| Araştırmaya Dayalı Uyarı! Sahih anlamda veya ıtlak veçhiyle zat, sıfatların intiza menşei veya isimlerin istinad mercisidir. Hakk’ın hakikati mutlak mevcud olduğundan ve Eş’ariler ve Mu’tezile gibi kelam erbabının söylediği meşhur anlamda zat’tan münezzeh bulunduğundan ister istemez zatın hakikati ilim, kudret ve diğer kemalî ve celali sıfatların mutlak hakikatidir. Elbette isim ve sıfatların, hakikat hasebiyle tıpkı sıfatlara haiz varlık hakikatinin aslı gibi taayyünsüzlük şeklinde mülahaza edilmesi şartıyla. O mutlak hakikat, mutlak zat dışında hiç kimse tarafından derk ve müşahede edilemez. O halde zat, gayrin mülahazasının yokluğu mertebesi mülahaza edildiği ve bütün taayyünlerden münezzeh olduğu bahanesiyle zatî ilmi, Allah korusun zattan nefyetmemeliyiz. Batınlar, zuhur, ıtlak ve takyidin itibar edilmemesinin ve taayyüne işaret eden her şeyin nefyedilmesinin anlamı bütün cüzi ve külli isimlerin asıllarının aslı ve bütün varlık zerrelerinin menşei olan hakikatten ıtlak kaydından münezzeh mutlak zati ilmin nefyedilmesi ve onun ikinci taayyünde mülahaza edilmesi değildir. Bu hakikat hüviyetiyle bütün kemallerin kaynağı olmaya müstahak olan, intihası bulunmayan, derk edilmeyen ve kendi zatını derk eden bir mevcud veya vücuddur. Önceki konularda beyan ettiğimiz üzere Hakk’ın ilk taayyünü ve zatın gaybî uzun gölgesi bütün fi’liyat ve kabiliyatın aslı ve esası olan vahdettir. Zatın gaybına izafe edildiği cihetiyle, “ahad” olarak adlandırılmıştır. Bu, gayb’ul-guyub makamının ilk vasfıdır ki “Kul huvallahu ahad”, bu vahdetin zuhuru ve zat cilvesinin esmaî kemale taallukuna ise “vahid” denmektedir. Vücud feyzi ise bu isim nahiyesinden zahir olmaktadır. Hakk’ın mutlak hakikati uluhi taayyün itibariyle vahid ve salt basittir. Esmaî kesretler ve ilahi isimlerin suretleri sadece akıl mülahazası iledir, başka bir şeyle değil. Bütün fi’liyatın camii ve bütün kabiliyatın ve a’yan-i sabitin hafızı olan bu “vahid” tafsili ilim tecelligahından bütün isimlere hakim olan “Allah” ismi gibi mazhar ve ayn-ı sabit talibidir ki o mazhar da ümm’ül kabiliyat ve bütün kabili a’yanlara egemen bir makamda olmalıdır. Bil ki Allah-u Teala bu ismi insan için bir ayna kılmıştır. Hakikatine ve vechine bakınca hakikatin sadece Allah olduğunu, O’ndan başka bir şeyin olmadığını görür. Böylece kulağının sem’ullah, gözünün basarullah olduğunu keşfeder. Bu yüzden Allah şöyle buyurmuştur: “Kul bana nafilelerle yaklaşınca onu severim. Onu sevince de kulağı, gözü, ayağı ve eli olurum.” Şeyh-i Ekber Fusus’ul-Hikem’de esmaî kemali beyan makamında şu gerçeği incelemiş bulunmaktadır ki Hakk’ın zati kemal, tecelli, zati zuhur, zatın zat için şühudu, cem ve tafsil makamında esma, sıfat, esmaî ve sıfati mazharları şuhud ettiği mertebede gayrisinden haber yoktur. Daha iyi bir ifadeyle kesretlerin zuhurundan önce gayb makamında tecelli imkanı mazhara bağlı değildir. Esmaî kemal ve halkî tafsiller mertebesinde tecelli hususunda ayan-i sabitin müdahalesi söz konusudur. Bu a’yan ilahi isimlerin mazharlarıdır. Feyz-i akdes, ahadiyet makamından vahidiyet ve uluhiyet mertebesinde ve tafsili ilim makamında tahakkuk etmiştir ve zatın malumiyet suretidir. Şeyh-i Ekber işte bu bağlamda şöyle diyor: “Münezzeh olan Hak Teala, sonsuz sayıdaki güzel isimleri açısından bu isimlerinin suretini görmeyi diledi veya dilersen şöyle de diyebilirsin: “Hak Teala isimlerin suretini veya zatının suretini, mertebesi hasebiyle âlemdeki bütün hakikatleri kendinde toplayan ve isim ve sıfatların işini (isim ve sıfatların gereklerini, fiillerini, özgünlüklerini ve lüzumlu şeylerini) kendine has kılan bir varlıkta görmek istedi. Çünkü o, varlık ile nitelendirilme ve varlığın bütün sırlarını zahir kılma kabiliyetine sahip bir varlıktır… Hak bütün bir âlemi –yaradılışı kusursuz olmakla birlikte– ruhtan yoksun bir ceset olarak yarattı. Dolayısı ile âlem, cilâsız bir ayna gibiydi… Dolayısıyla emr, âlem aynasının cilâlanmasını gerekli kılınca, Âdem bu âlem aynasının cilâsı ve bu suretin ruhu oldu.” Esmaî kemalin hakikati Hakk’ın kamil insanın ayn-i sabitinde zuhur etmesi dışında gerçekleşemez. Ceberut, melekut ve şehadet âlemindeki bütün melekler bu ahadi, cemi ve külli hakikatin parçaları konumundadır. Hakk’ın hakikati bütün mazhar ve isimlerle âlemin mazharlarına hakimdir. Ama Hakk’ın kendisini gayb, icmal, zuhur ve zat işlerinde tafsil makamında görmesi ile halkî vücud ile taayyün eden mazharda şuhud etmesi arasında fark vardır. Kaldı ki bu mazhar, kabiliyet kemali ve genişliği açısından bütün varlıkların camiidir. Ayn’ı bütün ayanlara, gayb (ceberut) âleminin, anahtarlarına muzaf, gayb âlemine ve mutlak şehadete şamildir. Hakk’a dönüş ve nüzul kavsinde vücudun tenezzüllerinin tamamlanması makamında, başlangıçların sonlara dönüş kapılarının kapısı gerçekleşir. Artık o kapıların kapısıdır. Her kemal sahibi mecburen bu yolu kat etmelidir. Bu hakikat, yani bütün külli ve cüz’i isimlere şamil olan kevn-i cami gayb anahtarı da olur. İşte o (s.a.a), vasıtasız aslına döner. Muhammedi kamil veliler de onun hükmündedir. Vücud kafileleri bu sıratta kendi aslına katılır. Şeyh İbn-i Arabi, bütün hakikatleri kapsayan ve bütün hakikatlerde cereyan eden kevn-i cami sahibinin Hakk’ın tam mazharı, dünya ve ahirette vücud feyzinin tecelligahı olduğunu kabullenmekte ve şöyle demektedir: “Allah onunla mahlukata bakar ve onlara merhamet eder.” Her şeyin hakikati Hakk’ın ilmindeki taayyünü ve o hakikatin “ev edna” makamındaki taayyün biçimidir. Bu yüzden her ne kadar o hakikatin ilk halkî zuhuru, meşiyyet makamı veya akl-i evvel ve ilk ruh suretindeki zuhurdur; ama vahidiyet ve ahadiyetteki istidat, o hakikatin ilk taayyünü olup mümkün’üt tahakkuk ve hatta vacib’ut tahakkuktur. Aynı zamanda mutlak vücudun veya bütün kabiliyetlerin aslı ve ahadiyet ile vahidiyetin camii olan vahdetin ilk taayyünüdür. Zira o hakikatin makamlardan nasibi, “ev edna” makamı; derecelerden ekmeliyet, temehhus ve teşkik derecesi ve Kur’anî yedi batından nasibi ise yedinci batındır. İyilikleri sonsuzdur. O hakikatin tecelliden nasibi ise zati tecellidir. Bu dereceler ve makamlar, Hz. Muhammed’in özel varisleri olan, onunla tam bir nisbeti bulunan; hal, makam, ilim, yaratılış ve evlatlık gibi nisbetlere sahip olan varisleri için de söz konusudur. Bu dediklerimiz hususunda şek içindeysen irfan ve tasavvuf velilerinin incelemelerine ve ifadelerine başvur. İmam’ın bu kitapta söyledikleri sözler üzerinde derince bir düşün. İnsan’ul-Kamil kitabının yazarı Abdulkerim Cili, şöyle diyor: “Söylediğimiz üzere Hakk Teala kuluna tecelli edince ve onu fenaya erdirince onda ilahi bir latife oluşur. Bu latife bazen zatidir, bazen de vasfidir. Zatî olunca bu insan heykeli kâmil bir ferd ve cami bir gavs olur. Vücud emri onun etrafında döner. Rüku ve sücud ona gerçekleşir. Allah âlemi onunla korur. O “Mehdi” ve “Hatem” (a.s) olarak adlandırılır. Halife de işte odur. Demirin mıknatısa cezbolduğu gibi hakikatleri yani varlıkları cezbeden Adem kıssasında buna işaret etmiştir. Kevni azametiyle makhur kılmıştır. Kudretiyle dilediğini yapar. Bir rütbe ile mukayyet değildir. Ne hakki ilahi ve ne de abdi halkî bir hakikattir. Arif Abdulkerim Cilî ikinci bölümde şöyle diyor: “Kıyametin şartlarından biri de Mehdi’nin kıyamı ve insanlar arasında Kırk yıl boyunca adaletle hükmetmesidir. Onun günleri yemyeşil, geceleri ise nurludur. Mehdi’nin –ki Muhammedi makamın sahibidir- kıyamını bilmek isteyenler, “el-Kehf ve’r-Rakim fi Şerh-i Bismillahirrahmanirrahim” kitabımızı mütalaa etmelidirler. |