Cuma 10 Eylül 2010 - 23:23

الجمعة ٢ شوال ١٤٣١

شنبه ۲۰ شهريور ۱۳۸۹ - ۰۰:۵۳

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       
     

       AYDINLATMA

    Velilerin  Kalplerinin Farklılığı Tecellilerine Göredir

      Seher vakti Leyla’nın evinden bir nur  parıldadı, Eyvah ki perişan yürekli Mecnun’un  harmanına ne yaptı?

        Velilerin ve Allah’a doğru yolculuk  eden saliklerin yürekleri Hakk’ın tecellilerinin aynası ve O’nun zuhurunun  yeridir. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛Ey Musa! Ben yerime ve  göğüme sığmadım. Ama mümin kulumun kalbine sığdım.”
        Bil ki Hakk’ın tecellilerinin ortaya  çıktığı kalpler farklıdır. Bazı kalpler, aşki ve tadıcıdır. Bu tür kalplere  rableri cemal, güzellik ve beha ile tecelli eder. Bazı kalpler ise korkan  kalplerdir. Yüce Allah bu kalplere ise celal, azamet, yücelik ve heybetiyle  tecelli eder. Bazı kalplerin ise her iki yönü vardır. Allah o kalplere celal,  cemal ve karşılıklı sıfatlarla tecelli eder ya da bütün sıfatları kendisinde toplayan  İsmi Azam ile tecelli eder. Bu makam Hatem’ul Enbiya’ya (s.a.a) ve onun  vasilerine (a.s) mahsustur. İşte bu yüzden Muhyiddin Arabî peygamberin adıyla  olan hikmeti ‛‛ferdi hikmet” olarak adlandırmıştır. Zira ilahi cem makamında o  tektir. Ama diğer veliler böyle değildir. Zira onlardan her birisine rableri  kendi hallerine münasip bir adla tecelli etmiştir. Ya celal sıfatıyla tecelli  eder. Peygamberlerin ve elçilerin şeyhi olan Hazreti İbrahim’de (Allah’ın  salâtı hepsine olsun) olduğu gibi. O, yüce Allah’ın aşk deryasına daldığı için  ve cemalinin nurunda hayran olduğu için rabbi ona celalle değil de cemalle  tecelli etmiştir. İşte bu yüzden dostluğa mahsus kılındı ve hikmeti, hayranlık  hikmeti oldu. Ve yine Hazreti Yahya’da (a.s) olduğu gibi, kalbi huzulu, huşulu  ve tutkun olduğu için rabbi ona celal, azamet yücelik, kahır ve saltanat  sıfatıyla tecelli etti. Onun için hikmeti celal hikmetine mahsus kılındı.
        Ya da rabbi onlara cemal sıfatıyla  tecelli eder. Hazreti İsa’da (a.s) olduğu gibi. İşte bundan dolayı Hazreti  Yahya (a.s) onu gülerken gördüğünde kınayarak ona şöyle buyurdu: ‛‛Allah’ın  azabından güvendeymişsin gibi gülüyor musun?” Hazreti İsa (a.s) ona  cevabında şöyle buyurdu: ‛‛Sanki sen de Allah’ın fazlından ve rahmetinde  ümitsiz olmuşsun?” Daha sonra Allah o ikisine şöyle vahiy etti: ‛‛Sizden  hanginizin zannı bana daha güzelse o bana daha sevgilidir.”
        Buna göre Hazreti Yahya (a.s) kalbine  ve kendi bulunduğu iç âlemine münasip olarak rabbi ona kahır ve saltanat  sıfatıyla tecelli etti. Ve bu tecellinin neticesinde o itirazda bulundu. Ve  yine Hazreti İsa (a.s) kendi bulunduğu iç âlemine ve makamına münasip olarak  rabbi ona lütuf ve rahmet sıfatıyla tecelli etti. Ve onun neticesinde o cevabı  verdi. Allah’ın buyurduğu ‛‛Sizden hanginizin zannı bana daha güzelse o bana  daha sevgilidir” vahiy, Allah’ın rahmetinin gazabını geçmesi ve cemal  mazharlarında ilahi muhabbetin ilahi gazaptan önce zuhur etmesine münasip  olarak gelen bir vahiydir. Nasıl ki hadiste şöyle yer almıştır: ‛‛Ey rahmeti  gazabını geçen!”

      Allah’ım! Senin en yüce olan  azametinin hakkı için senden diliyorum. Senin her azametin yücedir. Allah’ım!  Senin tüm azametinin hakkı için senden diliyorum!      İlahi Azamet  ve Saltanatın Yüce Allah’a Ait Olması

      Acaba henüz senin kalbin ve akıl gözün  için açıklığa kavuşmadı mı ki akıllar ve ruhların âlemlerinden oluşan  göklerdeki varlıklardan tut, cisimlerin ve ruhların yerleştiği mekân olan  yerlerin varlıklarından oluşan tüm varlıklar, her şeyi kapsayan ilahi rahmetin  yanındandır. O, rahmetinin sayesinde mahiyetlerin âleminin karanlıklarını  aydınlattı ve rahmetinin nurunun genişliği ile kabul etmeye hazır olan şeklerin  karanlık gecelerini nurani kıldı. Ne soyut olan akıllar âleminden, ne isfehbudiye nurlar âleminden, ne nurani misaller âleminden ve ne de alçak tabiat âleminde  hiç kimsenin azamet ve celalin nurunu müşahede etmeye takati yoktur ve yüce ve  ulu olan Allah’a bakamaz. Eğer çok bağışlayan Allah azamet ve heybetinin  nuruyla onlara tecellide bulunursa her şeyin benliği yüce ve ulu olan Allah’ın  kahır ve azametinin nurunda paramparça olur; göklerin yüksek sütunları yerinden  oynar ve bütün varlıklar O’nun azametinin karşısında yok olurlar. Hakk’ın  azametinin nuru tecelli ettiği gün, bütün varlıklar O’nun azametinin nurunun  vurmasıyla yok olurlar ve o gün tam dönüş günüdür ve mutlak tek oluş ve  malikiyetin ortaya çıktığı gündür. O gün Allah şöyle buyurur: ‛‛Bu gün saltanat kime aittir?” Sonra  celalinin nurunun vurması ile ve mutlak saltanatının zuhur etmesi ile cevap  verecek kimse olmaz. Sonra Hak Hazretlerinin kendisi cevap verir ve şöyle  buyurur: ‛‛Saltanat sadece tek  olan kahredici Allah’a aittir.”

        Söylenmesi gereken nokta şudur ki  Allah’ın rahmaniyet ve rahimiyet sıfatlarıyla değil de tek ve kahredici  sıfatlarıyla sıfatlanması, kıyamet gününün o iki sıfatın hükümet günü  olduğundan dolayıdır. Rahmet günü ise varlığın yayıldığı ve Allah tarafından  lütfedildiği gündür. Onun için Allah kapıyı açarken ve kitaba başlarken  kendisini rahman ve rahim sıfatıyla vasıf etmiştir. Ama varlığı toplama ve geri  döndürme günü ise yüce ve kahredici gündür. Bu yüzden o günde kendisini  kahredici ve tek olarak vasıf etmiştir. Defterin sonunda ise kendisini malik  olmakla vasıflandırmış ve şöyle buyurmuştur: ‛‛Din gününün sahibidir (malikidir).”
        Muhakkak, rabbin azamet ve malikiyet sıfatıyla tecelli edeceği gün  gelmelidir ve bu iki ismin devletinin ve hükümetinin günü gelip çatmalıdır.  Zira her ismin bir devlet ve hükümet günü vardır ve mutlak o zuhur etmelidir.  Muid (geri döndüren), malik ve bunun gibi isimlerin devletinin zuhur ettiği  gün, tam dönüş ve mutlak koparış günüdür. Bu zuhur etme aşağı âlemlere mahsus  değildir. Hatta mukaddes akıllardan oluşan soyutların âlemleri ve yakınlaştırılmış  melekleri de kapsamaktadır. İşte bu yüzden rivayette şöyle yer almıştır: ‛‛Azrail bütün varlıkların canlarını aldıktan sonra  kendi canı da yüce Allah’ın eliyle alınacaktır.” Yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛O gün göğü, yazılı sayfaların dürüldüğü gibi  düreriz.” Ve yine şöyle buyuruyor: ‛‛Ey huzura eren nefis! Sen O’ndan hoşnut,  O’da senden hoşnut olarak Rabbine dön.” Ve yine şöyle buyuruyor: ‛‛Sizi ilkin yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz.” Bu konuda başka ayetler de bulunmaktadır.

Acaba Azim  İsmi Zat Mı Sıfat Mı Yoksa Fiillerin mi İsimlerindendir?

      Azamet celal sıfatlarındandır. Biz her  celal sıfatının bir cemal yönünün olduğunu söyledik. Eğer bu yön olmasaydı ve  azamet ve kahır sıfatlarında lütuf ve rahmet gizli olmasaydı Hazreti Musa (a.s)  baygınlığından asla uyanamazdı. Ve yine Allah’a doğru yolculuk eden hiçbir  salikin kalbi azamet ve kahır sıfatlarını müşahede etmeye takati ve hiçbir  arifin gözünün ona bakacak gücü olmazdı. Ama onun rahmeti her şeyi kapsamıştır.  Kumeyl duasında şöyle yer almıştır: ‛‛Allah’ım! Senin her şeyi dolduran  azametinin hakkı için senden diliyorum.”

        Azim, zat isimlerindendir. Şu itibarla  ki mukaddes olan zat, yüceliğe ve ululuğa sahiptir. Açıktır ki varlıkların  azameti yüce Allah’ın azametiyle mukayese edilemez. Hatta yüce Allah’ın  azametinin benzeri dahi bulunamaz. Bütün azim olan varlıklar Allah’ın azameti  karşısında mütevazı olmuşlardır. Her azim olan varlığın azameti de O’nun  azametindendir.
        Azim, sıfat isimlerindendir. Şu  itibarla ki kahrı ve saltanatı her şeyin melekûtuna hâkimdir ve gayıp ve  şahadet âleminin anahtarları O’nun elindedir.
        Öyleyse yüce Allah zatı itibarıyla  azimdir; sıfatı itibariyle azimdir ve fiili itibarıyla azimdir. Allah’ın  fiilinin azametinden isminin azameti belli olmaktadır. Öyle bir isim ki böyle  bir azametli bir fiilin sahibi ve mürebbisidir. İsminin azametinden de zatının  azameti anlaşılmaktadır. Öyle bir zat ki o isim kendi kudretince O’nun zatının  tecellilerindendir.

      İlahi  Fiilin Azameti Hakkında

     İlahi fiilin azameti hakkında  ispatlanan şu konu yeterlidir: Eşbah ve cisimler âlemleri içindekilerle  birlikte, melekût âlemine nispetle zamana kıyasla bir lahza gibidir. Melekût  âleminin de ceberut âlemi karşısında aynı nispeti vardır. Hatta öyle ki  aralarında bir nispet yoktur. Güneş sisteminde şimdiye kadar bulunan  galaksilerin sayısı on dört milyona ulaşmıştır. Onlardan her birisi bizim güneş  sistemimiz gibidir. Yani güneş sistemi bütün gezegenleri, uyduları ve  yörüngeleriyle birlikte düşünüldüğünde böyledir. Hatta diğer sistemler güneş  sisteminden katlarca daha büyüktür. Öyle ki bizim güneş sistemimiz diğer  sistemlerin etrafında dönen uydulardan birisinin büyüklüğündedir. Bununla  birlikte güneş sisteminin en uzak yıldızı olan Neptün yıldızının yeni buluşlara  göre güneşle arası 27465 milyon mildir. Belki de şimdiye kadar henüz  keşfedilmeyen sistemler keşfedilenlerden daha fazladır.

        Büyük Seyyid, Hebtuddin Şehristani  (Allah ömrünü uzun ve başarısını çok etsin) Heybet ve İslam kitabında on  dördüncü bölümde ‛‛Âlemler ve Sistemlerin Sayıları” başlığı altında şöyle  diyor: Günümüz astronomi bilginlerinin görüşüne göre güneş sisteminde bulunan  gezegenler ve uydular ışıklarını güneşten almaktadırlar. Güneş sisteminin  genişliği Neptün yıldızının yörüngesine göre bin beş yüz fersahtır. Eğer birisi  Neptün’den güneşe bakarsa, güneşi küçük bir yıldız gibi görür. Bunun gereği  şudur ki Neptün yıldızının yörüngesinden sonra güneş asla görülemez hale gelir.  Buna göre diğer sabit yıldızların ışıklarını güneşten almaları imkânsızdır.  Zira onlar Neptün’den daha çok güneşe uzaktırlar. Acaba görmüyor musun ki bazı  kuyruklu yıldızların güneşe olan uzaklıkları Neptün’ün güneşe olan uzaklığının  on katıdır. Buna rağmen başka yıldızların çekim gücünde değil de güneşin çekim  gücünün etkisinde karar kılmışlardır. Zira diğer yıldızlarla olan arası  güneşten daha fazladır. Bu konu için şu yeterlidir ki Zühal yıldızını gösteren  teleskoplar onu olduğu yerden bin kat büyük gösteriyor. Ama birçok sabit  yıldızlar o kadar çok uzaktadırlar ki onları büyüterek göstermek bile  imkânsızdır. Sadece onları biraz açık göstermek ve çok uzak olduğu için gizli  kalan yerlerini biraz açığa çıkarmak mümkündür.
        Fandik, İrva’uz Zima kitabında şöyle  diyor: Güneş sistemine en yakın olan sabit yıldızın güneşe olan uzaklığı, bizim  güneşe olan uzaklığımızdan dokuz yüz bin kat daha fazladır. 1909 yılında  Mısır’da yayınlanan el-Hilal dergisinin 478. sayfasında şöyle yazıyor: Bizim  yeryüzüne en yakın olan sabit yıldız Dulfa’dır. Dakik hesaplamalardan sonra  yıllık bakış açısı farkı bir saniye miktarındadır. Bundan şu açığa çıkıyor ki  bu yıldızın bizden olan uzaklığı 20.000.000.000.000 mildir. Yani yirmi trilyon  mildir. Onun ışığı her saniyede yüz doksan bin mil yol kat ettiği halde  ışığının bize ulaşma süresi üç yıldır. (Derginin naklinin sonu).
        Nerede kaldı ki bazı yıldızların ışığı  yüz yılda ya da daha fazla bir sürede bize ulaşıyor. İrva’uz Zima kitabında  şöyle yer almıştır: On altıncı sırada yer alan yıldızın bize olan  uzaklığı,  Şa’ra yıldızının bize olan  uzaklığının üç yüz altmış üç katından daha az değildir. O yıldızın ışığının  bize ulaşma süresi beş bin yıldır. (İrva’uz Zima kitabının sonu).
        Şöyle diyorum: Bu sadece on altıncı  sırada olan yıldızın durumudur. Nerde kaldı yirmi sekizinci sırada olan  yıldızın durumu. (Seyyid, Hebtuddin Şehristani’nin sözünün sonu).
        Uzun olmasına rağmen Seyyid’in sözünü  nakletmekten maksadımız, dua edenin dikkatlerini Allah’ın mülkünün azametine ve  kelimelerine çekmektir. ‛‛De ki;  "Rabbimin sözlerini yazmak için, denizler mürekkep olsa da onlara bir o  kadarını daha katsak, Rabbimin sözleri bitmeden önce denizler biterdi.” Öyleyse âlemlerin  en alçağı ve en darı böyle olursa geniş olan yüce âlemlerin durumu nasıl olur.  Öyle âlemler ki cisimlerin âlemleri ve onlarda olan her şey o âlemlere nispetle  geniş olan bir deryada bir damla gibi kalır. Hatta aralarında bir nispet de  yoktur. Bu âlemle o âlemlerin yanında zikredilmeye bile değer değildir.

Allah’ım! Senin en nurlu olan nurunun  hakkı için senden diliyorum. Senin her nurun nurludur. Allah’ım! Senin tüm  nurlarının hakkı için senden diliyorum!

      Nurun  Hissi Nurlarla Sınırlı Olmaması

      Bil ki marifet adımıyla Allah’a doğru  yolculuk eden salike verilen en yüce şeyler, oturanlarının zalim olduğu nefis  ve tabiat memleketinden hicret edenlere, ceberut âleminden lütfedilen en büyük  lütuf, nasut âleminin bağımlılıkları çıkartıldıktan sonra mukaddes vadiden ve  mübarek bölgeden insana giydirilen en nefis hediye ve tabiat âleminden  kaynaklanan melun ağaç, kökünden söküldükten sonra Firdevs cennetinde olan  mübarek ağaçtan olan en şirin şeylerden tattırılan şey, manaların ruhlarını ve  batınlarını, hakikatlerin sırrını ve onda gizli olanı öğrenmek için onun  sinesinin genişletilmesidir. Ve yine onun kalbinin kapıları açılır ve onlar dış  varlıkların kabuklarından soyutlanır; karanlık olan mahiyetlerin mezarlarından  kalkar; tabiat âleminin tozu toprağı onun başından ve yüzünden alınır ve onları  dünya âleminden geri döndürür; onu dış varlıksal karanlığından kurtarır ve dış  varlıksızlığın nuraniyetine ulaştırır; onu eksiklikler çukurlarından kemal  derecelerine ulaştırır. Bu mübarek ağaçtan ve zülal çeşmeden kaynaklanan tevil  kapıları Allah’a doğru yolculuk eden saliklerin kalplerine açılır ve ilimde  derinleşmiş âlimlerin şehrine girerler. His yolunu geride bırakarak ilahi  kitabın menzillerine doğru yolculuk ederler. Zira Kuran’ın menzilleri,  merhaleleri, zahirleri ve batınları vardır. Onun en düşüğü, sınırlı olan  lafızların kabuğunda ve dış varlıklar kabristanında defnedilmiştir. Nasıl ki  rivayette şöyle yer almıştır: ‛‛Şüphesiz Kuran’ın zahiri, batını, haddi ve elde  edinilmesi gereken bilgisi vardır.”

        Bu düşük makam, karanlık tabiat  âleminin zindanlarına hapsedilmiş insanlara nasip olur. Diğer mertebelere ancak  tabiat âleminin pisliklerinden ve kirlerinden temizlenmiş olanlar, saf  çeşmelerden gelen hayat suyuyla abdest alanlar, masum ve temiz olan Ehli Beyt’e  (a.s) tevessül edenler, bereketli olan mübarek ağaca tutunanlar ve kopmayan  sağlam kulpa ve kırılmayan sağlam ipe tutunanlar ulaşabilirler. Ta ki onun  tefsiri ve tevili kendi görüşüne göre olmasın ve nefsinden kaynaklanmasın. Zira  Kuran’ın tevilini ancak Allah ve ilimde derinleşenler dışında kimse bilemez.
        Öyleyse kalbi İslam’la  genişletildiğinde ve Rabbinden bir hidayet ve nur üzere olduğunda nurun sadece  örfi anlamdaki örneklerle sınırlı olmadığını anlar. Örfi anlamda kastedilen  manalar, sadece karanlık olan cisimlerin yüzeysel kısımlarında görünür ve göz,  onları sadece bazı şarlar altında idrak edebilir. Diğer bir duyu organı onu  idrak edemez ve diğer duyu organlarının onu idrak etmekten bir nasibi yoktur. Kendisini  iki an ve lahzada tutmaya gücü yoktur. Sonunda ona açık olur ki ilim, Allah’ın  kullarından istediğinin kalbine verdiği bir nurdur. Nurun hakikati, kendisinin  açık olması ve kendisi dışındakileri de aydınlatmasıdır. İlimdeki bu hakikat,  kâmil bir yöntem ve açık ve güçlü bir yolla tecelli eder.
        Öyleyse ilim nuru, bütün duyu  organları ve idrak etme vesileleri için tecelli eder. Hatta duyu organlarının  üstünde olan aynalarına tecelli eder. Genel ilahi nefisler, kudsi soyut akıllar  ve günahtan uzak temiz melekler gibi. İlim vesilesi ile varlıkların batınları  zahirleri gibi açık olur. İlim öyle bir nurdur ki yerin derinliklerine ve uzak  göklere nüfuz eder ve kendisi de gecelerin ve gündüzlerin geçmesiyle yine de  baki kalır. Hatta ilmin bazı mertebeleri, zamanı ve zamanla ilgili olan  varlıkları kapsar. Ve yine mekânı ve mekânla ilgili olan varlıkları kendi içine  alır.

      Nrların  Kaynağı ve Vacip Nuru

      Hatta ilmin bazı mertebeleri nurun  zaruri oluşuyla zaruri olur ve göklere ve yerlere yayılır. İlmiyle her şeyi kapsayan  O’dur.      

İşte o zaman nur, Allah’ın lütfüyle ve inayetiyle Allah’a doğru yolculuk  eden salikin kalbine açılır. Nur, varlıktan ibarettir ve her varlıkta O’nun  dışında hiçbir nur ve zuhur yoktur. Var olan her nur ve zuhur O’na döner. Nasıl  ki rivayette şöyle yer almıştır: ‛‛Ey nuru nurani eden Allah! Ey  karanlıkları ve nuru karar kılan!” Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛Allah, göklerin ve yerin nurudur.” Örfi nurların ve ilmin nuraniyeti bütün mertebeleriyle o nurdan  alınmıştır. Eğer böyle olmasaydı onların hepsinin mahiyeti karanlık olurdu. Üst  üste yığılmış karanlıklar ve bir araya toplanmış kirler şeklindedirler. Öyleyse  mülk ve melekût âlemlerinin nuraniyeti ve mukaddes olan âlemin ve ceberut âleminin  perdelerinin açılıp zuhura kavuşması O’nun nuruyladır. O’dur mutlak nur ve sırf  zuhur. İçine hiçbir karanlık ve kir karışmamış bir şekilde. Nurların diğer  mertebeleri hepsi O’nun nurundandır. Kumeyl duasında şöyle yer almıştır: ‛‛Ey  Allah’ım! Her şeyi aydınlatan veçhinin nuru hakkı için senden diliyorum.” Kafi kitabında Kumi, Hüseyin İbni Abdullah Sağir’den, o da Muhammed İbni  İbrahim Caferi’den, o da Ahmed İbni Ali İbni Muhammed İbni Abdullah İbni Ömer  İbni Ali İbni Ebi Talib’den, o da İmam Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğunu  nakletmektedir: ‛‛Hiçbir varlık yokken Allah vardı. Sonra varlığı ve mekânı  yarattı. Nurları yarattı. Bütün nurların ondan nurunu aldığı nurların nurunu  yarattı. Bütün nurların ondan nurani olduğu kendi nurunu onda cari kıldı. O nur  Muhammed ve Ali’nin ondan yaratıldığı nurdur. Neticede o ikisi her zaman ilk  iki nur idiler. Çünkü o ikisinden önce hiçbir şey var olmamıştı. Sonra pak ve  temiz olan o iki nur her zaman temiz sülblerden hareket ettiler. Sonunda en  temiz sülblerden olan Abdullah ve Ebu Talib’in sülbüne geldiklerinde birbirlerinden  ayrıldılar.

          
     
Total Visit: 115
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.