Bilmen gerekir ki bir şeyin kâmil olması kendisine nispetledir ve ona münasip olan bir şekildedir. Örneğin ilmin kâmil olması, hakikatlerin öyle bir şekilde açıklığa kavuşmasıyladır ki onda artık hiçbir cehalet, örtü ve hicap kalmasın. Nurun kâmil olması ise onda hiçbir karanlığın ve kirliliğin olmamasıdır. Diğer bir deyişle: Her şeyin kâmil olması onun karşıtı ve zıddı olan şeylerden halis ve temiz olmasıyla ve kendi yönleri ve kemallerinde has olmasıyladır. Bu mukayeseyle kelam ve kelimenin kâmil ve mükemmel olmasının ne demek olduğunu anlayabiliriz. Kelam ve kelimenin kâmil olması onun delaletinin açık olması ve onda hiçbir kısa bir şekilde ve başka bir şeyle karıştırılma ihtimalinin olduğu bir kullanımın olmamasıyladır. Neticede kelam ve kelime cinsinden olmayan her şeyden halis olmasıyladır. Öyleyse bu ilahi kitabın bazı kelimeleri kâmil ve bazıları ise mükemmeldir. Bazıları eksik ve bazıları ise daha eksiktir. Bu kitabın kelimelerinin eksik olması ve kâmil olması onların ilahi gayıp âlemine, gizli sırra ve gizlenmiş hazineye ayna ve gösterici olmalarından dolayıdır. Öyleyse, zatının aynasında, Hakk’ın tecellisi daha kâmil olan her şeyin, gayıp âlemine olan delaleti daha çok olacaktır. Buna göre soyut akıllar âlemi ve isfehbeudiye nefisleri, madde âleminin zulmetinden, madde âleminin en aşağısında olan heyula âleminin kirinden ve mahiyetlerin dış âlemde var oluş tozundan temiz olduklarından dolayı halis ve temizdirler. Bu yüzden Allah’ın en mükemmel kelimeleridirler. Ama onların her birisi, Allah’ın bir sıfatının ve bir ilahi ismin aynaları olduklarından dolayı eksik kelimedirler. Nasıl ki rivayette şöyle yer almıştır: ‛‛Meleklerden bir grubu sürekli rükû edeler ve secdeye gitmezler ve diğer bir grup da vardır ki onlar sürekli secde halindedirler ve rükû etmezler.” Ama kâmil insan, toplayıcı varlık ve bütün ilahi sıfatları ve isimleri gösteren kâmil bir ayna olduğu için, işte bu yüzden Allah’ın en mükemmel kelimesidir. Hatta o ilahi kitaptır. Öyle ki bütün ilahi kitaplar ondadır. Nasıl ki mevlamız, Müminlerin Emiri ve Muvahhitlerin Efendisi olan İmam Ali’den (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Kendini küçük bir cisim sanma, Sende bir âlem gizlenmiştir. Sen o Kitabı Mübin’sin ki senin harflerinden, Gizli olan hazinenin sırları aşikâr olmuştur. Yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık.” Bu, iniş yayı itibarına göredir ve insanın tabiat âleminden önceki durumuna delalet etmektedir. Nasıl ki bizim yanımızda olan da odur. En yüce olan yüceden en aşağı olan aşağıya indirilmek, ancak bu iki yer arasında bulunan yolun menzillerinden geçmekle mümkündür. Öyleyse o, ilahi ilimde olan Hazreti Vahit’ten ve sabit varlıktan meşiyet âlemine indi. Oradan da akıllar âlemine ve yakınlaştırılmış meleklerden oluşan ruhaniler âlemine indi. Oradan da genel nefislerden oluşan yüce melekût âlemine indi. Oradan da berzah ve misal âlemine indi. Oradan da tabiat âleminin merhalelerini geçerek en aşağıların aşağısına indi. Öyle ki madde âleminin en aşağısı olan heyula âlemine indi. Orası birinci yerdir. Bir itibara göre ise yedinci yer ve aşağı tabiat âlemidir. Ve bu insanın ineceği en son noktadır. Daha sonra yayın ipinin bağladığı alt noktadan seyrine başlayarak yavaş yavaş ‛‛Sonra yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu” makamına kadar yukarıya çıkar. Neticede, kâmil insan, varlık silsilesinin tamamıdır ve varlık dairesi onunla tamamlanır. O, ilktir, sondur, zahirdir ve batındır. Genel ilahi kitap odur. Varlıklarda söylediğimiz üç itibar onda tasavvur edilebilir. Öyleyse, eğer onu bir kitap olarak kabul edersek, onun aklı, nefsi, hayali ve tabiatı onun bölümleri ve sureleri olmuş olur. Bunların her birisinin mertebeleri de o ilahi kitabın ayetleri ve kelimeleri olacaktır. Eğer insanı birçok kitap olarak itibar edersek, o zaman da akıl, nefis, hayal ve tabiatın her birisi müstakil kitap olacaktır. Öyle kitap ki onların her birisinin kendisine ait bölümleri ve kısımları vardır. Ve eğer her iki itibarı bir arada düşünecek olursak, o zaman da birkaç ciltli bir kitap olacaktır ve yine kendisine ait sureleri ve ayetleri olan bir kuran olacaktır. Öyleyse insan sahip olduğu farklı farklı varlıklar ve çok varlık sahibi olduğu itibarıyla ayırıcı bir kitaptır. Nasıl ki hadiste şöyle yer almıştır: ‛‛Şüphe yok ki Ali (a.s), hak ve batılı ayıt edendir.” Sahip olduğu toplayıcı varlık itibarıyla Kuran’dır. Bil ki kâmil insan, Allah’ın en yüce örneği, en büyük ayeti, Allah’ın açık kitabı ve azametli haberidir. O, Allah’ın kendi suretinde yarattığı yaratığıdır; Allah’ın iki kudret eliyle icat edilmiştir; yaratıkları üzerinde Allah’ın halifesidir; yüce Allah’ı tanıma kapısının anahtarıdır; her kim onu tanırsa Allah’ı tanımıştır ve o sıfatlarından her bir sıfatında ve tecellilerinden her bir tecellisinde Allah’ın ayetlerinden bir ayettir. İnsanın, yaratıcısını tanımak için en yüce örneklerden birisi de onun kelamını tanımaktır. Öyleyse bilinmelidir ki kelam, insanın içinde olan havadan dışarı çıkar; dışarıdaki menzillerde seyrederek ve dış merhaleleri geçerek kendisine bir varlık kazandırır; gayıp âleminden aşikâr âleme zahir olur ve söyleyenin içinde ve sır olarak olan şeyden haber verir ve onun maksadının aslını ve işinin hakikatini açıklığa kavuşturur. Öyleyse, sözü başlatan ve icat eden konuşmacı, kelamı gayıp âleminden aşikâr âlemine indirir ve gizli gök âleminden onu zuhura ulaştırır. Ondan dolayı, batında olan kelimeleri dışa vurmaya ve kendisinin içinde olan özelliklerini zahir etmeye karşı, zati bir muhabbet vardır. Öyleyse konuşmadan ve onu icat etmeden önce onun kelimeleri gizlilik mertebesindedir. O kelimeleri açığa vurmayı sevdiğinden ve onları ilan etmeye âşık olduğundan dolayı, işte bu yüzden kendi makamı ve değerinin tanınması için kelimeleri icat eder ve konuşmaya başlar. Ve eğer senin ilahi nurlarla nurlanmış bir kalbin, ruhani ışıklarla aydınlanmış bir ruhun, kalbinin zeytuni meşalesi dış öğrenimler temas etmeden aydınsa ve eğer önünü aydınlatacak yeteri kadar batini nurun varsa, mutlaka ilahi kitabın sırrı senin için açıklığa kavuşacaktır. Bu şartla ki ilahi kitaba dokunmak için gerekli olan temizliğe de sahip olman gerekir. Böyle olunca o, ilahi kelimenin hakikatini Hak Teala’nın konuşmasının doruk noktasını yüce misal ve büyük ayet aynasında tanıyacaktır. Ve yine varlığın mertebelerinin, gayıp ve aşikâr âlemlerinin tamamının ilahi kelam olduğunu anlayacaktır. Öyle ki hava vesilesi ile ki o dış varlıkların mertebelerinin kör mertebesinden çıkıp, zatını sevdiğinden dolayı kendi kemalinin aşikâr etti ve ulûhiyet gökyüzünden inip, kendi şanı ve makamı tanınsın diye isimleri ve sıfatlarıyla tecelli etmiştir. Nasıl ki hadiste şöyle yer almıştır: ‛‛Ben gizli bir hazine idim. Tanınmayı istedim. Yaratıkları yarattım ta ki tanınayım.” Ve yine İmam Ali’den (a.s) şöyle buyurduğu naklolmuştur: ‛‛Şüphe yok ki Allah, kelamında kulları için tecelli etmiştir. Ama onların basiretleri yoktur ve o tecelliyi görmüyorlar.” Ve yine İmam Ali’den (a.s) şöyle buyurduğu naklolmuştur: ‛‛Allah, olmasını dilediği her şeye ‛‛Ol” der ve o da oluverir. Ama bu söylemek, ne kulağa ulaşan bir sesledir ve ne de duyulan bir nida iledir. Ancak O’nun münezzeh olan Allah’ın kelamı O’nun fiilidir.” Marifet ehli olan arifler şöyle demişlerdir: Hak Teala’nın konuşması, Hakk’ın tecellisinden ibarettir. Öyle ki eğer iradesi ve kudreti gayıpta olan bir şeyi aşikâr etmek için ve icat etmek için olursa, o tecelli meydana gelir. Beşaretİlahiyatçı hekim olan filozofların başı ve kâmil ariflerin şeyhi olan Molla Sadra Esfar kitabında şöyle buyuruyor: Bil ki ey miskin! Bu Kuran, bin hicapla birlikte Hak’tan halka inmiştir. Çünkü kalplerin gözleri zayıftır ve gözler, aynı gece kuşu gibi nuru görmekten acizdirler. Faraza eğer Bismillah’ın ba harfi Lavhi Mahfuz’daki olduğu azametiyle eğer Arş’a inseydi, muhakkak ki erir ve yok olurdu. Eğer bu dünyanın gökyüzüne inseydi düşünün artık. Şu ayeti şerifede ‛‛Eğer biz bu Kuran’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün” bu manaya işaret olunmuştur. (Molla Sadra’nın sözünden nakletmek istediğimiz kısmın sonu. Allah onun yüksek olan makamını daha yüce eylesin. Bu kelam, ilim ve marifet madeninden gelmiştir ve vahiy ve nübüvvet meşalesinden alınmıştır.) Şöyle diyorum: İlahi tekvini kitap ve yine konuşan rabbani Kuran gayıp âleminden ve ilahi gizli hazineden yetmiş bin hicapla birlikte inmiştir. Ta ki bu yazılmış kitabı taşısın; tabiat zindanında ve tabiat cehenneminde tersine dönmüş nefisleri azat kılsın ve bu korkunç şehirlerin gariplerine kendi vatanlarına dönmek için yol göstersin. Eğer böyle olmasaydı, bu mukaddes ve gizli olan suphani ve temiz kitabın bir tecellisi, O’nun bir işaretiyle ve gözünün ucuyla göstermesi yeterli olurdu. Öyle ki eğer hicaplarının bir kısmını göklere ve yerlere açmış olsaydı onların temellerini yakardı. Ve eğer yakınlaştırılmış meleklere açılmış olsaydı onların varlıkları darmadağın olur ve yok olurlardı. Ne kadar güzel söylenmiştir: Ahmet eğer yüce perdeyi açsaydı, Ebediyete kadar Cebrail baygın kalırdı. Öyleyse bu ilahi tekvini kitap ve Allah’ın masum kıldığı evliya kulları hekim ve bilen Allah’ın yanından inmiş kitaplardırlar. Onlar yazılmış Kuran’ın taşıyıcılarıdırlar. Bu razı olunmuş veli kullar dışında hiç kimse bu ilahi kitabı hem zahir olarak ve hem de batın olarak taşıyamazlar. Nasıl ki o ulu şahsiyetler tarafından da rivayet edilmiştir. Kafi kitabında İmam Bakır’ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: ‛‛Peygamber’in (s.a.a) vasileri dışında hiç kimse Kuran’ın tamamının, zahiri olsun batını olsun, yanında olduğunu iddia edemez.” Ve yine Kafi kitabında Cabir şöyle naklediyor: İmam Bakır’ın (a.s) şöyle buyurduklarını işittim: ‛‛İnsanların içinde hiç kimse Kuran’ın tamamını indiği şekliyle topladığını iddia edemez. Onu iddia eden ancak yalancıdır. Onu yüce Allah’ın indirdiği şekliyle toplayan ve koruyan ancak Ali İbni Ebu Talib (a.s) ve ondan sonra gelen imamlardır (a.s).” Ve yine Kafi kitabında İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: ‛‛Allah’a yemin olsun, Kuran’ın tüm ilmi yalnızca bizim yanımızdadır.” Bil ki yazılmış ilahi kitabın (Kuran’ın) bir itibara göre yedi batını ve diğer bir tefsire göre ise yetmiş batını vardır. Onları Allah ve ilimde derinleşenler dışında kimse bilmiyor. O batınlara manevi kirlerden ve kötü rezil ahlaklardan temizlenmişlerden ve ilim ve amelle süslenenlerden başkası dokunamaz. Her kim her ne kadar çok, kötü huylardan uzak olur ve temiz olursa Kuran’ın tecellisi ona daha çok olur ve Kuran’ın hakikatlerinden nasibi daha çok olacaktır. Tekvini olan kitaplar da nefislerin kitapları olsun yaratılış âleminin kitapları olsun bu şekildedir. Bu iki kitap, yazılmış kitap ve tekvini kitap bu yönden tamamen birbirleri gibidirler. Öyleyse, tekvini kitapların da yedi ya da yetmiş batını vardır. Onların tevillerini ve tefsirlerini ancak tabiat âleminin kirlerinden ve pisliklerinden uzak olanlar bilirler. Ve yine o batınların manalarına ancak temiz olanlardan başkaları dokunamazlar. Zira Kuran, rahim olan Rab tarafından inmiştir. Öyleyse ey miskin! Rabbinin yolunda cihat et; kalbini temizle; şeytanın ihatasından dışarı çık ve ilerle; Rabbinin kitabını oku ve onu yavaş yavaş üzerinde düşünerek tertil ile oku ve onun kabuğunda kalma. Sakın semavi kitap ve rabbani inen Kuran’ın bu kabuktan ve suretten ibaret olduğunu sanma. Zira surette kalmak, zahir olan âlemde takılmak ve onun aslına ve batınına geçmemek, ölüm, yok oluş, cehaletin asıl kökü ve nübüvveti ve vilayeti inkâr etmenin temel esasıdır. Zira zahirde ilk kalan ve batından nasiplenmekten kalbini kör eden, lanetlenmiş şeytandır. Çünkü o Âdem’in zahirini gördü ve iş ona karmaşık göründü ve şöyle dedi: ‛‛Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.” ‛‛Ben ondan daha üstünüm (zira ateş çamurdan daha üstündür).”. Şunu anlamadı ki Âdem’in batınını idrak etmemek ve onun nurani ve ruhani makamına bakmadan sadece zahirine bakmak delil yolundan çıkmak ve istidlalde safsataya düşmek demektir. Nasıl ki bu konu Ehli Beyt’ten (a.s) gelen rivayetlerde yer almıştır. Kafi kitabında İsa İbni Abdullah Kureşi şöyle naklediyor: ‛‛Ebu Hanife İmam Sadık’ın (a.s) yanına vardı. İmam Sadık (a.s) ona şöyle buyurdu: Ey Ebu Hanife! Bana senin kıyas yaptığın ulaşmıştır. O, İmam Sadık’a (a.s) şöyle arz etti: Evet. İmam Sadık (a.s) ona şöyle buyurdu: Kıyas yapma! Zira ilk kıyas yapan İblis idi. O zaman ki İblis şöyle dedi: Beni ateşten yarattın ve onu çamurdan. Böylece ateş ve çamur arasında kıyas yaptı. Eğer Âdem’in nurani yönünü, ateşin nurani yönüyle kıyas etseydi o zaman iki nur arasındaki üstünlüğü de anlamış ve onun sefasının diğerinden farkını görmüş olurdu.” Ve yine bu hata ve yanlışlardan birisi, sadece zahire bakma ve batının kapılarını kapamadan birisi de şudur ki insanlar gönderilmiş elçileri inkâr ettiler. Bundan dolayı ki onlar diğer insanlar gibi pazarlarda dolaşıyor ve onlar gibi yiyip içiyorlar. Nasıl ki yüce Allah onların durumunu şöyle anlatıyor: ‛‛Elçilere dediler ki: Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahman, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.” Sakın aklının nurunu şeytan almasın ve bu iş de yanılgıya düşmeyesin ta ki sonunda alçaklığa düşesin. Zira şeytan insanların sinelerinde hakkı batıla ve doğruyu yanlışa karıştırarak vesvese eder. Çoğu zaman seni şekli doğru ama manası yanlış istidlallerle doğru yoldan çıkarır. Ve şöyle söyler: Zahir ilimlerini ve semavi kitapların zahirlerini öğrenmek bir şey değildir ve bu haktan dışarı çıkmaktır. Bu şekildeki lafızlardan oluşan ibaretler ve şekilsel ibadetler hayvanlar gibi olan avam halk, şekil ehli ve kabuklar ashabı için karar kılınmıştır. Ama kalpler ve marifetler ashabı için sadece kalbi zikirler ve insanın içinden geçireceği düşünceler vardır. Öyle ki ibadetin batını ve sonu ve ibadetin ruhu ve neticesidir ki onlar onunla uğraşırlar. Çoğu zaman da şeytan sana bu konu hakkında şiir okur ve şöyle söyler: Resmi ilim baştanbaşa ‛‛kil”dir ve ‛‛kal”, Ne ondan keyfiyet elde edilir ve ne hal. İlim, âşık olma ilminden başka bir şey değildi, Geri kalanı da bedbaht İblis’in yanıltması idi. Ve bunun gibi yanıltmalar ve aldatmaları vardır. Öyleyse böyle durumlarda o lanetli İblis’ten Allah’a sığın ve şöyle söyle: Ey lanetli! Bu söz haktır. Ama senin ondan maksadın batıldır. Zira kınanan zahir, batından ayrılmış olan zahir ve manadan ayrı olan şekildir. Zira o ne kitaptır ve ne de Kuran’dır. Ama manayla irtibatı olan şekil ve sırla bağı olan aşikâr, Allah’ın, Allah Resulü’nün (s.a.a) ve İmamların (a.s) uymamız gerektiğini buyurduğu şeylerdir. Nasıl böyle olmasın, hâlbuki kitap ve sünnetin zahirlerinin ilmi, değeri çok yüksek ve makamı en yüce ilimlerdendir. O ilim, zahiri amellerin ve ilahi tekliflerin esası, şeriatla ilgili kurallar ve ilahi şeriatlardır. O ilim, ameli hikmettir. Öyle ki rububi esrara, gaybi nurlara ve ilahi tecellilere götüren dosdoğru yoldur. Eğer zahiri ameller olmazsa, hiçbir Allah’a doğru yolculuk eden salik kendi kemaline ulaşamaz ve hiçbir mücahit kendi maksadına varamaz. Öyleyse kâmil olan arif, bütün mertebeleri koruyan, her hak sahibine hakkını veren, her iki gözü olan ve her iki makama ve her iki âleme sahip olandır. O kitabın hem zahirini ve hem de batınını okur ve onun hem şekli, hem manası, hem tefsiri ve hem de tevili hakkında derin düşünür. Zira batını olmayan zahir ve manasız şekil, ruhsuz ceset ve ahireti olmayan dünya gibidir. İşte bu şekilde batını elde etmek ancak zahir yolundan geçmekle mümkündür. Zira dünya, ahiretin tarlasıdır. Öyleyse eğer birisi sadece zahiri alır ve orada kalırsa hata etmiştir ve vaktini boşa harcamıştır. Birçok ayetler ve rivayetler de onu reddetmektedir. Öyle ki onların delaleti şudur ki Allah’ın ayetlerinde derince düşünmeği ve ilahi kitaplar ve onun cümleleri üzerinde düşünmeği iyi saymıştır ve beğenmiştir. Ve yine bu ayetler ve rivayetler derinlemesine düşünmeden ve tefekkür etmekten yüz çevirenlere ve onların kabuklarında kalanlara itirazda bulunmuştur. Eğer birisi de zahire bakmadan sadece batın yolunu giderse kendisini dosdoğru yoldan çıkarmış ve diğer insanları da doğru yoldan çıkarmıştır. Her kim de zahiri alır ve hakikatlere ulaşmak için ona sarılırsa ve onun aynaya bakışı mahbubunun cemalini görmek için bakan gibi olursa işte o dosdoğru yola hidayet olmuştur; Kuran’ı hakkıyla okumuştur ve o Rabbini zikretmekten yüz çevirenlerden değildir. Kitabının hakikatini bilen yalnızca Allah’tır ve kitabın ilmi O’nun yanındadır. Allah’ım! Senin en mükemmel olan kemalinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm kemallerin kâmildir. Allah’ım! Senin tüm kemallerinin hakkı için senden diliyorum! Her şeyin kemali, onunla tamamlandığı ve eksiğinin telafi edildiği şeydir. Öyleyse maddenin en aşağı merhalesinde bulunan heyulanın kemali kendisine bir şekil veren madde sureti iledir. Cinsin kemali fasıl iledir. İşte bu yüzden nefis şöyle tarif edilmiştir: Nefis, aletsel olan tabii cismin ilk kemalidir. Zira bir itibara göre heyulanın kemali onunladır ve diğer bir itibara göre ise cinsin kemali onunladır. İşte bu yüzden Alevi vilayet, (yüce Allah bizleri onun üzerinde sürekli kılsın) dinin kemale ulaşmasına ve nimetin tamamlanmasına sebep oldu. Zira yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛Bugün size dininizi kemale ulaştırdım, üzerinize nimetimi tamamladım.” İmam Bakır (a.s) Kafi’de nakledilen uzun bir rivayetin bir kısmında şöyle buyuruyor: ‛‛Daha sonra vilayet indi. Bu iniş Cuma günü Arafat’ta idi. Yüce Allah şunu indirdi: ‛‛Bugün size dininizi kemale ulaştırdım, üzerinize nimetimi tamamladım.” Dinin kemale ulaşması Ali İbni Ebu Talib’in (a.s) vilayeti vesilesi ile oldu.” Öyleyse diğer ibadetler ve hatta inançlar ve melekeler de heyula yerindedir ve vilayet de onların suretidir; onlar zahirdirler ve vilayet de onların batınıdır. İşte bu yüzden eğer birisi ölürse ve onun imamı olmazsa, cahiliye devrinin ölümü, küfür, nifak ve dalalet ölümüyle ölmüştür. Nasıl ki Kafi kitabının rivayetinde yer almıştır. Zira madde ve heyulaya suret ve fiiliyet dışında hiçbir şey varlık bağışlamaz. Hatta madde ve heyula için ahiret âleminde varlık bile yoktur. Zira o âlem baştanbaşa hayattır ve ahiret, hasat yurdudur. Dünya ise ahiretin tarlasıdır. Bil ki ilahi isimler ve sıfatların tamamı kâmildirler. Hatta kemalin kendisidirler. Zira orada eksiklik yoktur ta ki telafi edilsin. Âlemde olan kemalin hepsi ilahi isimlerin kemalinin zuhur etmesi ve onların tecelli etmeleridir. İlahi isimlerin en çok kâmil olanı ise bütün kemalleri kendisinde toplayan isimdir. O ismin mazharı ise kâmil insandır. Öyle ki kâmil insan, bütün ilahi sıfatları ve isimleri kendisinde toplayan ve Allah’ın tüm tecellilerinin mazharı olan insandır. Öyleyse ilahi isimler arasında en kâmil olan isim, ‛‛Allah” ismidir. İsimlerin mazharları içerisinde kâmil insan en kâmil mazhardır. Şeriatlar içinde onun şeriatı en kâmil şeriattır. Onun şeriatının kemali vilayet iledir. Onun şeriatının nispeti diğer şeriatlar içerisinde, diğer şeriat sahipleri içerisinde onun kendisinin nispeti gibidir. Diğer isimler içerisinde kemalleri kendisinde toplayan isim gibi. Öyleyse onun şeriatı ‛‛Allah” isminin devletinin altındadır. Öyle ki onun hükümeti ebedi ve ezelidir. Diğer şeriatlar da onun şeriatının mazharlarıdırlar. Onun şeriatı diğer şeriatların bir kemalidir. İşte bu yüzden o peygamberken henüz Âdem su ile çamur arasında idi. Hatta hiç bir su ve çamurun varlığı yoktu. O (Hz. Muhammed) Âdem, Nuh ve diğer peygamberlerle birlikte idi. Muhakkik Sebzivari’nin Esma-ul Husna’nın Şerhi adlı kitabından şu şekilde istifade edilmektedir: Kemal, hem celal ve hem de cemal sıfatlarını kendisinde toplayan bir terimdir. Bu konu, gerçi daha önce söylediğimiz şu konuya göredir: Her cemal sıfatında bir celal sıfatı gizlidir ve her celal sıfatında bir cemal sıfatı gizlidir. Bu konu doğru bir konudur. Ancak isim zuhuru olan sıfata tabidir. (Gizli olan sıfata değil). Kemal, içinde celal sıfatının gizli olduğu cemal sıfatındandır. Zira kemal bir şeyin tamamlanma şeklidir ve bu tamam olma subuti (cemal) sıfatlardandır. Her ne kadar selbi (celal) bir sıfatı da kendisiyle birlikte gerektirmektedir. Allah’ım! Senin en büyük olan isimlerinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm isimlerin büyüktür. Allah’ım! Senin tüm isimlerinin hakkı için senden diliyorum! Bil ki ey habibim! (Allah seni isimlerini ve sıfatlarını tanımaya muvaffak kılsın ve seni ayetlerinin esrarında derinlemesine düşünenlerden karar versin). İlahi güzel isimler ve rububi yüce sıfatlar, tek olan Allah’ın zatı için nur hicaplarıdır. Bütün isimlerin onlarda zuhur bulduğu dış varlıklar, Allah’ın tek olan zatında yok olmuşlardır ve sıfatların bütün tecellileri o hazrette gizlenmiştir. Zira gayıp olan hüviyet ve tek olan zat hiç kimseye isimsel olan dış varlık hicabı dışında bir şeyle zuhur etmez ve hiçbir âlemde sıfatsal tecelli örtüsü dışındaki bir şeyle zahir olmaz. O’na bu gayıp hüviyeti mertebesinde ne bir isim vardır ve ne de bir işaret vardır; ne O’nun için bir dış varlık olma durumu vardır ve ne mukaddes hakikati için bir sınır vardır. Hâlbuki isim ve işaretin kendisine göre bir sınırı ve dış varlık olma durumu vardır. Öyleyse O’na mefhum ve mahiyet yönüyle isim ve işaret yoktur. Hakikat ve hüviyet yönüyle ise ne ilimi olan isim ve işaret vardır ve ne de dış varlıksal olarak bir isim ve işaret vardır. O’nun dışında hiçbir şey yoktur ta ki O’nun ismi ve işareti olsun. Allah isimsel olarak sınırlandırılmaktan münezzehtir ve dış varlıksal olarak işaretten temizdir. Âlemin tamamı hayal içinde hayaldir. O’nun mukaddes zatı, kendi zatıyla ayakta duran bir hakikattir. Böyle bir hakikatin hayalle keşfedilmesi mümkün değildir. Nasıl ki asil insanlar söylemiştir. Öyleyse bütün ismi mefhumlar ve dış varlıkların hakikatlerinin tüm mertebeleri, O’nun zuhur, tecelli, mutlak olma ve yayılma makamından keşif yapmaktadır. Yayılan varlık ve varlığın genel mefhumu sadece mutlak olma ve keşfetme makamını anlatan mefhumlardır. Şeyh Sadruddin Konavi, Miftah-ul Gayb veş-Şuhud kitabında şöyle diyor: Varlık için iki itibar vardır. Birisi sadece varlık olmak ve o yüce Hak’tır. Varlık bu yüzden ve bu yönden nasıl ki daha önce ona işaret ettik, onda ne çokluk, ne terkip, ne sıfat, ne vasıf, ne işaret, ne isim, ne nispet ve ne de hüküm vardır. O sadece halis varlıktır. Bizim ona varlık söylememiz konuyu anlatmamız içindir. Yoksa onun adının gerçekte varlık olduğundan dolayı değildir. Hatta onun ismi aynı sıfatıdır ve onun sıfatı aynı zatıdır. (Nakletmek istediğimiz kısmın sonu). Büyük arif Ağa Muhammed Rıza Kumşei (k.s) ona mensup olan, Kayseri’ye ait olan Fusus-ul Hikem’in şerhinin mukaddimelerinin haşiyesinde kendisine şöyle bir soru soruyor: Eğer isimler, zat isimleri ve sıfat isimleri olarak ikiye ayrıldıysa neden yüce Allah için tek olan zat mertebesinde bir isim ve işaret olmasın? Hâlbuki bu merhalede zat vardır ve bir sıfatla sıfatlandırılmalıdır. O bu soruya bu şekilde cevap veriyor: Bir şeyin işareti, onu diğer şeylerden ayıran ve onu keşfeden şeydir. Öyleyse onunla uyum içinde olmalıdır ta ki onu keşfedebilsin. İlahi zat olan Allah, mefhumlardan hiçbir mefhumla zahir olmaz ve keşfedilmez ta ki o mefhum yüce Allah için isim olsun. Eğer istersen kendi vicdanına dön ve bak. Acaba mefhumlar içerisinden bir mefhumu diğer bir mefhumun aynısı olarak buluyor musun? Nerede kaldı ki yüce Allah’ın kemallerini karşılayan sonsuz mefhumlar vardır. Nasıl mümkündür ki bir mefhum Allah’ın kemallerini keşfeden olsun. Hâlbuki mefhum sınırlıdır. Yüce ve bereketli olan Allah’ın zatı sınırsızdır. Öyleyse tek zat olan Allah için asla bir isim yoktur. O’nun zatı bir sınırlayıcının onu sınırlamasından temiz ve mukaddestir; mefhumlar gibi gaybi şeylerden bir şey veya dışarıda var olan bir varlığın onu ihata etmesinden O, uzak ve mukaddestir. Öyleyse genel geniş varlık ve itibari olan genel mefhum her ikisi O’nun mutlak oluşunu keşfederler, O’nun mukaddes, yukarı ve yüce olan zatını değil. Asil insanların sözünü işitmedin mi? Onlar şöyle diyorlar: Âlemin tamamı, hayalde olan hayaldir; yüce Allah’ın zatı kendisiyle ayakta duran bir hakikattir ve varlık o zatta sınırlıdır. Gerçi bu büyük insanın sözlerinin bir kısmındaki kusur açıktır. Hatta sözün niteliğinden ve maksattan dışarı çıkmış ve varlığın mertebelerinden bir mertebeye inmiştir. Ancak bizim için delil olan kısım onun sözünün son kısmı idi. Öyle ki benim iddia ettiğim konuya bir şahit ve hatta açık bir delildir. Bu mertebe körlük ve gayıp mertebesidir. Rivayetlerde şöyle bir konu yer almıştır: Allah için bir isim vardır; o ismi kendisi için seçmiştir ve hiç kimsenin ondan haberi yoktur; o isim, İsmi Azam’ın harflerinden yetmiş üçüncü harftir. Nasıl ki onun rivayeti gelecektir inşallah. O isim hakkındaki ihtimallerden birisi de şudur ki: Körlük ve gayıp mertebesinin isminden maksat bu isimdir. Öyleyse ben o mertebeye bazen isim kelimesini kullanıyorsam şu yöndendir ki zat, kendi zatıyla zatını bilen bir allamedir. Zira O zatıyla kendi zatına âlimdir. Öyleyse eğer bizim beyan ettiğimizi hakkıyla iyi okuyup, iyi de anladıysan bil ki isim, sıfatlarından belirli bir sıfatla ve tecellilerinden mahsus bir tecelli ile birlikte olan zattan ibarettir. Örneğin ‛‛Rahman”, geniş rahmetle tecelli eden zattan ibarettir. ‛‛Rahim”, kemalin yayıldığı rahmet ile tecelli eden zattan ibarettir. ‛‛Muntakim”, intikamla belirlenmiş zattan ibarettir. Bu, varlık âleminde meydana gelmiş ilk çokluktur. Bu çokluk, gerçekte ilmi birçokluktur. Yüce Hak Hazretleri kendi zatını sıfatlar ve isimler aynasında aşikâr buyurmuştur. Özet bir ilimle birlikte geniş bir keşif olmuştur. Bu isimsel ve sıfatsal tecelli ile varlığın kapıları açılmış, gayıp âlemi aşikâr âlemle irtibat kurmuş, Allah’ın rahmeti kullarına yayılmış ve O’nun nimeti beldelerini almıştır. Eğer bu isimsel tecelli olmasaydı âlem, yokluğun ve gizliliğin karanlığında, gizlenmişliğin vahşetinde sürekli baki kalacaktı. Zira bu âlemde olan hiç kimse için ve hatta Allah’a doğru yolculuk eden saliklerden hiçbir salikin kalbine zati tecelli mümkün değildir. Ancak sadece isimlerden bir isim ve sıfatlardan bir sıfat hicabı içinde mümkündür. İşte bu tecelli ile Allah’ın en mükemmel dostları isimleri, sıfatları, onların gereklerini ve gereklerinin gereklerini varlık mertebesinin doruk noktasına kadar müşahede ettiler ve sabit varlıkları tüm hakikatleriyle ve hüviyetleriyle gördüler. Ama bazı isimlerin tecellileri bazılarına öncelikli idi. Öyleyse önce ihata eden isimler tecelli etti ve o ihata eden ismin hicabında ihata edilen isim tecelli etti. Öyleyse ‛‛Allah” ismi ve ‛‛Rahman”” ismi diğer isimlere ihataları oldukları için diğer isimler için olan tecelli o ikisinin vasıtasıyla oldu. İşte bu, Allah’ın rahmetinin gazabını geçtiğinin sırlarından birisidir. ‛‛Allah” ismiyle tecelli, önce diğer isimlere oldu ve ikinci olarak ‛‛Allah” isminin vasıtasıyla da diğer isimlerin sabit varlıklara tecellisi oldu. Ancak sabit varlığın kâmil insan için tecellisi istisnadır. Zira bu tecelli ilk önce vasıta olmadan oldu. Dış varlıklara üçüncü olarak tecelli oldu. Varlıksal tecellide de kâmil insana olan tecelli, isimlerden bir isim ya da sıfatlardan bir sıfat vasıta olmadan ‛‛Allah” ismi ile oldu. Diğer varlıklara olan tecelli ise isimler vasıtası ile idi. Yüce Allah’ın meleklere Âdem’e secde etmesini emretmesinin sırlarından birisi işte bu idi. Gerçi lanetli şeytan hatasından dolayı bu hakikati idrak edemedi. Eğer Allah ihata eden ismiyle Âdem’e (a.s) tecelli etmeseydi, Âdem’in bütün isimleri öğrenmesi mümkün değildi. Ve eğer şeytan ‛‛Allah” isminin terbiyesi altına girseydi asla Âdem’e secde etmeye emredilmezdi ve Âdem’in ruhani yönünü idrak etmekten aciz kalmazdı. Âdem, Allah’ın İsmi Azam’ının mazharı olduğundan dolayı, bütün âlemlerde Allah’ın halifesi olma liyakatini elde etti. |