Perşembe 9 Şubat 2012 - 06:10

الخميس ١٧ ربيع الأول ١٤٣٣

پنجشنبه ۲۰ بهمن ۱۳۹۰ - ۰۷:۴۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       
                             

Ayetullah Hamenei: 'Günümüzde Ortadoğu, ABD'nin Yenilgi Meydanına Dönüşmüştür !'
                                                                   
20/03/2008


              Bismillahirrahmanirrahim,
             
              Bir  kez daha yeni yılbaşında Hz. İmam Rıza (S)’in pak türbesi yanıbaşında  bu mukaddes mekanın ziyaretçileri olan siz aziz halkımızın hizmetinde  bulunmayı nasib eden Allah’a şükürler olsun... Resul-ü Ekrem (S) ve  İmam Sadık (S)’in veladeti ile milletimiz için sembolik bir milli  bayram olan Nevruz münasebetiyle hepinizi tebrik ediyorum.
             
              Tevhid,  adalet, paklık ve bilgeliğin bayraktarı olan yüce peygamberimizin  miladını idrak etmekteyiz. Bu yüzden Nebiyyi Ekrem Muhammed bin  Abdullah (S)’in veladet yıldönümüyle ilgili olarak diyeceklerim var.  ‘O,  ümmiler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları  arındırıp-temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamberi  gönderendir’  (Cuma Suresi- 2). Bütün bu  sözlere mazhar olan, o mukaddes varlığın bizzat kendisidir.  Veladetinden bi’setine kadarki kırk yıllık süre, peygamberimiz için  paklık, emanete riayet, mertlik ve sadakat sınavı idi. O dönemde dost  ve düşman, kabile başkanlarından tutun da, ta tüm halk bireyleri ve  Mekke’ye gelen yolcular ve bu seferlerde Resul-ü Ekrem (S)’i ziyaret  eden misafirlere kadar hemen herkes, bu insanın büyüklük ve necabetini,  sadakat ve mertliğini, emanete riayet  ve pak şahsiyetini  itiraf etmekteydiler. Bu büyük insanın bi’set öncesindeki kırk yıllık  ömründe hiç kimse karanlık bir nokta görmedi, tek bir yalan dahi  işitmedi. Onun, başkalarının haklarına tecavüz ettiğini gözlemlemedi.  Tüm halk kesimleri, onun bu özelliklerini doğruluyorlardı. Resul-ü  Ekrem’in ilk kırk yılını halk bu hasletler ve sıfatlarla tanımıştı.
             
              Peygamberimizin İslam’a çağrısının başladığı kırk yaşından sonra aynı halkın kimi önemli  kesimlerinin  peygamberimiz aleyhindeki kin, düşmanlık ve iftira seli kendini  gösterdi. Bi’set öncesinde bu büyük insanın ne denli pak, sadık ve  bilge olduğunu doğrulayanlar, bi’setten sonra Kur’an’da da beyan  olunduğu üzere, İslam peygamberine sihirbaz, deli ve yalancı gibi  töhmetlerde bulundular. Bu yüzden, peygamberimizin düşmanlarının, onun  şahsıyla bir problemleri yoktu. Düşmanlığın kaynağı, peygamberimizin  mesajıydı. Peygamberimiz aleyhinde ortak bir cephe oluşturanların  tamamı, onun tevhid mesajı, adalet mesajı ve İslam mektebinin  öğretileriyle düşmanlık içerisindeydiler.
             
              Geçen  1400 yıl boyunca da durum böyleydi. Eğer bugün de kimi Batı’lı  ülkelerin edebiyatında ve Batı dünyasının kimi politikacılarının kalem  ve dillerinde İslam peygamberine yönelik hakaretler göze çarpıyorsa,  sorun, cahiliyenin ilk dönemindeki sorunla aynıdır. Günümüzde de  peygamberimizle çatışıp, onun ismi ve hatırasına hakarete yeltenenler,  onun insanlar için sunduğu tevhid, adalet ve özgürlük mesajına düşman  ve muhaliftirler. İnsanlara zulüm, aldatma, zorbalık, aşağılama ve  kölecilikle kudret ve servetlerini arttıranlar, bu mesaja düşmandırlar.  Tevhid mesajına düşmandırlar. Tüm insanları tek bir ilaha kulluğa  çağıran tevhid mesajına muhaliftirler. Tek bir ilaha kulluğu  benimseyenler, artık servet ve kudret gibi tanrılara kulluğu  reddedeceklerdir. Hayatlarını insanlar ve milletler arasında  ayırımcılık üzerine kuranlar, peygamberimizin adalet mesajını  beğenmeyerek, ona düşmanlık beslerler. Bu düşmanlıklar, o zamanlarda  korku ve zaaf nişanesi olduğu gibi, şimdi de öyledir. Peygamberimiz ve  İslam’a kin besleyip, hakaret edenler, zaafları yüzünden bu çirkin  hareketlere kalkışmaktadırlar, güçlü olduklarından değil... O zamanlar,  peygamberin tevhid ve adalet mesajından korkarak kendilerini tehlikede  hissedenler, günümüzde de dünyanın her tarafında halk kitlelerinin  maneviyata susadığını ve dünyanın zorba güçlerinden nefret ettiklerini  gördüklerinden, İslam karşısında kendilerini tehlikede hissediyorlar.  Adalet ve eşitlik bayrağını elinde taşıyan, maneviyat ve ubudiyet  sancağını dünyada dalgalandıran ve materyalist düzenlerden yorulan  beşeriyeti kendine çağıran İslam’dan korkmaktadırlar. Günümüzde dünya  emperyalistleri ve uşakları, korkuları yüzünden peygamberimize hakaret  ediyorlar. Bu hareketler, onların mağlubiyet göstergesidir, kuvvet ve  kudret  değil...
             
              Bu  olaylar sırasında, Selman Rüşdi gibi bir yazar müsveddesi ya da bazı  Avrupa ülkelerinde karikatürleri yayınlanan satılmış kalemlerin, tek  başlarına İslam karşısında dikildiklerini sananlar, büyük bir yanılgı  içerisindedirler. Bunlar dünya emperyalizminin yüzü kara ve zavallı  piyade güçleridir. Meselenin öznesi, siyasetlerdir, dünyanın müstekbir  güçlerinin sömürü şebekeleridir. Yani, gaddar ve hunhar siyonist  şebekeler ile siyonizmin nüfuzu altındaki politikacılardır. Bu  yüzdendir ki, Avrupa Birliği yetkililerinden biri, tüm Batı’lı  medyaların toplu olarak İslam peygamberine hakarette bulunması  gerektiğini açıkça dile getirebilmektedir. Yaptıkları iş, kendi  foyalarını ortaya çıkartıp, rezil olmaktır.
             
              Anlaşılıyor  ki, İslam dünya çapında halk kitlelerinin gönlünü fethederek, zorbalar  ve müstekbirlerin kalplerine korku salmıştır. Bu yüzden onlar,  kurtuluşu İslam peygamberine saldırıda aramaktalar. O dönemlerde mağlub  oldular, bugün de Allah’ın yardımı sayesinde müslümanlar tarafından  yenilgiye uğrayacaklardır.
             
              Bir  nebze de İmam Cafer Sadık (S)’in veladetine değinmek istiyorum. Bu  büyük imam hayatı boyunca diğer imamlara nazaran halis İslam maarifini  teşkil eden Ehli Beyt maarifini iştiyak sahibi susuz gönüllere takdim  açısından daha fazla fırsat edindi. İmam Sadık’ın eğitiminden geçmiş  olan binlerce kişinin tamamının şii olduklarını ya da onun imametini  benimsediklerini sanmak yanılgı olur. Bunlar arasında, onun imametini  şiiler kadar benimsemeyen çok sayıda talebe de vardı. Ancak, bu büyük  insanın İslami meselelerdeki  ilminden  yararlanmaktaydılar. Bizim rivayetlerimizde olduğu gibi, Ehli Sünnet’e  mensup raviler, Şia dışındakiler de İmam Cafer Sadık’a dayanarak bir  çok rivayetlerde bulunmuşlardır. Bu şu anlama gelmektedir:  İslam  dünyası ve İslam Ümmeti bugün de İmam Sadık ve Ehli Beyt’in sunduğu  maarife ihtiyaç duymaktadır. İslam Ümmeti’nin çeşitli kesimleri bu  vesileyle birbirlerine dayanak olmalı ve İslam maarifi alanındaki  düzeylerini yükseltmelidirler. Bu yüzden, müslüman fırkalar arasında  kin ve düşmanlıklara yer verilmemelidir. Bizim ‘İslami vahdet’ten  kasdımız, budur.
             
              Vahdet  Haftası yaklaşıyor. İslam Cumhuriyeti Vahdet Haftası’nda şii ya da  sünnilerin, kendi mezheblerini terketmeleri ve bir başka mezhebe  yönelmeleri çağrısında bulunmamaktadır. İslam Cumhuriyeti, İslami  mezhebler arasındaki ortak noktaların vurgulanmasını, İslam  düşmanlarınca örülen duvarlar, kin ve inatların bertaraf edilmesini,  Ehli Beyt maarifinin incelenmesini arzulamaktadır. Günümüzde düşmanlar,  geçmişe göre daha aktif bir şekilde bu duvarlar ile kin ve düşmanlık  araçlarının takviyesine ve böylelikle müslüman kardeşlerin  birbirlerinden ayrı düşmelerine çabalamaktalar.
             
              Amerika,  siyonistler ve dünyanın diğer müstekbir güçleri, ne Şia’ya alaka  duymaktadırlar ve ne de Ehli Sünnet’e... Her ikisine de düşmandırlar.  Herhangi bir müslüman, Allah adıyla, İslami imanına dayanarak onların  zorbalıkları karşısında dikilirse, ona düşmanlık besliyorlar. Bakınız,  Lübnan’da şii Hizbullah’a olduğu kadar, Filistin’de de sünni Hamas ve  İslami Cihad’a düşmandırlar. İran’daki tağuti rejim döneminde, uşakları  durumundaki ve şia kisvesindeki kokuşmuş monarşi düzeni ile bu düzenin  başka ülkelerde sünni geçinen benzerleri karşısında aynı mesafe ve  birlikteliğe sahiptiler. Onlar, zorbalıklar, emperyalizm ve halkların  doğal kaynaklarının talan edilmesi karşısında dikilip, haklarını  isteyen bir İslam’a muhaliftirler. Onlar için şii ve sünni,  anlamsızdır. Ancak, İslam Ümmeti’nin güçlenmemesi ve kesin bir tavır  koyamaması için müslüman kardeşler arasında, şii ve sünni arasında, şii  fırkaları içerisinde, sünni  fırkaları içerisinde  ihtilaflar oluşturmaktadırlar. Onların işi gücü tefrikadır.  Seçkinlerimiz ve halkımız, bu gerçeği kavramak zorundayız. Biz, Ehli  Beyt mektebinin izleyicisi olduğumuz için, şii olduğumuz için, Emirül  Müminin'in imameti ve doğrudan hilafetini benimsediğimiz için iftihar  etmekteyiz. Ancak bunun isbat yeri sokak ve cadde değildir. Böyle  konuların isbatı seçkinler ve uzmanlar arasında mümkündür.  İhtilaf  konuları, kelam ve mantığa dayalı tartışmalarla incelenebilir.  Birbirine kılıç çekmek, ayıp aramak, kötülemek ve küfretmek, hem sünni  ve hem de şii müslümanların  muhalifi olan İslam  düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek demektir. Biz bu inancı İslami vahdet  bayrağı olarak göndere çektik. İran halkı buna inanmakta ve bunu  istemektedir.
             
              Nevruz konusuna gelince... Nevruzun bizzat kendisi yenilik ve gelişme sembolüdür.  Bu yılın İran’da yenilik ve gelişme yılı  olduğunu  söyledik. Bu yılın, İran halkı için yenilik ve gelişme baharı olmasını  arzuluyoruz. Bu yıl niçin ‘yenilik ve gelişme’ sloganını söz konusu  ettik ?
             
              İslam İnkılabı’nın bizzat kendisi, İran halkının kendi tarihi ve beşer tarihine kaydettiği büyük  bir  tarihi yeniliktir. İslam Cumhuriyeti de, tıpkı İslam İnkılabı gibi bir  yeniliktir. Sömürgecilik dönemi sonrasında dünya ikiye bölündü:  sultacılar ve sultayı kabullenenler... Bilim, silah ve hileleri  sayesinde başka ülkeleri sultaları altına alan devletler ve güç  sahipleri, işbu sultacılardır. Bu milletler ve ülkeler de ister istemez  mevcut sulta altına girdiler. Dünya, sultacılar ve sulta altındakiler  gibi bir taksime alıştı. Geleneksel olarak, milletlerin büyük bir  kesimi, emperyalist ve sömürücü güçler ile başka milletlerin buyruğu ve  boyunduruğu altına girmekteydiler. İslam İnkılabı  ve  İslam Cumhuriyeti geldi ve bu çarpık düzeni parçaladı. İslam  Cumhuriyeti sultacılığa muhalif olduğunu ve hatta kendisi de güç  kazandığı takdirde asla sulta taraftarı olmayacağını açıkladı. Başka  bir millet üzerinde sulta kurmayacağını ve kendi halkını da sulta  altında tutmayacağını vurguladı. İslam Cumhuriyeti sultacılığa  karşıdır, ancak ‘sulta’nın kabulüne daha bir karşıdır.
             
              ‘Sulta’nın  kabullenilmesi, sultacılara teslimiyet ve onların teşviki anlamındadır.  Yerinde oturup, başkalarının, kendi kaynaklarını yağmalaması ve  alınyazısını belirlemesini seyreden bir millet, sultacıları teşvik  etmekte ve kendi elleriyle kendi mezarını kazmaktadır. Ahlaki açıdan,  bir ülkenin sömürülmesi ve bir ülkenin kaderi üzerinde sulta kurulması,  o ülke halkının aşağılanması ve kimliğinin mahvedilmesi demektir.  Siyasi açıdan, sultacılık, bir milletin alınyazısını ele geçirmek  demektir. İran’daki tağuti rejim döneminde  Amerika’lılar,  ABD rejimi ülkemiz üzerinde sulta kurmuşlardı ve milletimizin elinden  hiç bir şey gelmiyordu. Bir diktatörü işbaşına getirmişler ve onun  buyrukları arkasına sığınarak milleti sulta altına almışlardı. Halkın  iç işlerine müdahelede bulunuyor, istediklerini azlediyor, istedikleri  atamaları gerçekleştiriyor, hükümetin hareket çizgisini belirliyor,  başbakan getiriyor, başbakan deviriyor ve hatta  bakanların  seçimi ve ordu komutanlarının belirlenmesine kadar karışıyorlardı.  Ekonomik açıdan ise, sultacılık, bir ülke kaynaklarının talan edilmesi  ya da kullanışsız hale getirilmesi demektir. İşte tüm bunlar,  sultacılığın sonuçlarıdır.
             
              İslam  İnkılabı geldi ve bütün bunlar üzerine bir iptal çizgisi çekti.  Yaklaşık 30 yıldır İslam Cumhuriyeti bu tarihi tavrıyla, tüm dünyanın  kendilerine ait olduğunu zanneden sultacılar karşısında dikildi. ABD  rejimi bu bölgede saltanat sürmekteydi ve Ortadoğu, müstekbirler ve  Amerika’lı devlet adamlarının üzerine bastıkları bir paspas  mesabesindeydi. Ortadoğu ve bu bölgenin incisi durumunda olan İran ise  onların nüfuzu altındaydı. İnkılab geldi ve bütün bu denklemleri alt  üst etti. İslam Cumhuriyeti nizamı cesaretle bu zulüm düzeni karşısında  dikilmesini bildi ve bu denklemleri değiştirdi.
             
              Bugün  bakınız, Ortadoğu Amerika için tam bir yenilgi meydanına dönüşmüştür.  Son yıllarda, İslam nizamının güç kazanmasını önlemek amacıyla  ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Vurabilecekleri tüm darbeleri  indirdiler. Yapabilecekleri her şeyi yaptılar. Yapmadıkları bir şey  kaldıysa, yapamadıklarındandır. Dayattıkları savaş, ekonomik ambargo,  psikolojik savaş, propagandalar, sansasyonlar ve İslam Cumhuriyeti  aleyhinde koparttıkları gürültü ve patırtılar karşısında İslam  Cumhuriyeti, bu kahraman milletin desteği sayesinde güçlü bir şekilde  dikilmesini bilmiştir. Yalnızca yokoluştan kurtulup kendini korumakla  kalmamış, her geçen gün daha bir güçlenmiştir.
             
              Günümüzde  İslam İnkılabı’nın mesajı geniş bir coğrafyaya yayıldığı gibi,  derinliklere dek uzanmış ve kök salmıştır. Bugün İran halkına şaşkınlık  ve hayranlıkla  bakanlar, yalnızca komşu milletlerle  sınırlı değildir. İslam Cumhuriyeti nizamının önde gelen yetkililerine  sevgi ve muhabbet duyanlar, yalnızca çevremizdeki halklardan ibaret  değildir. İslam İnkılabı’nın sesi, İran halkının kararlılığı ve kendi  ilkeleri ve değerlerine bağlılığı, dünyanın çeşitli bölgelerinde  hayranlık uyandırmıştır. Bu geniş coğrafyalara yayılan hayranlığa  karşılık, derinlemesine bakıldığında da İslam Cumhuriyeti’nin bilimde,  teknikte, sosyal alanlarda ve kamu hizmetlerinde halk bireyleri için  önemli ilerlemeler kaydettiğini görürüz. Bu 29-30 yılda gerekleştirilen  hizmetler, aynı zaman dilimlerinde tağuti düzende sunulanların kat kat  üzerindedir. İran’da siyasal, sosyal ve ekonomik alanlarda çok büyük  bir sıçrama izlenmektedir. Ülke ve milletimizin milli onuru, dünya  halklarının dilinden düşmemektedir. Bilimsel ilerlemeler açısından, bir  zamanlar en alt sıralarda yer alan bu ülke artık bir çok dalda en üst  düzeye ulaşmıştır. İslam Cumhuriyeti’nin bazı alanlarda dünyanın ilk  8-10 ülkesini geçmiş ya da onlara ulaşmış olduğunu görmektesiniz.  Onların uzun yıllar boyunca katettikleri yolu, İran halkı yetenekli  gençleri sayesinde bazı alanlarda katetmesini bilmiştir. İran halkını  aydınlık ufuklar ve umutlu bir gelecek beklemektedir.
             
              Yakında  İslam Cumhuriyeti’nin dördüncü 10 yıllık dönemine adım atacağız.  Hayatımıza bir göz atıp, nerelerde eksikliklerimiz olduğunu tesbit  edelim. Evet, bir çok eksiğimiz var. Bugünkü mesajımda da arzettiğim  üzere, çeşitli alanlarda tağuti düzenlerin yüz yıllık geri  kalmışlıklarının mirasçısı durumundayız ve bir çok konuda  geri  kalmış bulunmaktayız. İlerlemek ve beşeriyetin en ön saflarında yer  almak istediğimizi belirttik. Öne doğru ilerlemekte olduğumuzu  bilmeliyiz. Başka milletlerin durduklarını sanmayın, onlar da hareket  halindeler. Hareketimize ivme kazandırmalı ve hareket şeklimizi  öylesine  tanzim etmeliyiz ki en ön saflarda yer alabilelim. Yoksa alışılmış  hızla hareket edildiğinde, yine geri kalmışlık aşamasından çıkamayız.
             
              Gelecek  on yıla baktığımızda, önümüzde iki önemli hedef belirmektedir: ilerleme  ve adalet... Biz dünyadaki bazı ülkeler ve düzenler gibi yalnızca  ilerleme peşinde değiliz. Biz, ilerlemeyi adaletle birlikte istiyoruz.  Bilimsel olarak ilerlemiş bir çok ülkeyle ilgili ekonomik  istatistikleri incelediğimizde kişi başına yıllık gelirin yüksek  olmasına rağmen, bu ülkelerdeki gelir dağılımının ilginç olduğunu  gözlemliyoruz.
             
              İlahi  olmayan düzenler ve emperyalist modeller ile onların türevi durumundaki  rejimler, bu konuya dikkat etmemektedirler. Biz, bu konuya ilgisiz  kalamayız. Biz, ülkemizin her açıdan, bilimsel, ekonomik, teknik ve  siyasal alanlarda ilerlemesini istiyoruz. Halkın refaha kavuşmasını  arzuluyoruz. Ancak, ilerlemenin yanısıra, ülkenin adaletle  yönetilmesini de önemsiyoruz. İlerlemeye dayanmayan bir adalet iyi  olmadığı gibi, adaletsiz bir ilerleme de iyi değildir. İlerlemeden  yoksun bir adalet, yoksullukta eşitlik sağlanması demektir. Biz bunu  istemediğimiz gibi, adaletten yoksun bir ilerlemeyi de arzulamıyoruz.  İlerleme ve adaleti birlikte istiyoruz. Toplum katmanları arasındaki  uçurum  kapatılmalıdır.  Yetenek sahibi, dinamik insanlara eşit fırsatlar tanınmalıdır. Tembellik eden bir şahıs, bunun  sonucuna  katlanır. Ülkenin bazı bölgelerinde bilimsel ve ekonomik ilerlemeye  ilgi duyulmamasına rağmen, kimi insanların bu bölgede ülke imkanları ve  kaynaklarından bitimsiz bir şekilde yararlanması önlenmelidir. Millet,  gelip geçen hükümetler, İslami Şura Meclisi, Yargı Gücü ve tüm  yetkililerden işte bunları talep etmelidir.
             
              Ülke,  ilerlemek zorundadır. Tüm alanlarda; servet üretimi, randımanın  arttırılması, milli irade ve azmin yükselişi, milli dayanışma, çeşitli  halk kesimlerinin yakınlaşması, bilim ve teknik, ahlak ve maneviyat,  toplum  katmanları arasındaki uçurumun giderilmesi, refah,  sosyal düzen, tüm bireylerde iş ve çalışma vicdanının oluşumu, ahlaki  güvenlik, siyasal bilincin gelişimi ve bir kaç ay önce hep vurguladığım  milli özgüvenin arttırılması gibi alanlarda ilerlemek zorundayız.  Milletimiz, kendine güvenle hareket etmeli ve hedeflerini  gerçekleştirebileceğine inanmalıdır. Bu milletin düşmanları uzun yıllar  boyunca bizim ilerleyemeyeceğimizi telkın edip durdular. Bütün bu  alanlarda  ilerleme kaydetmemiz gerekiyor. Ancak, bütün bu ilerlemeler, adaletin gölgesinde ve adaletin teminiyle birlikte olmalıdır.
             
              Bugün  kimi uzmanlar ya da sözde ekonomik teorisyenler, ‘eğer ekonomik  alanlarda ilerlemek istiyorsanız, sınıf farklılığını kabul etmek  zorundasınız’ diyebilirler. İşte bu noktada biz ‘yenilik’ üzerine vurgu  yapmaktayız. Batı’nın ekonomik reçetelerini beşerin en son kazanımı  olarak görmemeliyiz. Hayır, bu da belirli bir ömrü olan reçetedir.  Devri kapanınca, yepyeni bir fikir meydana gelir. Bu yeni fikri, arayıp  bulmak gerekir. Ölçü, bu olmalıdır. Biz ülkenin zenginleşmesini  arzuluyoruz, üretim sektörlerindeki yatırımların kapsamlı hale  gelmesini istiyoruz. Bugün ülkemizde servet sahibi çok sayıda insan  var. Bu serveti yararlı işlere yatırabilirler. Böylece hem kendileri  kar ederler, hem halk yararlanır ve hem de Allah’ın rızasını  kazanırlar. Servet sahiplerinin, ülkenin üretim sektöründeki  yatırımları ve yurt içindeki mahsullerin yüksek randımanla artışına  katkıları  bir ibadet sayılır ve kendilerine sevab kazandırır. Bu yol açıktır.  Yatırımlarda bulunabilir ve servet üretebilirler. Yöneticiler de tüm  tabakaların bu durumdan yararlanabilmesi  ve zayıf  tabakaların da mevcut fırsatları değerlendirebilmesi ve zaaflarını  giderebilmesi için gerekli denetimlerde bulunmalıdırlar. Herkes, bu  alanda muktedir  olsun. Biz bu otuz yılda büyük  ilerlemeler kaydettik. Düşmanımız, şu ana kadar mağlub olmuştur. Bu  güne, bu saate kadar, İran milletinin düşmanı olan siyonizmin şeytani  şebekeleri ve emperyalist ABD rejimi İran milletine yenik düşmüştür.
             
              ABD  bugün dünya kamuoyunda nefretle izole edilmiştir. Sloganları da artık  halkın gözünden düşmüş olup, kimse onlara inanmamaktadır. Amerikan  rejiminin insan hakları ve demokrasi  taraftarı olduğuna  kim inanır ki ? Amerikan insan hakları ! New York’daki ikiz kulelerin  vurulduğu tarihten bu yana ABD hükümeti ülke içerisinde tam 32 milyon  kişiyi sorguya çekmiştir ! 32 milyon kişi ! Bunlar, kendilerinin  yayınladığı rakamlar. Halkın telefonlarını dinlediler, hapishanelerde  işkencelere başvurdular. Kongrede işkenceye karşı  bir  kanun hazırlandı, ancak ABD’nin mevcut başkanı bu kanunu veto etti.  Yani, işkence yasak değil ! İnsan haklarının ne olduğunu bunlar mı  anlayacaklar ? Amerika’nın dünya çapında 200 kadar gizli hapishanesi  var. Bunların bazıları Avrupa’da... Her bahaneyle insan haklarından söz  eden ve insan haklarına dikkat ettiklerini savunan Avrupa’lılara göre  bütün bunlar, insan haklarının korunması mıdır ? Holokast hakkında kimi  soruları gündeme getirenler karşısında tüm mahkemeleri, hükümetleri ve  gazeteleriyle seferber olanlar, niçin İslam peygamberine  yapılan  bunca hakaret karşısında itirazda bulunmadıkları gibi, bir de bu  hakaretlere ortak olmaktadırlar ? İnsanlığa saygı bu mudur ? İnsanlara  saygı bu mudur ?
             
              Demokrasi  taraftarı olduklarını söylüyorlar. Ancak her nerede halkın verdiği  oylar, çıkarlarına aykırıysa, demokrasi ve halkın seçtiği hükümeti  demir yumruklarla ezmeye çalışıyorlar. Bunların bir örneği  Filistin’deki Hamas’tır. Bu hükümeti halk seçmedi mi ? Bir diğer örnek  de İslam Cumhuriyeti aleyhindeki kof ve saçma tehditlerdir. İslam  Cumhuriyeti bu geniş ve halka dayalı demokrasisiyle tüm bölgede ve  dünyanın önemli bir kesiminde özgün bir demokratik düzene sahip olup,  otuz yıldan az bir sürede bu ülkede 30 kadar seçim düzenlemiştir. İslam  Cumhuriyeti hakkında ileri geri konuşuyorlar, tehditler savuruyorlar.  Ambargoyla tehdit ediyorlar, askeri saldırıyla tehdit ediyorlar; sanki  daha önce askeri saldırıda bulunmamışlar, sanki daha önce ambargoya  başvurmamışlar gibi ! Şu ana kadar İran halkına sanki çok iyi mi  davrandınız ? Bu millet şu ana kadar, cesaret ve kararlılığı sayesinde  ayakta durmuş olup, kudretini kendi zatı ve özbenliğinde yoğurmuştur. 
             
              İnsan  hakları iddiasında bulunuyor, sonra da bunca cinayet işleyen kan içici,  gaddar siyonist rejimi savunuyorlar. Bazı Avrupa’lı devletlerin, bunca  nefrete muhatab olan ABD’nin kaderinden niçin ibret almadıklarını  şaşkınlıkla izlemekteyim. Bazıları da siyonist  sermaye  sahiplerinin gönlünü kazanmak için gaspolunmuş Filistin topraklarına  giderek, sun’i siyonist devletin parlamentosunda İran aleyhinde  konuşmalar yapıyor ve İran’ı yeriyorlar. Niçin ibret almıyorlar ? Bugün  dünya halkları siyonist rejimden nefret etmektedir. Onu destekleyen ABD  de, dünya halklarınca nefretle anılmaktadır. Günümüzde insan hakları,  tüm milletler ve devletlerin Amerika’nın, bu ülkeye hakim siyonistlerin  ve ABD  hükümetinin zorbalıkları karşısında tek bir saf  oluşturulmasını gerektirmektedir. Bu bağlamda, İran milleti, diğer tüm  milletlerden daha cesur ve daha açık sözlü olarak dimdik durmuştur.
             
              Biz, milletimizdeki yılmaz azim ve niyetle, Allah’a şükürler olsun,  hükümetimiz,  yetkililerimiz, yeni bir solukla işbaşına gelen meclisimiz ve  milletvekillerimizin hazırlıklı oluşlarıyla, onların İslami değerlere  yönelik hareketleriyle ve bu halkın desteklerine olan güvenimizle, bu  ülkeyi daha da ileriye götürebiliriz. Şu şartla ki, yetkililer,  yenilik, inisyatif ve  yaratıcılık gibi unsurları çeşitli  uygulamalarda ciddiye alsınlar ve ilerleyebilmeyi becersinler. Ben  hükümete ve İslami Şura Meclisi’ne şu tavsiyede bulunuyorum: bir süre  önce başlatılıp yarım kalan ve sonuca ulaşmayan plan ve projeleri  himmet göstererek tamamlayınız. Milli kaynakları önceliklere dikkat  ederek kullanınız. İnşaallah İran milleti, gençlerimiz ve  sorumlularımız, her geçen gün ülkenin daha bir ilerlemesine tanık  olacaklardır. Yeni yılın sonunda, Allahu tealanın katkısı ve Hz. Mehdi  (S)’in duasıyla İran milletinin  bu günlerden daha da  parlak günlere kavuşmasını diliyorum. 
             
              Ya  Rab ! Hz. Mehdi’nin mukaddes kalbini bizden razı kıl. Bizi, İslam’a,  müslümanlara, ülkeye ve millete hizmette başarılı kıl. Ya Rab ! Aziz  İmam’ımız ve değerli şehidlerimizi yüksek derecelere yücelt. İran  milletinin her geçen gün daha bir değer ve onur kazanmasını sağla...
             
              Allah’ın selam ve rahmeti  üzerinize olsun...
           


Total Visit: 185
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.