Cuma 18 Mayıs 2012 - 05:27

الجمعة ٢٧ جمادى الآخرة ١٤٣٣

جمعه ۲۹ ارديبهشت ۱۳۹۱ - ۰۶:۵۷

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
 

AYNUL-KUDAT

 

          Aynu’l-Kudât Ebû’l-Me‘âlî Abdullah b. Muhammed b. Ali Miyâncî-yi Hemedânî, VI/XII. yüzyıl başlarının meşhur tasavvuf şeyhlerindendir. V/XI. yüzyıl sonlarında Hemedân’da doğmuştur. De¬deleri Miyâne şehrin¬dendi. Daha gençliğinin baharında mutaassıplar eliyle öldürülmesine rağmen gençliğinde bile tüm kemal özelliklerine sahip olup zamanın da¬hilerindendi. İmam Ömer-i Hayyâm, Şeyh Ahmed-i Gazzâlî ve Şeyh Muhammed-i Hamavîye’nin yanında ders almış ve kelam, hikmet, irfan ve Fars ve Arap edebiyatı konularında geniş bir bilgi sahibiydi. İmam Muhammed-i Gazzâlî’nin eserlerine çok değer vermesi ve okuması göz önünde bulundurulduğunda onu bu büyük alimin talebesi olarak saymak da gerekmektedir. Şeyh Ahmed-i Gazzâlî, tüm üstünlüğüne rağmen onu o derece severdi ki Aynu’l-Kudât’ın kendi yanındaki talebeliği fazla olma¬masıyla birlikte kendi mektuplarında ona “Kurretu’l-‘Ayn” diye hitap ederdi. Aynu’l-Kudât’ın kendisi, sözlerinde Ahmed-i Gazzâlî ve Muhammed-i Hamavîye’den çok nakiller yapmış, özellikle de Hemedân’da Ahmed-i Gazzâlî ile yapmış olduğu yirmi günlük sohbetini kendisinin ke¬mal derecesine eğilim duymasında çok etkin bir özellik olarak değerlen-dirmiştir. Aynu’l-Kudât’ın öğrenimi konu¬sunda dik¬kate değer önemli nokta, onun sahip olduğu ve kazanmış olduğu bilgi¬lerin bir ço¬ğunu kendi kişisel ve özel okumalarıyla elde ettiğidir. Bu da onun daha gençliği¬nin baharında bu kadar geniş bir hazineyi kazanmasına ve tah¬rir ve telif konu¬sunda son derece bilgili olmasına neden oldu.

          Aynu’l-Kudât, sahip olduğu şevk, aşk şiddeti ve tasavvufî sevgileri¬nin heye¬canı nedeniyle tasavvufçuların sırlarını acımasız bir şekilde açıklıyor ve vahdet-i vücud gö¬rüşünün bir devamı olan mezhebini korku¬suzca açık¬lıyor, bu tür düşün¬celerine düşmanlık eden kimselerin üzerine şiddetle saldırıyordu. Bu yolla Aynu’l-Kudât ile mutaassıp alimler ve avam halkın ara¬sında meydana gelen çe-kişme, kin ve kırgınlık gittikçe genişledi ve o taassup dö¬neminde ve düşüncesiz avamın galebesiyle bu korkusuz fazilet sahibi ve sufi görü¬nüşlü gencin öldürül¬mesiyle son buldu. Kendisi de bu durumu önce-den sezmişti. Nitekim mektupla¬rının birinde şöyle yazmıştı: “... ve bir başka sarhoş kesim geldi, zunnar bağladı¬lar ve sarhoşluk lafları et¬meye başladılar. Kimilerini öldürdüler, kimilerini de onun gayretine müptela kıldılar. Nitekim bu biçareye olan olacak. Fakat ne za¬man olaca¬ğını bilmiyorum. Henüz uzaktır... Ey aziz, günler böyle çetin ve yakıcı ge¬çiyor. Kendi varlığımdan bile endişe içindeyim ve inleyip yanmaktan başka faydası olacak bir şey de yok...” Din bezirganlarının ve avamın Aynu’l-Kudât-i Hemedânî’ye karşı mu¬halefet ve inatları değişik boyutlardaydı:

          Birincisi, onu filozofların inançlarını taklit etmekle itham edi¬yorlardı ve onun alemin kudum (geri gelen) olduğuna inandığını söy¬lüyorlardı. O, Şekva’l-Garîb adlı risalede bu konuya işaret etmekte ve şöyle demektedir: “Düşmanlar, benim vücudun masdarına ve vücudun kaynağına işaret et¬memden benim ale¬min kudum oluşuna atıfta bu¬lunduğumu sanmışlar. Halbuki bu risalede on yap¬rağa yakın alemin hudus olduğunu ispatlama noktasında yazmışım.”

          İkincisi, onun şehir ve bölgesinde bulunan birçok alim, bu ince düşün¬celi kıvrak zekalı genci kıskanmaktaydılar. Kendisi de alimlerin bu kıskançlığına de¬falarca işaret etmiştir.

          Üçüncüsü, Aynu’l-Kudât, normal halkın, din bezirganlarının ve taas¬subu meslek edinmiş kimselerin anlayışının dışında olan birçok tasavvuf gerçeğini Farsça ve Arapça eserlerinde açıkça anlat-maktaydı. Bu da onla¬rın düş¬manlığını arttırıyordu. Şöyle demek¬teydi: “Tasavvuf kavramları, benim küfür ve ilhadımın delili değildir. Akıllı ve insaf sahibi bir kişi, bu sözleri duyduğunda onların anla¬mına müracaat etmelidir.” Aynu’l-Kudât, Huseyn b. Mansûr-i Hallâc’a karşı bü¬yük bir aşk besliyor ve onun öldü¬rülme¬sine yol açmış sözlerini çeşitli boyutlarda tevil edip tefsir edi¬yordu. Böyle bir kişinin kavmin mutaassıpları eliyle nasıl bir sonla karşılaştığı da ortadadır.

          Dördüncüsü, Aynu’l-Kudât, kendi açıklamalarının güzelliği ve sözü¬nün etkisi sonucu halk kesimleri arasında makalelerine aşık olmuş olan büyük miktarda müritler edinmişti. Bu cümleden olarak Irak Selçuklula¬rının vezirlerin¬den ‘Azîzeddîn-i Mustavfî, ona sevgi ve ilgi duymaktaydı. ‘Azizeddîn, Ebû’l-Kâsım-i Derguzîn ile düşmanlık içine girince birçok kimseyi hile ve zor ile orta¬dan kaldı¬ran ve kendisi-nin de sonunda yaptıkla¬rının karşılığı olarak idama giden bu desi¬seci vezir, Aynu’l-Kudât’ı ortadan kaldırma düşüncesine girdi ve Aynu’l-Kudât’ı yok etmeği düşünen ve öl¬dürme planları içinde olan mutaas¬sıp, kıskanç alimler ve avam olan halk kesimleriyle dost oldu. Onun aley¬hine bir ortam düzenledi ve onun tas¬nifleri arasından zındıklık ve ilhadı ve ilahlık iddiasında bulun¬duğu nokta¬sında bazı sözlerini çı¬kardı. Fakihlerden bir topluluk da onun kanının akı¬tılmasının mubah olduğuna dair fetva verdiler.

          Bu olaylardan sonra Aynu’l-Kudât, Bağdat’a götürülüp bir süre bu¬rada tu¬tuklu kaldı. Tekrar Hemedân’a geri getirilip orada 525 yılının 7 Cemadiyelahir/16 Mayıs 1131 gecesi darağacına asıldı.

          Aynu’l-Kudât, şehit edildiğinde henüz 33 yaşın üzerinde ol¬mamasına rağ¬men Farsça ve Arapça birçok esere sahipti. Bunun ya¬nında kendisin¬den bir¬çok Farsça mektup geriye kalmıştır ki bunların tümü onun tasavvuf ve inanç ko¬nula¬rına dair çeşitli görüş ve düşün¬celerini içermektedir. Aşa¬ğıdaki kitaplar ona ait¬tir:

          Yezdân-Şinâht, birkaç kez basılmış olup Aynu’l-Kudât’ın Farsça en önemli eserlerinden saymak gerekir. Bu risale, üç bölüm ha¬linde ilahî ko¬nular, hikmet (felsefe) ve tabiî bilimler ile ilgili konuları içerip ‘Azizeddîn Mustavfî adına ya¬zılmıştır.

          Risâle-i Cemâlî, kısa bir risale olup Aynu’l-Kudât’ın çağdaşı olan Zâde¬gân padişahlarından Cemâleddîn-i Şerefu’d-devle için üç bölüm ha¬linde “Selef-i Sâ¬lih’in üzerinde bulundukları mezhebin be-yanı hakkında” yazılmıştır.

          Temhidât ya da Zubdetu’l-Hakâyik, on tasavvuf esasının öv¬güsü konu¬sunda yazılmıştır. Bu kitap, şevk ve aşkın galip olduğu bir tarzla ya¬zılmış olup bundan dolayı da çok cezbedici ve etkileyicidir. Fakat bu aşk ve şevk galebesin¬den dolayı içindeki konular, olması ge¬reken düzenlilikte de¬ğildir.

          Temhidât kitabı, Aynu’l-Kudât’ın hayatının sonlarında ve ilhad (din¬den çıkma) ithamıyla karşı karşıya olduğu dönemde yazılmıştır.

          Aynu’l-Kudât’ın Farsça birçok mektubu da olup şu anda bunlar¬dan oluşan mecmualar İran ve İran dışındaki kütüphanelerde bulun¬makta, bir kısmı da ba¬sılmıştır. Bu mektuplar, akıcı ve çok sade bir Farsçaya sahiptir. Bu mektuplarda zaman zaman Kur’ân ayetleri, Farsça ve Arapça şiirler delil olarak getirilmiştir. Yazarın kendisi de diğer bir kısım eserlerinde de yaptığı gibi kendine ait çok gü¬zel ve çe¬kici rubailer getirmiştir. Aynu’l-Kudât’ın bu mektupları, kendi dostla¬rına ve zamanın büyüklerine yazdığı doğrudur. Ancak bunların hiçbiri normal ihvanî tarzı mektuplardan değil¬dir ve bunların tümü gerçekleri açıklama noktasında hikmetli, irfanî ve üstün değerli konular içerir. Daha önemli nokta da bu mek-tuplar, genel¬likle birbiriyle bağlantılı ko¬nuları içerir. Öyle ki bir konunun bölüm¬lerini yazar, birkaç mektupta düşünce silsilesini koruyarak açıklar. Nitekim bunlardan bir kısmı ayrı risaleler hükmündedir. Aslında Aynu’l-Kudât, mektup¬larının büyük bir bölümünü hakikatte bir risale oluşturmak ama¬cıyla yazmak¬taydı. Belki de mektup şeklinde olan bunların büyük bir kısmı da bilinçli anla¬mında mektuplar da olmayabilir ve onları yazarın günlük olarak tuttuğu ve mektup adını verdiği notlar olarak kabul etmek mümkündür.

          Aynu’l-Kudât, Farsça risalelerinde ve mektuplarında kendi sö¬zünün içinde başka şairlerin de şiirlerini delil olarak getirmiş, bu arada zaman zaman kendin¬den de çoğu rubai olan şiirler getirmiştir. Bu rubailerin tümü irfanî bir tarz ve düşünceyle söylenmiş sıcak ve çe¬kicidir. Bunlar arasından şairin rubaile¬rine ör¬nek olması açısından birkaç tanesini zik¬retmek yeterli olacaktır. Farsça şiirleri dışında onun Arapça şiirleri de çok olup bunların bir kısmı mevcuttur.

 Yüreğim senin daracık ağzından daha fazla daraldı,

 Senin büyün ve renginden daha fazla inceldim.

 Seninle boşuna savaşa girmekten hasta oldum,

 Bul beni, zira senin ismin ve ayıbın oldum.

*  *  *

 Ey parlak yürekli, senin aşkının mayası olan mey azdır,

 Dün var olan o dert bugün daha az değildir. Ey güzel,

 senin hicranında yüreğimin sabrıyla

Ney yapan arttı ney yakan ise azaldı.

*  *  *

 Yanımda olan yarin zülfüne ne el uzanır,

Ne de başımdaki sarhoşlukta bir azalma olur.

 Bu olaya her baktığımda bende olanın

 Bir alemin derdi olduğunu görürüm.

 *  *  *

Aşk yolunda bir meyve olmalı o da yok,

 Ümit sokağında bir sahil olmalı o da yok.

 “Sabırla senin işin iyi olacak” dedin de,

 Bilirsin ki sabır için bir yürek gerek o da yok.

 *  *  *

Kılavuzu ay gibi bir yüz olmayan bir kişi

 Tehlike içindedir ve halkın ondan bir haberi yok.

 Kendinden kendine gelmek kısa bir yol değildir,

 Güzelin iki zülfünün başı dışında bir yol yok.

*  *  *

Ey gönlümü gamzeyle alan, ruhu da al,

 Gönlü ve ruhu aldın, isim ve unvanı da al.

 Eğer dünyada benden bir iz kalırsa

Geciktirmeyi bana reva görme onu da al.

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.