Pazartesi 21 Mayıs 2012 - 15:35

الإثنين ١ رجب ١٤٣٣

دوشنبه ۱ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۷:۰۵

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

Araştırma ve Sonuç

Bütün kabiliyetlerin aslı olan vahdetten hasıl olan ilk tecelli bütün kabili ve faili cihetlerin mebdeinin tam kemalini içermektedir. Zira her asıl, fer’, fail ve kabil icmali ilim gizliliğiyle bu makamda tahakkuk etmektedir. Daha önce de söylediğimiz gibi bu mertebede tahakkuk eden şey zati vahdani ve icmali bir vücud ile mevcuttur. Bu yüzden, yani esmaî hakikatlerin birbirinden imtiyazının olmaması ve ayan-i sabit diye adlandırılan bu hakikatlerin suretlerinin birbirinden ayırt edilmemesi cihetinden ötürü bu makamda tahakkuk eden şeyler imtiyaz ciheti olmaksızın sıfat anlamlarıdır. Bu yüzden bu makamı hakikatlerin hakikati olarak adlandırmışlardır. Eğer gayriyet mülahaza edilecek olursa, bu sadece akıl alanındadır. Zira bu makamda zat; vahdani cem’i, külli, ahadi hakikat olarak tanımlanmıştır ve bu hakikat bütün nisbet ve itibarlardan münezzehtir. Bu yüzden onda zati işler ve nisbetlerin itibarı ma’kul değildir.

 

Bu hakikatin sureti ve bu mertebenin taayyünü, bütün nisbetlerin ve işlerin aslının aslı sayılmakta ve “vahdaniyet” olarak adlandırılmaktadır. Bu mertebede zat, feyz-i akdes ile bütün isimlere ve isimlerin alanlarına zuhur etmektedir. Ayan-i sabit ile müteayyin olan isimlerin zuhuru olan bütün nisbetleri ve bu nisbetler ile ilgili işleri müşahede eder. Bu şühud, tafsil sıfatıyla mücmel bir şuhudtur. İtibarın evvelinde Hakk’ın zatı müfassilatı icmal, indimac ve vahdet sıfatıyla müşahede eder. Bu şühud tafsil sıfatıyla mücmelleri şuhudu ile birliktedir. İlginç olanı da şu ki zat kendi sarafetinde baki kalmaktadır. Faili ve kabili isimlerin kesreti akıl itibarıyladır; başka bir şeyle değil.

 

Birinci taayyünde isimler ve zatın oranı, taayyün yokluğu ve zat ile değişiklik açısından farklı değildir; bundan dolayı şöyle demişlerdir: Bu mertebede tahakkuk eden şey isim ve sıfatların manalarıdır. İkinci taayyünde ise isimlerin zuhur ve farklılığı vardır; ancak bu akli farklılıktır ve isimlerin vücud, ayn ve zahirinde ve a’yanda birdirler.

 

İkinci taayyün “Kabe Kavseyn” olarak ifade edilmektedir ve kavs-i vücub ve imkan arasındaki ayrımın gizli bir eseri henüz bakidir. Ama bu taayyünden önceki ilk mertebede bu iki kavs arasında hiçbir temayüz ve ayrıcalık eseri yoktur. “Ev edna” ise bu makama işarettir. Vücub ve imkanı kapsayan hakikat-i Muhammediye veya zati vücub ve zati kıdem dışında tüm sıfatlardan nasiplenen, bu ikisi arasındaki berzahtan kinayedir. Yazarın sözünü beyan ederken bu konuda daha fazla açıklama yapılacaktır.

 

İlk ve ikinci taayyünün mebdei iki kemale sahiptir: Zati ve esmaî kemal. Zati kemalin ardından gelen varlığın mebdei, yani zatın zat için zuhuru ve zati isimlerin gayb’ul guyubda müşahedesi olarak ifade edilen zati zuhur, kendisini külli ve cüzi isimler ve esmaî ilmi mazharlar elbisesinde şühud eder. Bu ikinci taayyünde kendini mutlak kemalle müşahede eder. Bu iki şühuddan kaynaklanan kemallerini ahadiyette cem’ul cem ve vahidiyette tafsil yoluyla a’yanların zuhurundan önce kendi kendisine sunar. Ama Hakk’ın halki (yaratılışsal) mazharlarda esma-i hüsna ve sıfat-i ülya ile tecellisi ve kemali, “esmaî kemal” olarak adlandırılmaktadır. Esmaî kemal makamında Hakk Teala ezelde bütün külli ve cüzi isimlerin kapsamlı mazharlarında kendini müşahede etmeyi diledi. Bilittifak bizzat esmaî kemalin zuhurundan maksat, Muhammedi hakikat ve onun ayn-i sabitidir. “Âleme baktı, kendini görmek istedi. Adem’in su ve toprak tarlasına çadır kurdu.”

 

Bu önemli konu daha kamil bir araştırmayla beyan edilecektir.

 

Önceden de söylendiği gibi bütün faili ve kabili cihetlerin esası olan ilk taayyün Muhammedi hakikat olarak tabir edilmiştir. Bu hakikat, vücub ve imkan arasında bir berzah makamındadır. İmam bu kitapta defalarca hatm-i nübüvvet ve velayet makamının feyz-i akdesin batını olduğunu ifade etmiştir. Bazıları bu konuda şüpheye düşebilecekleri için, bu tafsil ve icmal arasındaki berzah hakkında biraz açıklama yapmak zorundayız.

 

Bu önsözde söylediğimiz gibi ilk taayyünde isim ve sıfatların hakikatleri cem’i bir vücutla tahakkuk etmiştir. Bu yüzden bu mertebeye, “isim ve sıfatların batını” demişlerdir. Hakeza, “bu mertebede sıfat ve isimlerin anlamları zat ile birlik içindedir” demişlerdir. Elbette ilmi zuhur, taayyün ve isimlerin hükmünde bir değişim olmaksızın. Bu mertebe Kur’an’ın yedi batnından, yedinci batındır. Bu yedi batını Sünni ve Şii alimler bizzat Peygamber’den nakletmişlerdir. Ehl-i Beyt’in kelamında da bu hakikat farklı ifadelerle mevcuttur. Örneğin: “Şüphesiz Kur’an’ın bir zahiri, bir batını, bir haddi ve bir matlaı (doğduğu yer) vardır. Batınının da yedi batına kadar bir batını vardır.” Ayrıca “yetmiş batını vardır” şeklinde de nakledilmiştir.

 

Tekvin kitabında da zahir, batın had ve matla vardır. Fatihat’ul-Kitab tefsirinin yazarı Sadruddin Konevi diğer zor konularda olduğu gibi bu konuda da bilgece çok önemli incelemelerde bulunmuştur. Bunlar âlemin hakikati ve tümel düzeni ile Muhammedi kamil insanın cemi nizamının arasında yapılacak tatbik esnasında beyan edilecektir.

 

İlahi kelam ve Kur’an’ın yedinci batını “ev edna”, “taayyün-i evvel” ve hakikat’ül-hakayik (bütün failiyat ve kabiliyatların aslı) olarak adlandırılmıştır. Bu makam Muhammedi insanın seyrinin nihayeti ve tüm nübüvvet ve velayetlerin aslıdır. Bu mertebe, bir itibara göre o hakikatin Kur’ani oluşumu, ilk zuhur ve gayb’ul guyubdan doğan ilk nurdur. Nitekim şöyle buyurulmuştur: “Allah’ın yarattığı (veya takdir ettiği) ilk şey benim nurumdur.” Makam-i Farki, tahlili yükseliş ve rahimde yer kılıncaya kadar tenezzül üstüne tenezzülü kabullenmek, terkibi yükselişin başlangıcı, ahadiyette gizli külli isimlere, vahidiyette cüz’i ve külli farki isimlere ve unsuri tam itidal mizacının kabiliyetine oranla mazhariyet ve vahidiyete girişle son mertebesine kadar yükseliş üstüne yükselişi kabul itibariyle itidal derecelerinin en yücesiyle muttasıf olan bütün ilahi kelimelerin camii olan cemi vücud vasat, berzah ve adalet makamında sabit olan Ahmedi, ahadi, taki ve naki kalbe doğdu. Nitekim “Biz öncekiler ve sonrakileriz” diye buyurmuşlardır. Bu açıdan ezellerin ezelinde bütün peygamberlere ve önceki/sonraki ümmetlerin velilerine ifazet edilen şey o ilahi hakikatin isti’dad kitabına bir defasında nazil oldu. O hakikatte ayn-i sabit ve kabiliyet hasebiyle kabiliyatların zuhur menşeidir. Fiil alanındaki zuhur makamında, bütün kemallerin vasıtasıdır. Kabiliyet kitabına yazılmış olan şeyler tedrici bir zuhurla halki âlemlerde zahir olmuştur. “inna enzelnahu” ifadesi de ilahi kelamın icmali ilmi ve Kur’ani makamdaki cem’i vücuduna işarettir. “Fi leylet’il-Kadr” ifadesi ise Ahmedi bünye ve Muhammedi “kabe kavseyn” makamına ermiş kalbe, kevni ve ilahi mertebenin bütün özel hakikatlerini kapsayan Kur’anî hakikatin nüzulüne işarettir. Zira o hakikatin ahadiyet makamındaki fenası itibariyle nüzul ve tenezzül; “sır makamındaki kalb” olarak tabir edilen kendine özgü zati makamdan arınmaksızın o hakikatler hakikatinin “kabe kavseyn” makamına tenezzülü dışında mümkün değildir.

İnsani nefis, şeriat nuruyla nurlanmış ve nefsin etkilerinden arınmış, akıl mertebesinden geçerek “kalb” makamına ermektedir. İşte bu kalb makamında, kendisine gayb makamından bir pencere açılır, manevi seyir ve ruhani uruc (yükseliş) sürdürülerek yüzüne esmaî tecelliler kapısı açılır ve ruh makamına erer. Ruhiye mertebesi, vahidiyet makamının hizasında yer almaktadır ki “ruh makamına ermiş kalb” makamı olarak ifade edilmektedir. Bütün bu söylediklerimizden İmam’ın (r.a) bu kitapta defalarca neden feyz-i akdes’in Muhammedi velayet makamının batını olduğunu söylemesinin mantığı da anlaşılmış olmaktadır. Zira maksadı şudur ki esma ve sıfat mertebesi, isimlerin ve taayyünlerinin yani a’yan-i sabitlerin zuhur makamı olarak ifade edilen vahidiyet mertebesi ahadiyet makamından; isimlerin suret, taayyün ve zuhurundan, tafsili ayrıcalığından ve her isim ve sıfatın Hakk’ın kendi zatına malumiyet sureti olan ayn-i sabit’inin taayyünüyle kaynaklanmaktadır. Zuhur eden şeyler ise Hakk’ın taakkulat türleridir. Hakkın kendi zatını bilmesi ikinci taayyünde tafsili ilim mertebesinde hasıl olan esmaî tafsil ve zuhur makamındaki taayyünü gerektirir. Her ismin zatın malumiyet sureti olan aynî ve ilmi bir sureti vardır.

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.