| Aceleci Toplumcu Eserler 1337/1958’den itibaren aceleci toplumcu eserler dalgası, günlük hayatı betimleme amacıyla yeniden ortaya çıkar. Yazarın toplumsal düşüşü ve toplumdaki yerinin değişmesi, “toplumsal yaşamda inzivaya çekilmiş bir gözlemci sıfatıyla yazarın bulunduğu konum mantıklı sonucu olan bir edebiyatın” ortaya çıkmasını sağlar. Çoğu genç yazar, dönemin gerçeklerine yol bulmak amacıyla, öykülerindeki karakterleri yoksul insanlar arasından seçer, onların ruh hallerini ve yaşamlarını natüralist bir yaklaşımla tasvir ederek konut, açlık, eğitim öğretim gibi sorunlar konusundaki görüşlerini en yalın şekilde ifade ederler. Yazar ebedîyetten geçerek yeryüzündeki insanlara yönelir. İnsanların mutluluğunu bozan toplumsal klişeler ve hurafeler karşısında, eleştirel bir tavır takınır. İnsanları kahvehanelerde, genelevlerde ve başka aşağılık ve umumî mekânlarda arayan bu yazarlar, toplumcu bir edebiyat oluşturarak insanlığın her zaman süre giden meseleleriyle ilgilenen mitolojik edebiyata karşı tepki gösterirler. Onların yazdıkları küçük öyküler, benzerleri gazetelerin “havadis” sayfalarında çokça görülen basit ve sıradan maceraları konu edinir. Toplumcu öykülerin çoğu, günlük gerçekliği yeniden yaratma amacıyla, gazete maceralarını, okuyucunun, ortaya konan meseleler konusundaki görüşünü daha ileri bir aşamaya taşımaksızın edebiyata aktarırlar. Konunun sadeliği, acemi bir yazarın üstesinden gelebileceği yalın bir nesrin ve biçimin kullanılmasını mümkün hale getirir. Her ne kadar bu alanda Sâ’idî’nin “Gedâ” (Dilenci)’sı gibi gıpta edilecek öyküler yazılmışsa da, bu tür öykülerin çoğu salt bir rapor etme ya da ani bir fotoğraflamanın ötesine geçemezler. Bugünlerde toplumcu öyküler arasında sanatsal bir esere nadiren rastlansa da, var olan eserler dikkate alındığında çağdaş İran edebiyatında yeni bir eğilimi anlamak mümkün olmaktadır. Kökleri Cemâl-zâde ve Hidâyet’in geleneksel gerçekçiliğinde bulunan bu tür öykü yazımının ortaya çıkışı yaygın kara edebiyata gösterilen tepkinin bir sonucu olsa bile, bu öyküler de “boşunalığın” etkisinden güvencede kalamazlar. Hayat insanları acımasızca yok etmekte, onlarsa karşı koymak için hiçbir çaba göstermeden bu duruma katlanmaktadırlar. Çalışma ve yaşama aşkı pek az görülmektedir; ortada sadece sıkıntı ve aşağılama vardır. Toplumcu yazarlar, öykülerindeki insanların dertlerini paylaşmak yerine, istemeden onları aşağılamaya yönelirler. “Kolaycı gerçekçilik” bir tür sefalet ve yoksulluk övgücülüğüne yol açar ve bundan kaynaklan utancı ve hafifliği izaha kalkışarak insanların hayatındaki esaslı değişikliğin gerekliliğini ortaya koyamaz. Genç toplumcu yazarlar, halkın genelinin topluma egemen olan insanlık dışı koşullar karşısındaki savunmasızlığını, duygusal ve basmakalıp bir tarzda tasvir ederler. Bunların çoğunun eserleri üzerinde yaratıcı bir ışık parlamamıştır, oysa edebî bir eser öncelikle kendi sanatsal yeterliliğiyle belirginleşir ve ardından hayata karşı takındığı tutumla. Peyâm-i Novîn dergisi, Peyâm-i Nov dergisinin 20/40’lı yıllardaki yöntemini izleyerek hiçbirisi üne kavuşamayan bir takım değersiz yazarların yoksulluk edebiyatına ilişkin öykülerini basar. Bu derginin öykü yarışmasına katılan gençlerin çoğu, inşaat işçileri, yoksul memurlar, uyuşturucu bağımlıları ve hapisteki seyyar satıcılar (Pervîz-i Sayyâd’ın bir öyküsünde) hakkında raporlar yazarlar. Nâsır-i Şâhinper “Sâmân” (Kitâb-i Hefte, 1341/1962) adlı öyküsünde, kahvehane, seyyar satıcılık, yılan oynatma gibi şehrin aşağı kesimlerinin çeşitli renklerini başarısız bir aile hayatı bağlamında geliştirir. Neyyîr-i Muhammedî de “Der-i Beste”deki öykülerin ikinci bölümünde, yoksul hayatın içinden derinliği olmayan kimi kesitler sunar: Karısı ve oğlu yıkıntı altında kalmış olan ve hiçbir dert ortağı bulamayan bir çöpçü; çaresizlikten hırsızlık yapan bir kanalcı, bu öykülerin konularındandır. Yazar, talihsiz insanlara karşı okuyucunun şefkat duygularını uyandırmak için, hepsini kazaya uğratarak feci bir ölümle yokluk diyarına gönderir. Baba Mukaddem “Yek Cov İhlâs” (Bir Tutam İhlas, Sohen, 1339/1960) adlı öyküsünde, her içim arasında eski Tahran ile ilgili anılarını konuşan tiryakileri tasvir eder. Sultan Sâdık Han (Sohen, 1341/1962) adlı öyküde emekli Kazak subayının varlığında, kaybolmakta olan iktidarı alaya alır. Öykülerini Sohen dergisinde yayımlayan Rızâ Baba Mukaddem (1292-1366/1913-1989), Sâdık-i Hidâyet ekolünden bir yazardır. Ukâb-i Tenhâ (Yalnız Kartal, 1337/1958) adlı öykü mecmuasındaki olaylar, ıstırap ve umutsuzluk dolu bir ortamda geçerler. Çoğu Fransa’da geçen bu öykülerin ruhsal bezginlikten ve içsel umutsuzluktan acı çeken, yalnız ve topluma yabancı kahramanları vardır. Baba Mukaddem 1340/1961 sonrası yıllarda da öykülerini Sohen dergisinde düzenli olarak yayımlar. Sonra onları Beççehâ-yi Hodâ (Tanrının Çocukları, 1345/1966) ve Esb (At, 1348/1869) adlı iki öykü mecmuasında bir araya getirir. Genellikle eski Tahran’da geçen öykülerinin konusu ya yoksul insanların sıkıntısından söz eden duygusal betimlemelerden ya da hayvanlara acımaktan ibarettir. Baba Mukaddem son eserlerinde bir tür ham gerçeküstücülüğe meyletmiştir. Örneğin anıların yeniden hatırlanması tarzında yazılmış olan Esb’de, yüzü ata benzeyen bir ilkokul dönemi arkadaşını anmaktadır. Çocuk zamanla ata daha fazla benzer, nihayet gerçek bir ata dönüşür ve kendisini kırlara vurur. Anlatıcı günün birinde evinin eşyalarını taşırken onu bir arabaya bağlanmış bir halde arabacıdan dayak yerken görür. Abdurrahîm-i Ahmedî, “Mâr-efsây” (Yılan Oynatıcı, Sohen, 1336/1957)’da kendi dönemindeki manevî ve toplumsal çöküşü anlatır. Bu öyküde, bir gözbağcı sayesinde para kazandığı bir yılanın sokması sonucu ölür. Aynı yazarın “Şeb-i Deryâ” (Deniz Gecesi, Sadef, 1336/1957) adlı öyküsü, okuyucuya ölümün dehşetini hissettirme konusunda yetersiz ise de denizi, deniz kaçakçılığını ve sahil güvenlikle çatışmayı güzel tasvir etmektedir. “Şeb-i Deryâ” genellikle ana baba, toplum ve doğa ötesi korkular içinde geçen geleneksel İran hayatına psikolojik bir yaklaşımdır. Ahmedî, “Hâc Kemâl ve Zemînhâ-yi Mâh” (Hacı Kemal ve Ay Toprakları) adlı öyküde, hayalî bir toplumsal öyküye yönelir. Bu öykü, sonunda işi aydaki toprakları satmaya vardıran üçkağıtçı bir adamın gelişim çizgisini anlatır. Ahmedî’nin mizahı, altın hırsı kafalarını karıştırmış olan zenginleri hedef alır. Ahmedî’nin öyküleri 1353/1974’te toplu halde Şeb-i Deryâ adıyla yayımlanmıştır. Daha sonraları üne kavuşan genç yazarlar arasında Sâ’idî, Tonokâbonî, Mîr Sâdıkî, Mahmûd ve Karîb işe yoksulluk edebiyatı yaparak başlarlar. Ferîdûn-i Tonokâbonî (d. 1316/1937), öykülerinin biçimine ve yapısına önem veren bir hiciv yazarı olarak tanınmıştır. O, eserlerini toplumsal bir ağırlık katmak için öyküyle makaleyi karıştırır ve açık bir şekilde günün meselelerini rapor eder. Yazılarını öykü kalıbının dışına çıkaran bir öfkeyle, protestocu bir tarzda olayların gelişimine müdahale eder, slogan atar, hatta bazen küfreder. Böylece, o gün için değeri olan ama İran edebiyat tarihinde kalıcı bir yazı olarak yer alamayan bir eser yaratır. “Esîr-i Hâk” (Toprağın Esiri, 1341/1962) adlı ilk öykü mecmuasında, yoksulların hayatını tasvir eder. “Mâder-bozorg Hâb Nebûd” (Büyükanne Uykuda Değildi), büyük annesinin yıllardır arzuladığı şeyi –şeftali yemek- yerine getirmek için uğraşan ancak bunu başardığında büyükannesi ölmüş olan biletçi çocuğun gözüyle anlatılır. Hayatlarının tamamı boş ve sonuçsuz bir çırpınıştan ve sürekli bir başarısızlıktan ibaret olan kitaptaki bütün insanlarda bir arzunun tadı görülmektedir. Öykülerdeki insanlar tatsız durumlarla karşılaşırlar, ama genellikle o kadar bahtsızdırlar ki artık bunu umursamazlar bile. “Merdî ki Mord” (Ölen Adam) adlı öyküdeki küçük rütbeli subay, yıllarca boşu boşuna uğraşıp didindikten sonra, yalnızlık ve umutsuzluk içinde ölür. Onun hayatının karmaşıklığı ve düzensizliği, aslında bir askerin düzenli ve süslü dış görünümünün alaya alınışıdır. “Tohm-i Morg-i Dozd” (Hırsızın Yumurtası) adlı öyküdeki kadın, çocuklarının karnını doyurmak için hırsızlık yaparken yakalanır, ancak soğukkanlılıkla içinde bulunduğu durumu kabullenir. “Ez Bulvar ta Derbend-i ... ve Bi’l-aks” adlı öyküdeki fahişe de aynı şekilde kara bahtına alışmıştır. Ancak bunların tepkisi “Esîr-i Hâk” adlı okumaya değer öyküde, umutsuzluğa ve yokluğa karşı direnişe dönüşür. Köylü bir genç, köye dönüş yolunda kendisini parasını almak için boğazına kadar toprağa gömerek kaçan hırsızlara yakalanır. Öykünün önemli bir kısmı diri diri toprağa gömülen adamın ruh hali, korkuları ve umutlarının tasviriyle geçer. Artık hayattaki güzelliklerin kadrini daha iyi anlayan adam, anılarını hatırlamak ve umut ışığını canlı tutmak suretiyle ölümün pençesinden kurtulur. Tonokâbonî bu öyküde, insanın hayatını kurtarma çabasını tasvir etmesi bakımından Jack London’ı hatıra getirir. Tonokâbonî, bazen o dönemde yaygın olan tanrı ve şeytan hakkındaki felsefî tartışmalara girer, bazen de mizahî bir eser yaratmaya çalışır. Ama her iki konuda da başarısızlığa uğrar. Yazarın ilk mizahî çabaları bir olayı ya da bir karakteri mizahî tarzda canlandırmaya yetmediğinden sonunda gazetelerde görülen insanların ve onların davranışlarının karikatürlerine dönüşürler. Mahmûd’un “Mûl”, Karîb’in “Azrâ Lendûke” ve Lârbon’un “Ali Gorge”sine benzeyen kambur ve çirkin yüzlü bir şairin romantik bir otobiyografisi olan yazarın ilk uzun öyküsü “Merdî Der-Kafes” (Kafesteki Adam, 1340/1961), toplumcu yazarların zayıf yaratılışlı, duyarlı ve toplumdan dışlanmış karakterlere gösterdikleri ilginin göstergesidir. “Merdî Der-Kafes”in anlatıcısı, hayatındaki aşağılanmaları anlatır, çocukluktan, arkadaşlıktan, aşktan, sanattan ve ölümden söz eder. Böylece birçok mesele pek de uzun olmayan bir öyküye sığdırılır ve bu durum şöhret arayışında olan bir yazarın hamlıklarını ve kaba ifadelerini gösterir. Öykünün romantik ve duygusal bir havası vardır. Hiçbiri gerçek olmayan karakterler ya iyinin iyisi ya kötünün kötüsüdürler. Anlatıcının beğendiği mutlak bir melek olan bir kadın dışında bütün kadınlar bayağı ve sığdır. Seçkin sanatçılar olan, sözleri ve eserleriyle herkesi hayrete düşüren anlatıcıyla arkadaşı dışında bütün erkekler içi boş, yeteneksiz adamlardır. Sonunda anlatıcının ressam arkadaşı bir kazada ölür, hayatının son sığınağını da kaybeden anlatıcı ölüm hakkında umutsuz felsefeler yapmaya yönelir. Tonokâbonî “Merdî Der-Kafes”te edibane bir nesirle acemiliğini gizlemeye çalışır. Ancak “Esîr-i Hâk”te yalın bir anlatıma ulaşır. İlk kitaptaki öznelliğin yerini insanların hayatını kayda alma eğilimi alır. Kuşkusuz Tonokâbonî “Esîr-i Hâk” dışındaki öykülerinde orijinal ve güzel bir öykü yaratmayı başaramaz. Şâpûr-i Karîb (d. 1311/1932) Tonokâbonî ile aynı sıralarda yoksulluk edebiyatı konusunda iki öykü mecmuası yayımlar. Asr-i Pâyîzî (Sonbahar Akşamı, 1339/1960) günlük hayat üzerine yazılmış dokuz başarısız öyküden oluşur. Çocukluk anıları ve kumarbazların derbeder hayatları Asr-i Pâyîzî ve “Hasan-i Yek Gûş” (Tek Kulaklı Hasan)’ta tasvir edilir. “Heme-yi İttifâkât Der-Cevânî Miyofted” (Bütün Olaylar Gençlikte Olur)’de pis bir kahvehanede geçen olaylar işlenir. “Merd-i Bî-sitâre” (Yıldızsız Adam)’de yazarın çalışması daha fazla derinlik kazanır; işsizlik, açlık ve yoksul insanların sosyal sigortadan yoksun oluşu yeniden canlandırılır. “Sitârehâyî ki Âkâyî Mîfurûşend” (Beyefendilik Satan Yıldızlar) ve “Âhirîn Merd” (Son Adam)’de toplumsal düzensizliğin yeteneklerini yok ettiği, onları bağımlıklılara ve müzisyenliğe sürüklediği sanatçılarla karşılaşırız. Karîb 1341/1962’de Gonbed-i Halebî adlı (Halep İşi Kümbet) öykü mecmuasını yayımlar. Üzerlerinde Hidâyet ve Alevî etkisi açıkça görülen ve yalın ve akıcı bir nesre sahip olan bu öykülerde, çarşı pazar halkının sokak dili kullanılmıştır. “Gonbed-i Halebî”, Mîr Sâdıkî’nin öyküleri türündendir. Ekber adında genç bir inşaat ustası zengin bir hacı tarafından Huseyniye tâkının üzerine bir kuşak yapmak ve asmakla görevlendirilir, ama bu yolda canından olur. Karîb, Hacı’nın hizmetçiyle uygunsuz ilişkilerini betimleyerek, lafta ve görünüşte takvalı olan bu adamın içindeki karanlıkları gösterir. “Gorâz” köy hakkında klişeleşmiş bir öyküdür, ağa ve ağanın oğlu klişelerini tekrar eder, köylülerin sıkıntılarını doyurucu bir içsel tasvirle ortaya koymayı başaramaz. Emîn-i Fakîrî ve Menûçihr-i Şefiyânî gibi sonraki köy konulu eser yazarları, ağanın köylünün kızına tecavüz etmesi konusunu bırakıp su, toprak ve toprak sahipliği yöntemi gibi temel sorunlara yönelirler. “Kahve-hâne-yi Kenâr-i Câdde” (Yol Kenarındaki Kahvehane) adlı öyküde, yoksulluk ve açlık sarsıcı bir şekilde canlandırılır. Ağa ve jandarma tarafından hayatı mahvedilen saf bir köylü, dilenci yapmak için kendi oğlunun gözlerini kör eder. “Azrâ Lendûke” bütün insanlar gibi duyguları ve arzuları olan, kendisine insan gibi bakılmasını isteyen, toplum tarafından dışlanmış çirkin yüzlü bir kadının macerasıdır. Bu tür öykülerde, tıpkı Victor Hugo’nun “Merdî ki Mîhanded” (Gülen Adam)’inde olduğu gibi dış çirkinlik iç güzellikle telâfi edilir. Bu tür öyküler arasında Gulâmali-yi Seyyâr (1302-1371/1923-1992)’ın “Firâr” (Kaçış, İlm o Zindegi, 1331/1952) adlı öyküsünü zikretmek mümkündür. Bu eser, tabiatın zulmünden ve insanların ezasından sıkıntıda olan çirkin yüzlü genç bir hizmetçinin düşüncelerinin ve durumunun şerhidir. Karîb, bu iki öykü mecmuasından sonra, öykücülüğü bırakır ve film yapımına yönelir. Kısa öyküleri bir yana bırakacak olursak, Ali Muhammed-i Efgânî (d. 1304/1925) toplumsal romanların ortaya çıkması için gereken yolu açar. Şovher-i Âhû Hânûm (Ahu Hanım’ın Kocası, 1340/1961) adlı 900 sayfalık romanı, kısa zamanda yazarını şöhrete ulaştırır. “İran Kitap Derneği” onu 1340/1961 yılının en seçkin romanı olarak seçer, zamanın eleştirmenleri bu eseri övmek için sıraya girerler: “Hiç kuşkusuz, Fars dilinin en büyük romanı ortaya çıkmıştır ve (ihtiyat kaydıyla) en güçlü İranlı roman yazarı tam da hiç beklenmedik bir anda meydana adım atmıştır.” “Yazar, bu romanda, toplumumuzun sıradan insanlarının yaşamından derin bir trajedi yaratmış, insana Balzac ve Tolstoy’un eserlerindeki sahneleri hatırlatan sahneler kurgulamıştır. Farsça bir kitap, bana ilk kez böylesi bir kıyaslama cesareti veriyor.” Her ne kadar bu sözlerde büyük miktarda eserden alınan zevkin etkisi varsa da, Şovher-i Âhû Hânûm bu dönemin en seçkin toplumsal romanıdır. Roman, 1313/1934 kışında Kirmânşâh şehrinde –yazarın doğum yeri- geçer. Sanki kendi içinde bazı olaylara gebe olan sessiz şehrin kısa bir betimlemesinden sonra Seyyid Mîrân-i Serâbî’nin fırınına ulaşırız. Efgânî, dükkânı, kalfaları, Seyyid’in dış özelliklerini inceden inceye betimledikten sonra, onun müflis bir fırıncıyla diyalogları yoluyla, kişisel meziyetlerini tasvir eder: Elli yaşında, ilerlemekte olan ve fırıncı esnafının başkanı olan bir tüccardır. Ordunun ekmeğini de pişirerek kendisini egemen güçlere yaklaştırmıştır. Dindar, ailesine düşkün, eli hayır hasenata açık bir adamdır. Humâ, güzel yüzlü, kocası tarafından boşanmış olan kadın, bu bölümde doğal bir şekilde öyküye dahil olur ve daha işin başından itibaren adamı kendisine meftun eder. Ancak, Seyyid Mîrân’ın bu gerçeği kendisine bile söyleyecek cesareti yoktur. Aşkını bir tür insan sevgisi zanneder. Yüreğinde fırtınalar kopan Seyyid ile birlikte evine doğru gideriz. Karısı Ahu Hanım ve dört çocuğuyla tanışırız. Evdeki ortam da dükkanın ortamı gibi dikkatli bir şekilde canlandırılır; yoksul insanlar olan komşular birer birer tanıtılır. Bunlar romanın ikincil karakterlerdir ve olayların gelişiminde asıl kahramanlara yardımcı olmaktadırlar. 19. yüzyıl Avrupa gerçekçileri üslubunda yazan Efgânî, eserindeki karakterlerin içlerini ve dışlarını tam anlamıyla tanıyan bir bilgindir. Önce onların dışlarını betimler, ardından başkalarıyla karşılaştıkları sıradaki psikolojilerini gösterir ve nihayet kendini onların konumuna koyarak olaylar konusunda görüş bildirir. Ahu Hanım –çilekeş ve sabırlı kadın- İranlı kadının gerçek örneğidir: Hakkı hukuku olmayan ve bu durumun zillete düşürdüğü saygıdeğer bir kadın. Efgânî’nin gerçekçi tasviri, bu dönemin çoğu yazarının İranlı kadın konusundaki hastalıklı tasavvurlarını gözler önüne serer. İkinci bölümden itibaren, Ahu Hanım romanın eksenine oturur, romanın planı onun yardımıyla gelişir, karakterler ve olaylar onun etrafında şekillenir. Ahu Hanım’ın sakinliği ve güvenilirliği öykünün tamamı üzerinde öylesine bir etkiye sahiptir ki kendisinin bulunmadığı sahnelerde bile varlığı duyulmaktadır. Aynı zamanda onun öteki karakterlerle karşılıklı olarak bağlantısı, eserin yapısının sağlamlaşmasına yol açar. Üçüncü bölümde Humâ’nın özellikleri ve geçmişiyle tanışırız: Arzulu, dikbaşlı, modern bir kadın... Toplumun ve geleneklerin kendisine ördüğü ağdan çıkmak isteyen, ama çeşitli nedenlerle yoldan çıkan bir kadın... Humâ, ahlâkî düşüşü sırasında çalgıcılar topluluğuna karışır ve dansöz olur. Seyyid Mîrân, onu bu bayağılıktan kurtarmayı düşünür. Bir genç gibi aşık olması yaşlı adamı sevdaya düşürür. Humâ’nın büyüsüne esri olarak rüyaya benzeyen hoş günler geçirir. Sonunda mali durum ve ahlâkî çıkış yolları işi kolaylaştırır: sakin bir sabahta Humâ, Seyyid Mîrân ile birlikte eve girer. O andan itibaren, ev korkunç bir ölüm kalım savaşına sahne olur. Bu, Ahu Hanım’ın olup bitenler sırasında değişime uğradığı ve değerli bir bilgiye ulaştığı bir ölüm kalım savaşıdır. Humâ, Seyyid Mîrân’ın nikahına girer ve Ahu’nun resmî kuması olur. Ahu Hanım sabır içinde aile ocağını savunurken Humâ da aynı sabırla onu sahneden kovmakla meşgul olur. Ancak Ahu’nun umutsuzca savunması, dostlara, komşulara, dua, adak ve büyüye tevessül etmesi bir sonuç vermez ve günden güne daha çok geriler. Efgânî, sarsıntı geçiren bir ailenin yedi yıllık hayatını, düzenli bir kronolojik sıralama içinde yeniden canlandırır; hayatın uygun anlarını seçmek yerine Balzac tarzında bir ayrıntıyla bütün incelikleri ve ayrıntıları ortaya koyar. Yani hayat zamanının süslenmiş ve seçilmiş şekli olan öyküsel zaman yerine, hayatın zamanını izler. Bu nedenle, roman, çıkarıldıklarında, öyküdeki insanların yaşamlarındaki dönüm noktalarını ön plana çıkartan birçok tekdüze parçalarla doludur. Seyyid Mîrân’ın evindeki keşmekeş doruk noktasına çıkar. Çılgınca bir öfke ve şehvet içinde yanan Seyyid Mîrân, Ahu’yu ölümcül bir şekilde döver, o andan itibaren o artık evin sığıntı kadınıdır. Seyyid Mîrân ile Humâ’nın rüyaya benzeyen zevk dönemleri başlar: Seyyid baş örtüsünün kaldırılması merasiminde belediye salonundaki tanışma meclisine gider. (Efgânî, baş örtüsünün kaldırıldığı ilk günlerin belgesel ve değerli bir tasvirini sunar.) Humâ’ya arzu uyandırıcı elbiselerle sokağa çıkma izni verir. Ömründe ilk kez yüzünü jiletle tıraş eder, günün modasına uygun elbiseler giyer. Humâ ile şarap içer, sinemaya gider. Geleneksel kabukları birbiri ardınca kırar, yeni ve gelişmekte olan orta sınıfın rengine bürünmeye çalışır. Kadın erkek haklarının eşitliğine inanan Humâ, Rızâ Şah’ın “reformlarını” destekler. Ancak yukarıdan gerçekleştirilen, masa başında oturan ve çizme giyenler tarafından yayılmaya çalışılan bu reformlar, kültürsüz ve deneyimsiz Humâ’yı kötü yola sevk eden nedenlerdendir. Kasabanın monotonluğundan sıkılan Humâ, derin bir yalnızlık sıkıntısı çeker ve kaçacak bir yer arar. Ancak aydınlığa ulaşamaz; bir kapalı kapıdan bir başka kapalı kapıya çarpar durur ve zaman içinde insanlık dışı bir hayatın bataklığına saplanır. Onun çektiği ruhsal azabın betimlenişi, kadının düşmesine ortam hazırlayan bayağı dünyanın tasvirine eş olur ve Efgânî’nin romanına toplumsal bir değer katar. Humâ, Ahu Hanım gibi, hareket istemektedir; ama donuk, taassubun ve bencilliğin esiri olan bir çevrede hareketleri ileri doğru değil, körü körüne ve akılsızcadır. Sonunda bir uçuruma doğru sürüklenir, Seyyid Mîrân ile Ahu’yu da beraberinde götürür ve Seyyid’i, bu hırslı, bencil ve nefis düşkünü burjuvayı kendi heveslerinin ateşinde yakar. Kapitalizmin yararına gelişen toplumsal ilerlemeler ve sınıfsal değişimler sırasında uygun bir rol oynamayı başaramayan Seyyid, zamanla bütün servetini kaybederek kaçakçılığa başlar; büsbütün âciz kalınca da Ahu Hanım’a sığınır. Yoksulluk gelince Seyyid ile Humâ’nın ilişkileri bozulur. Humâ boşanmak ister, şehvetin şeytana çevirdiği Seyyid Ahu Hanım’ı evden kovarak ona ya geneleve ya da mezarlığa gitmesini söyler. Ahu Hanım bunca aşağılanma karşısında metanetini kaybetmez, bu zelil hayatın köleliğini sorgusuz sualsiz kabul eder, çünkü toplum onu hak sahibi olarak görmemektedir. Ahu evi terk eder ve köye gider. Seyyid, Humâ ile birlikte geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmayı düşünür. Ahu Hanım bunu haber alınca, sabrı ve aldırmazlığı bir yana bırakarak garaja gider ve Seyyid’i rezil rüsva ederek eve geri gönderir. Kendisinden söz ettiğimiz bilinç işte budur. Öykünün seyri, zavallı kadını hafifliğe ve alçaklığa katlanmaktan sakındırır ve ondan hayatını koruması için bu duruma direnmesini ister. Humâ, otomobilin şoförüyle birlikte şehri terk eder. Talihi ters dönmüş kadının derbederlikten başka çaresi yoktur. Hayatı, bıkkınlık verici ve sonu olmayan bir seraptır. Ahu Hanım, kocasına yeniden kavuşmanın sevinciyle, yıkılmış hayatına bir kez daha düzen vermeye gider. Şovher-i Âhû Hânûm, şaşırtıcı bir ikileme sahiptir; bir sanat eseri olmakla popülist bir eser olmak arasında askıdadır. Efgânî, ilk toplumsal roman yazarları gibi, içgüdüsel olarak yazar, zihni sanatkarca bir oluşuma ve eğitime ulaşmamıştır; işte bu yüzden öykü karmaşık hale gelmektedir. Yazar yer yer öykünün seyrini bırakıp öğüt vermeye, vaaz etmeye başlar, Aristo’dan, Pascal’dan ve başkalarından söz nakilleri yapar, fazilet satmaya çalışır, Yunan mitolojisinden ve dinsel sözlerden yardım alır. Karşılıklı konuşma şeklinde yazılmayan diyaloglar, daha çok karakter yaratma ve olay geliştirmede işe yararlar; ancak bazen uzun konuşmalara dönüşerek sanatkarca duygudan yoksun sahneler yaratırlar. Böyle durumlarda, karakterlerin ağzından kendi konumları ve psikolojileriyle özdeş olmayan sözler ifade edilir. Örneğin Humâ ya da Seyyid Mîrân, sözlerini Yunan ve Roma mitolojisiyle süslerler. Genellikle açık ve anlaşılır olan nesir, zaman zaman eski ve açıklayıcı bir hale girer. Edebî, âmiyane ve gazete dili sözcükleri, uzun cümleler içinde birbirine karışır. 19. yüzyıl romanlarının gerçekçiliği Hicâzî tarzında romantik betimlemelerle zarara uğrar ve roman bütünlüğünü kaybeder. Ancak Şovher-i Ahu Hanum, bazı eksiltmeler yapıldığı taktirde sanatsal bir eserdir. Çünkü tarihî bir dönemi, öyküdeki karakterlerin davranışlarının ardından sadıkane bir tarzla kayda geçirir ve ilk toplumsal romanın aksine, olayları öğüt verme ve kanıtlama yoluyla değil, öyküdeki eylem ve hareketle anlatır. Karakterler, gerçek insanlar gibi birbirine zıt duyguların bir sentezidir; Mîr Sâdıkî, Tonokâbonî ve Dânişver’in ilk öykülerindeki karakterlerin aksine kar beyazlığında ya da kömür karalığında değillerdir. Humâ ve Ahu, kendi dönemlerinin farklı kadın tiplerini sergiledikleri halde, her birinin kendine özgü kişiliği ve nedenleri vardır; ruhsal ve toplumsal koşulları dolayısıyla başka çareleri de yoktur. Karakterler olaylar sırasında değişirler, roman sona erdiğinde artık başlangıçtaki insanlar değillerdir: Ahu Hanım kendi içine kapanık bir varlıktan hareketli, kendine güven duyan bir kadına dönüşür. Efgânî, okuyucuyu “bundan sonra ne olacak?” bekleyişinde tutmayı başarır. Bu bir roman için az bir başarı değildir. Efgânî, romanın yapısını genişleterek Kirmânşâh’taki yaşam alanında tarihî bir dönem içinde bir ailenin başından geçen olayları geliştirir. Bayramları, yas törenlerini, ziyaret yerlerine yapılan yolculukları, hayatın güzelliklerini ve sevinçlerini hurafi inançlara ve halk deyimlerine tam bir hakimiyetle betimler. Sınıfsal ilişkileri, halkın Rızâ Şah yönetiminin memurlarına yaklaşımını, örtünmenin kaldırılmasını, ikinci dünya savaşının patlak vermesini ve insanların kıtlıktan ölmesini, 20 Şehrîver olaylarıyla sonuçlanan yılların tarihî seyrini açıkça göstererek betimler. Balzac tarzında bir ince görüşlülükle ve sözü uzatarak, asli ve ikincil karakterleri çeşitli olaylara girip çıkan kalabalık, izdiham dolu bir dünya yaratır. Ancak romanın ana teması, İranlı ailelerin en geri kalmış ahlak ölçülerini, geleneklerini, göreneklerini ve çirkin çok eşlilik töresini kınamaktır. Hidâyet’in Bûf-i Kûr’u, nasıl Rızâ Şah çağı aydınlarının ruhsal konumunu betimliyor ve Alevî’nin Çeşmhâyeş’i o yıllardaki mücadelecileri anlatıyorsa, Efgânî’nin Şovher-i Ahu Hanum’u da aile yaşamını canlandırarak bu tarihî dönemin üzerindeki perdeyi kaldırır. Bu üç roman, elbette farklı değerlerle, 1300-1320/1921-1941 yılları arasının çeşitli yönlerini tasvir ederler. |