Velilerin Kalplerinin Farklılığı Tecellilerine Göredir
Seher vakti Leyla’nın evinden bir nur parıldadı, Eyvah ki perişan yürekli Mecnun’un harmanına ne yaptı?
Velilerin ve Allah’a doğru yolculuk eden saliklerin yürekleri Hakk’ın tecellilerinin aynası ve O’nun zuhurunun yeridir. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛Ey Musa! Ben yerime ve göğüme sığmadım. Ama mümin kulumun kalbine sığdım.”
Bil ki Hakk’ın tecellilerinin ortaya çıktığı kalpler farklıdır. Bazı kalpler, aşki ve tadıcıdır. Bu tür kalplere rableri cemal, güzellik ve beha ile tecelli eder. Bazı kalpler ise korkan kalplerdir. Yüce Allah bu kalplere ise celal, azamet, yücelik ve heybetiyle tecelli eder. Bazı kalplerin ise her iki yönü vardır. Allah o kalplere celal, cemal ve karşılıklı sıfatlarla tecelli eder ya da bütün sıfatları kendisinde toplayan İsmi Azam ile tecelli eder. Bu makam Hatem’ul Enbiya’ya (s.a.a) ve onun vasilerine (a.s) mahsustur. İşte bu yüzden Muhyiddin Arabî peygamberin adıyla olan hikmeti ‛‛ferdi hikmet” olarak adlandırmıştır. Zira ilahi cem makamında o tektir. Ama diğer veliler böyle değildir. Zira onlardan her birisine rableri kendi hallerine münasip bir adla tecelli etmiştir. Ya celal sıfatıyla tecelli eder. Peygamberlerin ve elçilerin şeyhi olan Hazreti İbrahim’de (Allah’ın salâtı hepsine olsun) olduğu gibi. O, yüce Allah’ın aşk deryasına daldığı için ve cemalinin nurunda hayran olduğu için rabbi ona celalle değil de cemalle tecelli etmiştir. İşte bu yüzden dostluğa mahsus kılındı ve hikmeti, hayranlık hikmeti oldu. Ve yine Hazreti Yahya’da (a.s) olduğu gibi, kalbi huzulu, huşulu ve tutkun olduğu için rabbi ona celal, azamet yücelik, kahır ve saltanat sıfatıyla tecelli etti. Onun için hikmeti celal hikmetine mahsus kılındı.
Ya da rabbi onlara cemal sıfatıyla tecelli eder. Hazreti İsa’da (a.s) olduğu gibi. İşte bundan dolayı Hazreti Yahya (a.s) onu gülerken gördüğünde kınayarak ona şöyle buyurdu: ‛‛Allah’ın azabından güvendeymişsin gibi gülüyor musun?” Hazreti İsa (a.s) ona cevabında şöyle buyurdu: ‛‛Sanki sen de Allah’ın fazlından ve rahmetinde ümitsiz olmuşsun?” Daha sonra Allah o ikisine şöyle vahiy etti: ‛‛Sizden hanginizin zannı bana daha güzelse o bana daha sevgilidir.”
Buna göre Hazreti Yahya (a.s) kalbine ve kendi bulunduğu iç âlemine münasip olarak rabbi ona kahır ve saltanat sıfatıyla tecelli etti. Ve bu tecellinin neticesinde o itirazda bulundu. Ve yine Hazreti İsa (a.s) kendi bulunduğu iç âlemine ve makamına münasip olarak rabbi ona lütuf ve rahmet sıfatıyla tecelli etti. Ve onun neticesinde o cevabı verdi. Allah’ın buyurduğu ‛‛Sizden hanginizin zannı bana daha güzelse o bana daha sevgilidir” vahiy, Allah’ın rahmetinin gazabını geçmesi ve cemal mazharlarında ilahi muhabbetin ilahi gazaptan önce zuhur etmesine münasip olarak gelen bir vahiydir. Nasıl ki hadiste şöyle yer almıştır: ‛‛Ey rahmeti gazabını geçen!”
Allah’ım! Senin en yüce olan azametinin hakkı için senden diliyorum. Senin her azametin yücedir. Allah’ım! Senin tüm azametinin hakkı için senden diliyorum! İlahi Azamet ve Saltanatın Yüce Allah’a Ait Olması
Acaba henüz senin kalbin ve akıl gözün için açıklığa kavuşmadı mı ki akıllar ve ruhların âlemlerinden oluşan göklerdeki varlıklardan tut, cisimlerin ve ruhların yerleştiği mekân olan yerlerin varlıklarından oluşan tüm varlıklar, her şeyi kapsayan ilahi rahmetin yanındandır. O, rahmetinin sayesinde mahiyetlerin âleminin karanlıklarını aydınlattı ve rahmetinin nurunun genişliği ile kabul etmeye hazır olan şeklerin karanlık gecelerini nurani kıldı. Ne soyut olan akıllar âleminden, ne isfehbudiye nurlar âleminden, ne nurani misaller âleminden ve ne de alçak tabiat âleminde hiç kimsenin azamet ve celalin nurunu müşahede etmeye takati yoktur ve yüce ve ulu olan Allah’a bakamaz. Eğer çok bağışlayan Allah azamet ve heybetinin nuruyla onlara tecellide bulunursa her şeyin benliği yüce ve ulu olan Allah’ın kahır ve azametinin nurunda paramparça olur; göklerin yüksek sütunları yerinden oynar ve bütün varlıklar O’nun azametinin karşısında yok olurlar. Hakk’ın azametinin nuru tecelli ettiği gün, bütün varlıklar O’nun azametinin nurunun vurmasıyla yok olurlar ve o gün tam dönüş günüdür ve mutlak tek oluş ve malikiyetin ortaya çıktığı gündür. O gün Allah şöyle buyurur: ‛‛Bu gün saltanat kime aittir?” Sonra celalinin nurunun vurması ile ve mutlak saltanatının zuhur etmesi ile cevap verecek kimse olmaz. Sonra Hak Hazretlerinin kendisi cevap verir ve şöyle buyurur: ‛‛Saltanat sadece tek olan kahredici Allah’a aittir.”
Söylenmesi gereken nokta şudur ki Allah’ın rahmaniyet ve rahimiyet sıfatlarıyla değil de tek ve kahredici sıfatlarıyla sıfatlanması, kıyamet gününün o iki sıfatın hükümet günü olduğundan dolayıdır. Rahmet günü ise varlığın yayıldığı ve Allah tarafından lütfedildiği gündür. Onun için Allah kapıyı açarken ve kitaba başlarken kendisini rahman ve rahim sıfatıyla vasıf etmiştir. Ama varlığı toplama ve geri döndürme günü ise yüce ve kahredici gündür. Bu yüzden o günde kendisini kahredici ve tek olarak vasıf etmiştir. Defterin sonunda ise kendisini malik olmakla vasıflandırmış ve şöyle buyurmuştur: ‛‛Din gününün sahibidir (malikidir).”
Muhakkak, rabbin azamet ve malikiyet sıfatıyla tecelli edeceği gün gelmelidir ve bu iki ismin devletinin ve hükümetinin günü gelip çatmalıdır. Zira her ismin bir devlet ve hükümet günü vardır ve mutlak o zuhur etmelidir. Muid (geri döndüren), malik ve bunun gibi isimlerin devletinin zuhur ettiği gün, tam dönüş ve mutlak koparış günüdür. Bu zuhur etme aşağı âlemlere mahsus değildir. Hatta mukaddes akıllardan oluşan soyutların âlemleri ve yakınlaştırılmış melekleri de kapsamaktadır. İşte bu yüzden rivayette şöyle yer almıştır: ‛‛Azrail bütün varlıkların canlarını aldıktan sonra kendi canı da yüce Allah’ın eliyle alınacaktır.” Yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛O gün göğü, yazılı sayfaların dürüldüğü gibi düreriz.” Ve yine şöyle buyuruyor: ‛‛Ey huzura eren nefis! Sen O’ndan hoşnut, O’da senden hoşnut olarak Rabbine dön.” Ve yine şöyle buyuruyor: ‛‛Sizi ilkin yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz.” Bu konuda başka ayetler de bulunmaktadır.
Azamet celal sıfatlarındandır. Biz her celal sıfatının bir cemal yönünün olduğunu söyledik. Eğer bu yön olmasaydı ve azamet ve kahır sıfatlarında lütuf ve rahmet gizli olmasaydı Hazreti Musa (a.s) baygınlığından asla uyanamazdı. Ve yine Allah’a doğru yolculuk eden hiçbir salikin kalbi azamet ve kahır sıfatlarını müşahede etmeye takati ve hiçbir arifin gözünün ona bakacak gücü olmazdı. Ama onun rahmeti her şeyi kapsamıştır. Kumeyl duasında şöyle yer almıştır: ‛‛Allah’ım! Senin her şeyi dolduran azametinin hakkı için senden diliyorum.”
Azim, zat isimlerindendir. Şu itibarla ki mukaddes olan zat, yüceliğe ve ululuğa sahiptir. Açıktır ki varlıkların azameti yüce Allah’ın azametiyle mukayese edilemez. Hatta yüce Allah’ın azametinin benzeri dahi bulunamaz. Bütün azim olan varlıklar Allah’ın azameti karşısında mütevazı olmuşlardır. Her azim olan varlığın azameti de O’nun azametindendir.
Azim, sıfat isimlerindendir. Şu itibarla ki kahrı ve saltanatı her şeyin melekûtuna hâkimdir ve gayıp ve şahadet âleminin anahtarları O’nun elindedir.
Öyleyse yüce Allah zatı itibarıyla azimdir; sıfatı itibariyle azimdir ve fiili itibarıyla azimdir. Allah’ın fiilinin azametinden isminin azameti belli olmaktadır. Öyle bir isim ki böyle bir azametli bir fiilin sahibi ve mürebbisidir. İsminin azametinden de zatının azameti anlaşılmaktadır. Öyle bir zat ki o isim kendi kudretince O’nun zatının tecellilerindendir.
İlahi Fiilin Azameti Hakkında
İlahi fiilin azameti hakkında ispatlanan şu konu yeterlidir: Eşbah ve cisimler âlemleri içindekilerle birlikte, melekût âlemine nispetle zamana kıyasla bir lahza gibidir. Melekût âleminin de ceberut âlemi karşısında aynı nispeti vardır. Hatta öyle ki aralarında bir nispet yoktur. Güneş sisteminde şimdiye kadar bulunan galaksilerin sayısı on dört milyona ulaşmıştır. Onlardan her birisi bizim güneş sistemimiz gibidir. Yani güneş sistemi bütün gezegenleri, uyduları ve yörüngeleriyle birlikte düşünüldüğünde böyledir. Hatta diğer sistemler güneş sisteminden katlarca daha büyüktür. Öyle ki bizim güneş sistemimiz diğer sistemlerin etrafında dönen uydulardan birisinin büyüklüğündedir. Bununla birlikte güneş sisteminin en uzak yıldızı olan Neptün yıldızının yeni buluşlara göre güneşle arası 27465 milyon mildir. Belki de şimdiye kadar henüz keşfedilmeyen sistemler keşfedilenlerden daha fazladır.
Büyük Seyyid, Hebtuddin Şehristani (Allah ömrünü uzun ve başarısını çok etsin) Heybet ve İslam kitabında on dördüncü bölümde ‛‛Âlemler ve Sistemlerin Sayıları” başlığı altında şöyle diyor: Günümüz astronomi bilginlerinin görüşüne göre güneş sisteminde bulunan gezegenler ve uydular ışıklarını güneşten almaktadırlar. Güneş sisteminin genişliği Neptün yıldızının yörüngesine göre bin beş yüz fersahtır. Eğer birisi Neptün’den güneşe bakarsa, güneşi küçük bir yıldız gibi görür. Bunun gereği şudur ki Neptün yıldızının yörüngesinden sonra güneş asla görülemez hale gelir. Buna göre diğer sabit yıldızların ışıklarını güneşten almaları imkânsızdır. Zira onlar Neptün’den daha çok güneşe uzaktırlar. Acaba görmüyor musun ki bazı kuyruklu yıldızların güneşe olan uzaklıkları Neptün’ün güneşe olan uzaklığının on katıdır. Buna rağmen başka yıldızların çekim gücünde değil de güneşin çekim gücünün etkisinde karar kılmışlardır. Zira diğer yıldızlarla olan arası güneşten daha fazladır. Bu konu için şu yeterlidir ki Zühal yıldızını gösteren teleskoplar onu olduğu yerden bin kat büyük gösteriyor. Ama birçok sabit yıldızlar o kadar çok uzaktadırlar ki onları büyüterek göstermek bile imkânsızdır. Sadece onları biraz açık göstermek ve çok uzak olduğu için gizli kalan yerlerini biraz açığa çıkarmak mümkündür.
Fandik, İrva’uz Zima kitabında şöyle diyor: Güneş sistemine en yakın olan sabit yıldızın güneşe olan uzaklığı, bizim güneşe olan uzaklığımızdan dokuz yüz bin kat daha fazladır. 1909 yılında Mısır’da yayınlanan el-Hilal dergisinin 478. sayfasında şöyle yazıyor: Bizim yeryüzüne en yakın olan sabit yıldız Dulfa’dır. Dakik hesaplamalardan sonra yıllık bakış açısı farkı bir saniye miktarındadır. Bundan şu açığa çıkıyor ki bu yıldızın bizden olan uzaklığı 20.000.000.000.000 mildir. Yani yirmi trilyon mildir. Onun ışığı her saniyede yüz doksan bin mil yol kat ettiği halde ışığının bize ulaşma süresi üç yıldır. (Derginin naklinin sonu).
Nerede kaldı ki bazı yıldızların ışığı yüz yılda ya da daha fazla bir sürede bize ulaşıyor. İrva’uz Zima kitabında şöyle yer almıştır: On altıncı sırada yer alan yıldızın bize olan uzaklığı, Şa’ra yıldızının bize olan uzaklığının üç yüz altmış üç katından daha az değildir. O yıldızın ışığının bize ulaşma süresi beş bin yıldır. (İrva’uz Zima kitabının sonu).
Şöyle diyorum: Bu sadece on altıncı sırada olan yıldızın durumudur. Nerde kaldı yirmi sekizinci sırada olan yıldızın durumu. (Seyyid, Hebtuddin Şehristani’nin sözünün sonu).
Uzun olmasına rağmen Seyyid’in sözünü nakletmekten maksadımız, dua edenin dikkatlerini Allah’ın mülkünün azametine ve kelimelerine çekmektir. ‛‛De ki; "Rabbimin sözlerini yazmak için, denizler mürekkep olsa da onlara bir o kadarını daha katsak, Rabbimin sözleri bitmeden önce denizler biterdi.” Öyleyse âlemlerin en alçağı ve en darı böyle olursa geniş olan yüce âlemlerin durumu nasıl olur. Öyle âlemler ki cisimlerin âlemleri ve onlarda olan her şey o âlemlere nispetle geniş olan bir deryada bir damla gibi kalır. Hatta aralarında bir nispet de yoktur. Bu âlemle o âlemlerin yanında zikredilmeye bile değer değildir.
Allah’ım! Senin en nurlu olan nurunun hakkı için senden diliyorum. Senin her nurun nurludur. Allah’ım! Senin tüm nurlarının hakkı için senden diliyorum!
Nurun Hissi Nurlarla Sınırlı Olmaması
Bil ki marifet adımıyla Allah’a doğru yolculuk eden salike verilen en yüce şeyler, oturanlarının zalim olduğu nefis ve tabiat memleketinden hicret edenlere, ceberut âleminden lütfedilen en büyük lütuf, nasut âleminin bağımlılıkları çıkartıldıktan sonra mukaddes vadiden ve mübarek bölgeden insana giydirilen en nefis hediye ve tabiat âleminden kaynaklanan melun ağaç, kökünden söküldükten sonra Firdevs cennetinde olan mübarek ağaçtan olan en şirin şeylerden tattırılan şey, manaların ruhlarını ve batınlarını, hakikatlerin sırrını ve onda gizli olanı öğrenmek için onun sinesinin genişletilmesidir. Ve yine onun kalbinin kapıları açılır ve onlar dış varlıkların kabuklarından soyutlanır; karanlık olan mahiyetlerin mezarlarından kalkar; tabiat âleminin tozu toprağı onun başından ve yüzünden alınır ve onları dünya âleminden geri döndürür; onu dış varlıksal karanlığından kurtarır ve dış varlıksızlığın nuraniyetine ulaştırır; onu eksiklikler çukurlarından kemal derecelerine ulaştırır. Bu mübarek ağaçtan ve zülal çeşmeden kaynaklanan tevil kapıları Allah’a doğru yolculuk eden saliklerin kalplerine açılır ve ilimde derinleşmiş âlimlerin şehrine girerler. His yolunu geride bırakarak ilahi kitabın menzillerine doğru yolculuk ederler. Zira Kuran’ın menzilleri, merhaleleri, zahirleri ve batınları vardır. Onun en düşüğü, sınırlı olan lafızların kabuğunda ve dış varlıklar kabristanında defnedilmiştir. Nasıl ki rivayette şöyle yer almıştır: ‛‛Şüphesiz Kuran’ın zahiri, batını, haddi ve elde edinilmesi gereken bilgisi vardır.”
Bu düşük makam, karanlık tabiat âleminin zindanlarına hapsedilmiş insanlara nasip olur. Diğer mertebelere ancak tabiat âleminin pisliklerinden ve kirlerinden temizlenmiş olanlar, saf çeşmelerden gelen hayat suyuyla abdest alanlar, masum ve temiz olan Ehli Beyt’e (a.s) tevessül edenler, bereketli olan mübarek ağaca tutunanlar ve kopmayan sağlam kulpa ve kırılmayan sağlam ipe tutunanlar ulaşabilirler. Ta ki onun tefsiri ve tevili kendi görüşüne göre olmasın ve nefsinden kaynaklanmasın. Zira Kuran’ın tevilini ancak Allah ve ilimde derinleşenler dışında kimse bilemez.
Öyleyse kalbi İslam’la genişletildiğinde ve Rabbinden bir hidayet ve nur üzere olduğunda nurun sadece örfi anlamdaki örneklerle sınırlı olmadığını anlar. Örfi anlamda kastedilen manalar, sadece karanlık olan cisimlerin yüzeysel kısımlarında görünür ve göz, onları sadece bazı şarlar altında idrak edebilir. Diğer bir duyu organı onu idrak edemez ve diğer duyu organlarının onu idrak etmekten bir nasibi yoktur. Kendisini iki an ve lahzada tutmaya gücü yoktur. Sonunda ona açık olur ki ilim, Allah’ın kullarından istediğinin kalbine verdiği bir nurdur. Nurun hakikati, kendisinin açık olması ve kendisi dışındakileri de aydınlatmasıdır. İlimdeki bu hakikat, kâmil bir yöntem ve açık ve güçlü bir yolla tecelli eder.
Öyleyse ilim nuru, bütün duyu organları ve idrak etme vesileleri için tecelli eder. Hatta duyu organlarının üstünde olan aynalarına tecelli eder. Genel ilahi nefisler, kudsi soyut akıllar ve günahtan uzak temiz melekler gibi. İlim vesilesi ile varlıkların batınları zahirleri gibi açık olur. İlim öyle bir nurdur ki yerin derinliklerine ve uzak göklere nüfuz eder ve kendisi de gecelerin ve gündüzlerin geçmesiyle yine de baki kalır. Hatta ilmin bazı mertebeleri, zamanı ve zamanla ilgili olan varlıkları kapsar. Ve yine mekânı ve mekânla ilgili olan varlıkları kendi içine alır.
Nrların Kaynağı ve Vacip Nuru
Hatta ilmin bazı mertebeleri nurun zaruri oluşuyla zaruri olur ve göklere ve yerlere yayılır. İlmiyle her şeyi kapsayan O’dur. İşte o zaman nur, Allah’ın lütfüyle ve inayetiyle Allah’a doğru yolculuk eden salikin kalbine açılır. Nur, varlıktan ibarettir ve her varlıkta O’nun dışında hiçbir nur ve zuhur yoktur. Var olan her nur ve zuhur O’na döner. Nasıl ki rivayette şöyle yer almıştır: ‛‛Ey nuru nurani eden Allah! Ey karanlıkları ve nuru karar kılan!” Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛Allah, göklerin ve yerin nurudur.” Örfi nurların ve ilmin nuraniyeti bütün mertebeleriyle o nurdan alınmıştır. Eğer böyle olmasaydı onların hepsinin mahiyeti karanlık olurdu. Üst üste yığılmış karanlıklar ve bir araya toplanmış kirler şeklindedirler. Öyleyse mülk ve melekût âlemlerinin nuraniyeti ve mukaddes olan âlemin ve ceberut âleminin perdelerinin açılıp zuhura kavuşması O’nun nuruyladır. O’dur mutlak nur ve sırf zuhur. İçine hiçbir karanlık ve kir karışmamış bir şekilde. Nurların diğer mertebeleri hepsi O’nun nurundandır. Kumeyl duasında şöyle yer almıştır: ‛‛Ey Allah’ım! Her şeyi aydınlatan veçhinin nuru hakkı için senden diliyorum.” Kafi kitabında Kumi, Hüseyin İbni Abdullah Sağir’den, o da Muhammed İbni İbrahim Caferi’den, o da Ahmed İbni Ali İbni Muhammed İbni Abdullah İbni Ömer İbni Ali İbni Ebi Talib’den, o da İmam Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: ‛‛Hiçbir varlık yokken Allah vardı. Sonra varlığı ve mekânı yarattı. Nurları yarattı. Bütün nurların ondan nurunu aldığı nurların nurunu yarattı. Bütün nurların ondan nurani olduğu kendi nurunu onda cari kıldı. O nur Muhammed ve Ali’nin ondan yaratıldığı nurdur. Neticede o ikisi her zaman ilk iki nur idiler. Çünkü o ikisinden önce hiçbir şey var olmamıştı. Sonra pak ve temiz olan o iki nur her zaman temiz sülblerden hareket ettiler. Sonunda en temiz sülblerden olan Abdullah ve Ebu Talib’in sülbüne geldiklerinde birbirlerinden ayrıldılar.