Ortadoğu ve bu bölgenin incisi durumunda olan İran ise onların nüfuzu altındaydı. İnkılab geldi ve bütün bu denklemleri alt üst etti. İslam Cumhuriyeti nizamı cesaretle bu zulüm düzeni karşısında dikilmesini bildi ve bu denklemleri değiştirdi. Bugün bakınız, Ortadoğu Amerika için tam bir yenilgi meydanına dönüşmüştür. Son yıllarda, İslam nizamının güç kazanmasını önlemek amacıyla ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Vurabilecekleri tüm darbeleri indirdiler. Yapabilecekleri her şeyi yaptılar. Yapmadıkları bir şey kaldıysa, yapamadıklarındandır. Dayattıkları savaş, ekonomik ambargo, psikolojik savaş, propagandalar, sansasyonlar ve İslam Cumhuriyeti aleyhinde koparttıkları gürültü ve patırtılar karşısında İslam Cumhuriyeti, bu kahraman milletin desteği sayesinde güçlü bir şekilde dikilmesini bilmiştir. Yalnızca yokoluştan kurtulup kendini korumakla kalmamış, her geçen gün daha bir güçlenmiştir. Günümüzde İslam İnkılabı’nın mesajı geniş bir coğrafyaya yayıldığı gibi, derinliklere dek uzanmış ve kök salmıştır. Bugün İran halkına şaşkınlık ve hayranlıkla bakanlar, yalnızca komşu milletlerle sınırlı değildir. İslam Cumhuriyeti nizamının önde gelen yetkililerine sevgi ve muhabbet duyanlar, yalnızca çevremizdeki halklardan ibaret değildir. İslam İnkılabı’nın sesi, İran halkının kararlılığı ve kendi ilkeleri ve değerlerine bağlılığı, dünyanın çeşitli bölgelerinde hayranlık uyandırmıştır. Bu geniş coğrafyalara yayılan hayranlığa karşılık, derinlemesine bakıldığında da İslam Cumhuriyeti’nin bilimde, teknikte, sosyal alanlarda ve kamu hizmetlerinde halk bireyleri için önemli ilerlemeler kaydettiğini görürüz. Bu 29-30 yılda gerekleştirilen hizmetler, aynı zaman dilimlerinde tağuti düzende sunulanların kat kat üzerindedir. İran’da siyasal, sosyal ve ekonomik alanlarda çok büyük bir sıçrama izlenmektedir. Ülke ve milletimizin milli onuru, dünya halklarının dilinden düşmemektedir. Bilimsel ilerlemeler açısından, bir zamanlar en alt sıralarda yer alan bu ülke artık bir çok dalda en üst düzeye ulaşmıştır. İslam Cumhuriyeti’nin bazı alanlarda dünyanın ilk 8-10 ülkesini geçmiş ya da onlara ulaşmış olduğunu görmektesiniz. Onların uzun yıllar boyunca katettikleri yolu, İran halkı yetenekli gençleri sayesinde bazı alanlarda katetmesini bilmiştir. İran halkını aydınlık ufuklar ve umutlu bir gelecek beklemektedir. Yakında İslam Cumhuriyeti’nin dördüncü 10 yıllık dönemine adım atacağız. Hayatımıza bir göz atıp, nerelerde eksikliklerimiz olduğunu tesbit edelim. Evet, bir çok eksiğimiz var. Bugünkü mesajımda da arzettiğim üzere, çeşitli alanlarda tağuti düzenlerin yüz yıllık geri kalmışlıklarının mirasçısı durumundayız ve bir çok konuda geri kalmış bulunmaktayız. İlerlemek ve beşeriyetin en ön saflarında yer almak istediğimizi belirttik. Öne doğru ilerlemekte olduğumuzu bilmeliyiz. Başka milletlerin durduklarını sanmayın, onlar da hareket halindeler. Hareketimize ivme kazandırmalı ve hareket şeklimizi öylesine tanzim etmeliyiz ki en ön saflarda yer alabilelim. Yoksa alışılmış hızla hareket edildiğinde, yine geri kalmışlık aşamasından çıkamayız. Gelecek on yıla baktığımızda, önümüzde iki önemli hedef belirmektedir: ilerleme ve adalet... Biz dünyadaki bazı ülkeler ve düzenler gibi yalnızca ilerleme peşinde değiliz. Biz, ilerlemeyi adaletle birlikte istiyoruz. Bilimsel olarak ilerlemiş bir çok ülkeyle ilgili ekonomik istatistikleri incelediğimizde kişi başına yıllık gelirin yüksek olmasına rağmen, bu ülkelerdeki gelir dağılımının ilginç olduğunu gözlemliyoruz. İlahi olmayan düzenler ve emperyalist modeller ile onların türevi durumundaki rejimler, bu konuya dikkat etmemektedirler. Biz, bu konuya ilgisiz kalamayız. Biz, ülkemizin her açıdan, bilimsel, ekonomik, teknik ve siyasal alanlarda ilerlemesini istiyoruz. Halkın refaha kavuşmasını arzuluyoruz. Ancak, ilerlemenin yanısıra, ülkenin adaletle yönetilmesini de önemsiyoruz. İlerlemeye dayanmayan bir adalet iyi olmadığı gibi, adaletsiz bir ilerleme de iyi değildir. İlerlemeden yoksun bir adalet, yoksullukta eşitlik sağlanması demektir. Biz bunu istemediğimiz gibi, adaletten yoksun bir ilerlemeyi de arzulamıyoruz. İlerleme ve adaleti birlikte istiyoruz. Toplum katmanları arasındaki uçurum kapatılmalıdır. Yetenek sahibi, dinamik insanlara eşit fırsatlar tanınmalıdır. Tembellik eden bir şahıs, bunun sonucuna katlanır. Ülkenin bazı bölgelerinde bilimsel ve ekonomik ilerlemeye ilgi duyulmamasına rağmen, kimi insanların bu bölgede ülke imkanları ve kaynaklarından bitimsiz bir şekilde yararlanması önlenmelidir. Millet, gelip geçen hükümetler, İslami Şura Meclisi, Yargı Gücü ve tüm yetkililerden işte bunları talep etmelidir. Ülke, ilerlemek zorundadır. Tüm alanlarda; servet üretimi, randımanın arttırılması, milli irade ve azmin yükselişi, milli dayanışma, çeşitli halk kesimlerinin yakınlaşması, bilim ve teknik, ahlak ve maneviyat, toplum katmanları arasındaki uçurumun giderilmesi, refah, sosyal düzen, tüm bireylerde iş ve çalışma vicdanının oluşumu, ahlaki güvenlik, siyasal bilincin gelişimi ve bir kaç ay önce hep vurguladığım milli özgüvenin arttırılması gibi alanlarda ilerlemek zorundayız. Milletimiz, kendine güvenle hareket etmeli ve hedeflerini gerçekleştirebileceğine inanmalıdır. Bu milletin düşmanları uzun yıllar boyunca bizim ilerleyemeyeceğimizi telkın edip durdular. Bütün bu alanlarda ilerleme kaydetmemiz gerekiyor. Ancak, bütün bu ilerlemeler, adaletin gölgesinde ve adaletin teminiyle birlikte olmalıdır. Bugün kimi uzmanlar ya da sözde ekonomik teorisyenler, ‘eğer ekonomik alanlarda ilerlemek istiyorsanız, sınıf farklılığını kabul etmek zorundasınız’ diyebilirler. İşte bu noktada biz ‘yenilik’ üzerine vurgu yapmaktayız. Batı’nın ekonomik reçetelerini beşerin en son kazanımı olarak görmemeliyiz. Hayır, bu da belirli bir ömrü olan reçetedir. Devri kapanınca, yepyeni bir fikir meydana gelir. Bu yeni fikri, arayıp bulmak gerekir. Ölçü, bu olmalıdır. Biz ülkenin zenginleşmesini arzuluyoruz, üretim sektörlerindeki yatırımların kapsamlı hale gelmesini istiyoruz. Bugün ülkemizde servet sahibi çok sayıda insan var. Bu serveti yararlı işlere yatırabilirler. Böylece hem kendileri kar ederler, hem halk yararlanır ve hem de Allah’ın rızasını kazanırlar. Servet sahiplerinin, ülkenin üretim sektöründeki yatırımları ve yurt içindeki mahsullerin yüksek randımanla artışına katkıları bir ibadet sayılır ve kendilerine sevab kazandırır. Bu yol açıktır. Yatırımlarda bulunabilir ve servet üretebilirler. Yöneticiler de tüm tabakaların bu durumdan yararlanabilmesi ve zayıf tabakaların da mevcut fırsatları değerlendirebilmesi ve zaaflarını giderebilmesi için gerekli denetimlerde bulunmalıdırlar. Herkes, bu alanda muktedir olsun. Biz bu otuz yılda büyük ilerlemeler kaydettik. Düşmanımız, şu ana kadar mağlub olmuştur. Bu güne, bu saate kadar, İran milletinin düşmanı olan siyonizmin şeytani şebekeleri ve emperyalist ABD rejimi İran milletine yenik düşmüştür. ABD bugün dünya kamuoyunda nefretle izole edilmiştir. Sloganları da artık halkın gözünden düşmüş olup, kimse onlara inanmamaktadır. Amerikan rejiminin insan hakları ve demokrasi taraftarı olduğuna kim inanır ki ? Amerikan insan hakları ! New York’daki ikiz kulelerin vurulduğu tarihten bu yana ABD hükümeti ülke içerisinde tam 32 milyon kişiyi sorguya çekmiştir ! 32 milyon kişi ! Bunlar, kendilerinin yayınladığı rakamlar. Halkın telefonlarını dinlediler, hapishanelerde işkencelere başvurdular. Kongrede işkenceye karşı bir kanun hazırlandı, ancak ABD’nin mevcut başkanı bu kanunu veto etti. Yani, işkence yasak değil ! İnsan haklarının ne olduğunu bunlar mı anlayacaklar ? Amerika’nın dünya çapında 200 kadar gizli hapishanesi var. Bunların bazıları Avrupa’da... Her bahaneyle insan haklarından söz eden ve insan haklarına dikkat ettiklerini savunan Avrupa’lılara göre bütün bunlar, insan haklarının korunması mıdır ? Holokast hakkında kimi soruları gündeme getirenler karşısında tüm mahkemeleri, hükümetleri ve gazeteleriyle seferber olanlar, niçin İslam peygamberine yapılan bunca hakaret karşısında itirazda bulunmadıkları gibi, bir de bu hakaretlere ortak olmaktadırlar ? İnsanlığa saygı bu mudur ? İnsanlara saygı bu mudur ? Demokrasi taraftarı olduklarını söylüyorlar. Ancak her nerede halkın verdiği oylar, çıkarlarına aykırıysa, demokrasi ve halkın seçtiği hükümeti demir yumruklarla ezmeye çalışıyorlar. Bunların bir örneği Filistin’deki Hamas’tır. Bu hükümeti halk seçmedi mi ? Bir diğer örnek de İslam Cumhuriyeti aleyhindeki kof ve saçma tehditlerdir. İslam Cumhuriyeti bu geniş ve halka dayalı demokrasisiyle tüm bölgede ve dünyanın önemli bir kesiminde özgün bir demokratik düzene sahip olup, otuz yıldan az bir sürede bu ülkede 30 kadar seçim düzenlemiştir. İslam Cumhuriyeti hakkında ileri geri konuşuyorlar, tehditler savuruyorlar. Ambargoyla tehdit ediyorlar, askeri saldırıyla tehdit ediyorlar; sanki daha önce askeri saldırıda bulunmamışlar, sanki daha önce ambargoya başvurmamışlar gibi ! Şu ana kadar İran halkına sanki çok iyi mi davrandınız ? Bu millet şu ana kadar, cesaret ve kararlılığı sayesinde ayakta durmuş olup, kudretini kendi zatı ve özbenliğinde yoğurmuştur. İnsan hakları iddiasında bulunuyor, sonra da bunca cinayet işleyen kan içici, gaddar siyonist rejimi savunuyorlar. Bazı Avrupa’lı devletlerin, bunca nefrete muhatab olan ABD’nin kaderinden niçin ibret almadıklarını şaşkınlıkla izlemekteyim. Bazıları da siyonist sermaye sahiplerinin gönlünü kazanmak için gaspolunmuş Filistin topraklarına giderek, sun’i siyonist devletin parlamentosunda İran aleyhinde konuşmalar yapıyor ve İran’ı yeriyorlar. Niçin ibret almıyorlar ? Bugün dünya halkları siyonist rejimden nefret etmektedir. Onu destekleyen ABD de, dünya halklarınca nefretle anılmaktadır. Günümüzde insan hakları, tüm milletler ve devletlerin Amerika’nın, bu ülkeye hakim siyonistlerin ve ABD hükümetinin zorbalıkları karşısında tek bir saf oluşturulmasını gerektirmektedir. Bu bağlamda, İran milleti, diğer tüm milletlerden daha cesur ve daha açık sözlü olarak dimdik durmuştur. Biz, milletimizdeki yılmaz azim ve niyetle, Allah’a şükürler olsun, hükümetimiz, yetkililerimiz, yeni bir solukla işbaşına gelen meclisimiz ve milletvekillerimizin hazırlıklı oluşlarıyla, onların İslami değerlere yönelik hareketleriyle ve bu halkın desteklerine olan güvenimizle, bu ülkeyi daha da ileriye götürebiliriz. Şu şartla ki, yetkililer, yenilik, inisyatif ve yaratıcılık gibi unsurları çeşitli uygulamalarda ciddiye alsınlar ve ilerleyebilmeyi becersinler. Ben hükümete ve İslami Şura Meclisi’ne şu tavsiyede bulunuyorum: bir süre önce başlatılıp yarım kalan ve sonuca ulaşmayan plan ve projeleri himmet göstererek tamamlayınız. Milli kaynakları önceliklere dikkat ederek kullanınız. İnşaallah İran milleti, gençlerimiz ve sorumlularımız, her geçen gün ülkenin daha bir ilerlemesine tanık olacaklardır. Yeni yılın sonunda, Allahu tealanın katkısı ve Hz. Mehdi (S)’in duasıyla İran milletinin bu günlerden daha da parlak günlere kavuşmasını diliyorum. Ya Rab ! Hz. Mehdi’nin mukaddes kalbini bizden razı kıl. Bizi, İslam’a, müslümanlara, ülkeye ve millete hizmette başarılı kıl. Ya Rab ! Aziz İmam’ımız ve değerli şehidlerimizi yüksek derecelere yücelt. İran milletinin her geçen gün daha bir değer ve onur kazanmasını sağla... Allah’ın selam ve rahmeti üzerinize olsun...
|