Cuma 10 Eylül 2010 - 23:15

الجمعة ٢ شوال ١٤٣١

شنبه ۲۰ شهريور ۱۳۸۹ - ۰۰:۴۵

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

AYDINLATMA  VE AÇIKLAMA

Kamil ve  Mükemmel Olan Kelimenin Manası Hakkında

Bilmen  gerekir ki bir şeyin kâmil olması kendisine nispetledir ve ona münasip olan bir  şekildedir. Örneğin ilmin kâmil olması, hakikatlerin öyle bir şekilde açıklığa  kavuşmasıyladır ki onda artık hiçbir cehalet, örtü ve hicap kalmasın. Nurun  kâmil olması ise onda hiçbir karanlığın ve kirliliğin olmamasıdır. Diğer bir  deyişle: Her şeyin kâmil olması onun karşıtı ve zıddı olan şeylerden halis ve  temiz olmasıyla ve kendi yönleri ve kemallerinde has olmasıyladır. Bu  mukayeseyle kelam ve kelimenin kâmil ve mükemmel olmasının ne demek olduğunu  anlayabiliriz. Kelam ve kelimenin kâmil olması onun delaletinin açık olması ve  onda hiçbir kısa bir şekilde ve başka bir şeyle karıştırılma ihtimalinin olduğu  bir kullanımın olmamasıyladır. Neticede kelam ve kelime cinsinden olmayan her  şeyden halis olmasıyladır. Öyleyse bu ilahi kitabın bazı kelimeleri kâmil ve  bazıları ise mükemmeldir. Bazıları eksik ve bazıları ise daha eksiktir. Bu  kitabın kelimelerinin eksik olması ve kâmil olması onların ilahi gayıp âlemine,  gizli sırra ve gizlenmiş hazineye ayna ve gösterici olmalarından dolayıdır.

Kamil  İnsan Allah’ın En Mükemmel Kelimelerindendir

Öyleyse,  zatının aynasında, Hakk’ın tecellisi daha kâmil olan her şeyin, gayıp âlemine  olan delaleti daha çok olacaktır. Buna göre soyut akıllar âlemi ve isfehbeudiye  nefisleri, madde âleminin zulmetinden, madde âleminin en aşağısında olan heyula  âleminin kirinden ve mahiyetlerin dış âlemde var oluş tozundan temiz  olduklarından dolayı halis ve temizdirler. Bu yüzden Allah’ın en mükemmel kelimeleridirler.  Ama onların her birisi, Allah’ın bir sıfatının ve bir ilahi ismin aynaları  olduklarından dolayı eksik kelimedirler. Nasıl ki rivayette şöyle yer almıştır: ‛‛Meleklerden  bir grubu sürekli rükû edeler ve secdeye gitmezler ve diğer bir grup da vardır  ki onlar sürekli secde halindedirler ve rükû etmezler.” Ama kâmil  insan, toplayıcı varlık ve bütün ilahi sıfatları ve isimleri gösteren kâmil bir  ayna olduğu için, işte bu yüzden Allah’ın en mükemmel kelimesidir. Hatta o  ilahi kitaptır. Öyle ki bütün ilahi kitaplar ondadır. Nasıl ki mevlamız,  Müminlerin Emiri ve Muvahhitlerin Efendisi olan İmam Ali’den (a.s) şöyle  buyurduğu nakledilmiştir:
        Kendini  küçük bir cisim sanma,  Sende bir  âlem gizlenmiştir.

Sen o Kitabı  Mübin’sin ki senin harflerinden,  Gizli olan  hazinenin sırları aşikâr olmuştur.

İnsan,  İniş ve Çıkış Yayında

Yüce Allah  şöyle buyuruyor: ‛‛Biz insanı en güzel biçimde  yarattık. Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık.” Bu, iniş  yayı itibarına göredir ve insanın tabiat âleminden önceki durumuna delalet  etmektedir. Nasıl ki bizim yanımızda olan da odur. En yüce olan yüceden en  aşağı olan aşağıya indirilmek, ancak bu iki yer arasında bulunan yolun  menzillerinden geçmekle mümkündür. Öyleyse o, ilahi ilimde olan Hazreti  Vahit’ten ve sabit varlıktan meşiyet âlemine indi. Oradan da akıllar âlemine ve  yakınlaştırılmış meleklerden oluşan ruhaniler âlemine indi. Oradan da genel  nefislerden oluşan yüce melekût âlemine indi. Oradan da berzah ve misal âlemine  indi. Oradan da tabiat âleminin merhalelerini geçerek en aşağıların aşağısına  indi. Öyle ki madde âleminin en aşağısı olan heyula âlemine indi. Orası birinci  yerdir. Bir itibara göre ise yedinci yer ve aşağı tabiat âlemidir. Ve bu  insanın ineceği en son noktadır. Daha sonra yayın ipinin bağladığı alt noktadan  seyrine başlayarak yavaş yavaş ‛‛Sonra yaklaştı, derken daha da  yaklaştı. O kadar ki iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu” makamına  kadar yukarıya çıkar.
      Neticede,  kâmil insan, varlık silsilesinin tamamıdır ve varlık dairesi onunla tamamlanır.  O, ilktir, sondur, zahirdir ve batındır. Genel ilahi kitap odur. Varlıklarda  söylediğimiz üç itibar onda tasavvur edilebilir. Öyleyse, eğer onu bir kitap  olarak kabul edersek, onun aklı, nefsi, hayali ve tabiatı onun bölümleri ve  sureleri olmuş olur. Bunların her birisinin mertebeleri de o ilahi kitabın  ayetleri ve kelimeleri olacaktır. Eğer insanı birçok kitap olarak itibar  edersek, o zaman da akıl, nefis, hayal ve tabiatın her birisi müstakil kitap  olacaktır. Öyle kitap ki onların her birisinin kendisine ait bölümleri ve  kısımları vardır. Ve eğer her iki itibarı bir arada düşünecek olursak, o zaman  da birkaç ciltli bir kitap olacaktır ve yine kendisine ait sureleri ve ayetleri  olan bir kuran olacaktır. Öyleyse insan sahip olduğu farklı farklı varlıklar ve  çok varlık sahibi olduğu itibarıyla ayırıcı bir kitaptır. Nasıl ki hadiste  şöyle yer almıştır: ‛‛Şüphe yok ki Ali (a.s), hak ve  batılı ayıt edendir.” Sahip olduğu toplayıcı varlık itibarıyla Kuran’dır.

Örnekleme

İlahi  Kitabın Manası

Bil ki kâmil  insan, Allah’ın en yüce örneği, en büyük ayeti, Allah’ın açık kitabı ve  azametli haberidir. O, Allah’ın kendi suretinde yarattığı yaratığıdır; Allah’ın  iki kudret eliyle icat edilmiştir; yaratıkları üzerinde Allah’ın halifesidir;  yüce Allah’ı tanıma kapısının anahtarıdır; her kim onu tanırsa Allah’ı  tanımıştır ve o sıfatlarından her bir sıfatında ve tecellilerinden her bir  tecellisinde Allah’ın ayetlerinden bir ayettir.
        İnsanın,  yaratıcısını tanımak için en yüce örneklerden birisi de onun kelamını tanımaktır.  Öyleyse bilinmelidir ki kelam, insanın içinde olan havadan dışarı çıkar;  dışarıdaki menzillerde seyrederek ve dış merhaleleri geçerek kendisine bir  varlık kazandırır; gayıp âleminden aşikâr âleme zahir olur ve söyleyenin içinde  ve sır olarak olan şeyden haber verir ve onun maksadının aslını ve işinin  hakikatini açıklığa kavuşturur. Öyleyse, sözü başlatan ve icat eden konuşmacı,  kelamı gayıp âleminden aşikâr âlemine indirir ve gizli gök âleminden onu zuhura  ulaştırır. Ondan dolayı, batında olan kelimeleri dışa vurmaya ve kendisinin  içinde olan özelliklerini zahir etmeye karşı, zati bir muhabbet vardır. Öyleyse  konuşmadan ve onu icat etmeden önce onun kelimeleri gizlilik mertebesindedir. O  kelimeleri açığa vurmayı sevdiğinden ve onları ilan etmeye âşık olduğundan  dolayı, işte bu yüzden kendi makamı ve değerinin tanınması için kelimeleri icat  eder ve konuşmaya başlar.
        Ve eğer  senin ilahi nurlarla nurlanmış bir kalbin, ruhani ışıklarla aydınlanmış bir  ruhun, kalbinin zeytuni meşalesi dış öğrenimler temas etmeden aydınsa ve eğer  önünü aydınlatacak yeteri kadar batini nurun varsa, mutlaka ilahi kitabın sırrı  senin için açıklığa kavuşacaktır. Bu şartla ki ilahi kitaba dokunmak için  gerekli olan temizliğe de sahip olman gerekir. Böyle olunca o, ilahi kelimenin  hakikatini Hak Teala’nın konuşmasının doruk noktasını yüce misal ve büyük ayet  aynasında tanıyacaktır. Ve yine varlığın mertebelerinin, gayıp ve aşikâr âlemlerinin  tamamının ilahi kelam olduğunu anlayacaktır. Öyle ki hava vesilesi ile ki o dış  varlıkların mertebelerinin kör mertebesinden çıkıp, zatını sevdiğinden dolayı  kendi kemalinin aşikâr etti ve ulûhiyet gökyüzünden inip, kendi şanı ve makamı  tanınsın diye isimleri ve sıfatlarıyla tecelli etmiştir. Nasıl ki hadiste şöyle  yer almıştır: ‛‛Ben gizli bir hazine idim. Tanınmayı  istedim. Yaratıkları yarattım ta ki tanınayım.”
        Ve yine İmam  Ali’den (a.s) şöyle buyurduğu naklolmuştur: ‛‛Şüphe yok ki Allah,  kelamında kulları için tecelli etmiştir. Ama onların basiretleri yoktur ve o  tecelliyi görmüyorlar.”
        Ve yine İmam Ali’den (a.s) şöyle buyurduğu  naklolmuştur: ‛‛Allah, olmasını dilediği her şeye ‛‛Ol”  der ve o da oluverir. Ama bu söylemek, ne kulağa ulaşan bir sesledir ve ne de  duyulan bir nida iledir. Ancak O’nun münezzeh olan Allah’ın kelamı O’nun fiilidir.”
        Marifet ehli  olan arifler şöyle demişlerdir: Hak Teala’nın konuşması, Hakk’ın tecellisinden  ibarettir. Öyle ki eğer iradesi ve kudreti gayıpta olan bir şeyi aşikâr etmek  için ve icat etmek için olursa, o tecelli meydana gelir.

Beşaret

Molla  Sadra’nın Görüşünde İlahi Kitabın İnişi

İlahiyatçı  hekim olan filozofların başı ve kâmil ariflerin şeyhi olan Molla Sadra Esfar  kitabında şöyle buyuruyor:
        Bil ki ey  miskin! Bu Kuran, bin hicapla birlikte Hak’tan halka inmiştir. Çünkü kalplerin  gözleri zayıftır ve gözler, aynı gece kuşu gibi nuru görmekten acizdirler.  Faraza eğer Bismillah’ın ba harfi Lavhi Mahfuz’daki olduğu azametiyle eğer  Arş’a inseydi, muhakkak ki erir ve yok olurdu. Eğer bu dünyanın gökyüzüne  inseydi düşünün artık. Şu ayeti şerifede ‛‛Eğer biz bu Kuran’ı  bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça  parça olmuş görürdün” bu manaya  işaret olunmuştur. (Molla Sadra’nın sözünden nakletmek istediğimiz kısmın sonu.  Allah onun yüksek olan makamını daha yüce eylesin. Bu kelam, ilim ve marifet  madeninden gelmiştir ve vahiy ve nübüvvet meşalesinden alınmıştır.)

Yazarın  Tekvini Kitabın İnişi Hakkındaki Görüşü

Şöyle  diyorum: İlahi tekvini kitap ve yine konuşan rabbani Kuran gayıp âleminden ve  ilahi gizli hazineden yetmiş bin hicapla birlikte inmiştir. Ta ki bu yazılmış  kitabı taşısın; tabiat zindanında ve tabiat cehenneminde tersine dönmüş  nefisleri azat kılsın ve bu korkunç şehirlerin gariplerine kendi vatanlarına  dönmek için yol göstersin. Eğer böyle olmasaydı, bu mukaddes ve gizli olan suphani  ve temiz kitabın bir tecellisi, O’nun bir işaretiyle ve gözünün ucuyla  göstermesi yeterli olurdu. Öyle ki eğer hicaplarının bir kısmını göklere ve  yerlere açmış olsaydı onların temellerini yakardı. Ve eğer yakınlaştırılmış  meleklere açılmış olsaydı onların varlıkları darmadağın olur ve yok olurlardı.  Ne kadar güzel söylenmiştir:
        Ahmet eğer  yüce perdeyi açsaydı,         Ebediyete  kadar Cebrail baygın kalırdı.
        Öyleyse bu  ilahi tekvini kitap ve Allah’ın masum kıldığı evliya kulları hekim ve bilen  Allah’ın yanından inmiş kitaplardırlar. Onlar yazılmış Kuran’ın  taşıyıcılarıdırlar. Bu razı olunmuş veli kullar dışında hiç kimse bu ilahi  kitabı hem zahir olarak ve hem de batın olarak taşıyamazlar. Nasıl ki o ulu  şahsiyetler tarafından da rivayet edilmiştir. Kafi kitabında İmam Bakır’ın  (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: ‛‛Peygamber’in (s.a.a)  vasileri dışında hiç kimse Kuran’ın tamamının, zahiri olsun batını olsun,  yanında olduğunu iddia edemez.”
        Ve yine Kafi  kitabında Cabir şöyle naklediyor: İmam Bakır’ın (a.s) şöyle buyurduklarını  işittim: ‛‛İnsanların içinde hiç kimse Kuran’ın tamamını indiği  şekliyle topladığını iddia edemez. Onu iddia eden ancak yalancıdır. Onu yüce  Allah’ın indirdiği şekliyle toplayan ve koruyan ancak Ali İbni Ebu Talib (a.s)  ve ondan sonra gelen imamlardır (a.s).”
        Ve yine Kafi  kitabında İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: ‛‛Allah’a  yemin olsun, Kuran’ın tüm ilmi yalnızca bizim yanımızdadır.” 

Nur  Hakkında Bir Söz

Tekvini  Kitabın Yazılmış İlahi Kitap Gibi Batınları Vardır

Bil ki  yazılmış ilahi kitabın (Kuran’ın) bir itibara göre yedi batını ve diğer bir  tefsire göre ise yetmiş batını vardır. Onları Allah ve ilimde derinleşenler  dışında kimse bilmiyor. O batınlara manevi kirlerden ve kötü rezil ahlaklardan  temizlenmişlerden ve ilim ve amelle süslenenlerden başkası dokunamaz. Her kim  her ne kadar çok, kötü huylardan uzak olur ve temiz olursa Kuran’ın tecellisi  ona daha çok olur ve Kuran’ın hakikatlerinden nasibi daha çok olacaktır.  Tekvini olan kitaplar da nefislerin kitapları olsun yaratılış âleminin  kitapları olsun bu şekildedir. Bu iki kitap, yazılmış kitap ve tekvini kitap bu  yönden tamamen birbirleri gibidirler.
        Öyleyse,  tekvini kitapların da yedi ya da yetmiş batını vardır. Onların tevillerini ve  tefsirlerini ancak tabiat âleminin kirlerinden ve pisliklerinden uzak olanlar  bilirler. Ve yine o batınların manalarına ancak temiz olanlardan başkaları  dokunamazlar. Zira Kuran, rahim olan Rab tarafından inmiştir.
        Öyleyse ey miskin! Rabbinin yolunda cihat et;  kalbini temizle; şeytanın ihatasından dışarı çık ve ilerle; Rabbinin kitabını  oku ve onu yavaş yavaş üzerinde düşünerek tertil ile oku ve onun kabuğunda  kalma. Sakın semavi kitap ve rabbani inen Kuran’ın bu kabuktan ve suretten  ibaret olduğunu sanma. Zira surette kalmak, zahir olan âlemde takılmak ve onun  aslına ve batınına geçmemek, ölüm, yok oluş, cehaletin asıl kökü ve nübüvveti  ve vilayeti inkâr etmenin temel esasıdır. Zira zahirde ilk kalan ve batından  nasiplenmekten kalbini kör eden, lanetlenmiş şeytandır. Çünkü o Âdem’in zahirini  gördü ve iş ona karmaşık göründü ve şöyle dedi: ‛‛Çünkü beni ateşten  yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.” ‛‛Ben ondan daha  üstünüm (zira ateş çamurdan daha üstündür).”. Şunu  anlamadı ki Âdem’in batınını idrak etmemek ve onun nurani ve ruhani makamına  bakmadan sadece zahirine bakmak delil yolundan çıkmak ve istidlalde safsataya  düşmek demektir. Nasıl ki bu konu Ehli Beyt’ten (a.s) gelen rivayetlerde yer  almıştır.
        Kafi  kitabında İsa İbni Abdullah Kureşi şöyle naklediyor: ‛‛Ebu  Hanife İmam Sadık’ın (a.s) yanına vardı. İmam Sadık (a.s) ona şöyle buyurdu: Ey  Ebu Hanife! Bana senin kıyas yaptığın ulaşmıştır. O, İmam Sadık’a (a.s) şöyle  arz etti: Evet. İmam Sadık (a.s) ona şöyle buyurdu: Kıyas yapma! Zira ilk kıyas  yapan İblis idi. O zaman ki İblis şöyle dedi: Beni ateşten yarattın ve onu  çamurdan. Böylece ateş ve çamur arasında kıyas yaptı. Eğer Âdem’in nurani  yönünü, ateşin nurani yönüyle kıyas etseydi o zaman iki nur arasındaki  üstünlüğü de anlamış ve onun sefasının diğerinden farkını görmüş olurdu.”
        Ve yine bu hata  ve yanlışlardan birisi, sadece zahire bakma ve batının kapılarını kapamadan  birisi de şudur ki insanlar gönderilmiş elçileri inkâr ettiler. Bundan dolayı  ki onlar diğer insanlar gibi pazarlarda dolaşıyor ve onlar gibi yiyip  içiyorlar. Nasıl ki yüce Allah onların durumunu şöyle anlatıyor: ‛‛Elçilere  dediler ki: Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahman, herhangi bir şey  indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.”

Sözü  Tamamlama ve Açıklama

Zahir  İlimlerinin ve Kitap ve Sünnet İlminin Önemi

Sakın  aklının nurunu şeytan almasın ve bu iş de yanılgıya düşmeyesin ta ki sonunda  alçaklığa düşesin. Zira şeytan insanların sinelerinde hakkı batıla ve doğruyu  yanlışa karıştırarak vesvese eder. Çoğu zaman seni şekli doğru ama manası  yanlış istidlallerle doğru yoldan çıkarır. Ve şöyle söyler:
        Zahir ilimlerini  ve semavi kitapların zahirlerini öğrenmek bir şey değildir ve bu haktan dışarı  çıkmaktır. Bu şekildeki lafızlardan oluşan ibaretler ve şekilsel ibadetler  hayvanlar gibi olan avam halk, şekil ehli ve kabuklar ashabı için karar  kılınmıştır. Ama kalpler ve marifetler ashabı için sadece kalbi zikirler ve  insanın içinden geçireceği düşünceler vardır. Öyle ki ibadetin batını ve sonu  ve ibadetin ruhu ve neticesidir ki onlar onunla uğraşırlar. Çoğu zaman da  şeytan sana bu konu hakkında şiir okur ve şöyle söyler:
        Resmi ilim  baştanbaşa ‛‛kil”dir ve ‛‛kal”, Ne ondan  keyfiyet elde edilir ve ne hal.

İlim, âşık  olma ilminden başka bir şey değildi, Geri kalanı  da bedbaht İblis’in yanıltması idi.
        Ve bunun gibi  yanıltmalar ve aldatmaları vardır. Öyleyse böyle durumlarda o lanetli İblis’ten  Allah’a sığın ve şöyle söyle: Ey lanetli! Bu söz haktır. Ama senin ondan maksadın  batıldır. Zira kınanan zahir, batından ayrılmış olan zahir ve manadan ayrı olan  şekildir. Zira o ne kitaptır ve ne de Kuran’dır. Ama manayla irtibatı olan  şekil ve sırla bağı olan aşikâr, Allah’ın, Allah Resulü’nün (s.a.a) ve  İmamların (a.s) uymamız gerektiğini buyurduğu şeylerdir. Nasıl böyle olmasın, hâlbuki  kitap ve sünnetin zahirlerinin ilmi, değeri çok yüksek ve makamı en yüce  ilimlerdendir. O ilim, zahiri amellerin ve ilahi tekliflerin esası, şeriatla  ilgili kurallar ve ilahi şeriatlardır. O ilim, ameli hikmettir. Öyle ki rububi  esrara, gaybi nurlara ve ilahi tecellilere götüren dosdoğru yoldur. Eğer zahiri  ameller olmazsa, hiçbir Allah’a doğru yolculuk eden salik kendi kemaline  ulaşamaz ve hiçbir mücahit kendi maksadına varamaz.

Zahir ve  Batın İlminin Korunmasının Gerekliliği

Öyleyse kâmil  olan arif, bütün mertebeleri koruyan, her hak sahibine hakkını veren, her iki  gözü olan ve her iki makama ve her iki âleme sahip olandır. O kitabın hem  zahirini ve hem de batınını okur ve onun hem şekli, hem manası, hem tefsiri ve  hem de tevili hakkında derin düşünür. Zira batını olmayan zahir ve manasız şekil,  ruhsuz ceset ve ahireti olmayan dünya gibidir. İşte bu şekilde batını elde  etmek ancak zahir yolundan geçmekle mümkündür. Zira dünya, ahiretin tarlasıdır.  Öyleyse eğer birisi sadece zahiri alır ve orada kalırsa hata etmiştir ve  vaktini boşa harcamıştır. Birçok ayetler ve rivayetler de onu reddetmektedir.  Öyle ki onların delaleti şudur ki Allah’ın ayetlerinde derince düşünmeği ve  ilahi kitaplar ve onun cümleleri üzerinde düşünmeği iyi saymıştır ve  beğenmiştir. Ve yine bu ayetler ve rivayetler derinlemesine düşünmeden ve  tefekkür etmekten yüz çevirenlere ve onların kabuklarında kalanlara itirazda bulunmuştur.  Eğer birisi de zahire bakmadan sadece batın yolunu giderse kendisini dosdoğru  yoldan çıkarmış ve diğer insanları da doğru yoldan çıkarmıştır. Her kim de  zahiri alır ve hakikatlere ulaşmak için ona sarılırsa ve onun aynaya bakışı  mahbubunun cemalini görmek için bakan gibi olursa işte o dosdoğru yola hidayet  olmuştur; Kuran’ı hakkıyla okumuştur ve o Rabbini zikretmekten yüz  çevirenlerden değildir. Kitabının hakikatini bilen yalnızca Allah’tır ve  kitabın ilmi O’nun yanındadır.

Allah’ım! Senin en mükemmel olan  kemalinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm kemallerin kâmildir. Allah’ım!  Senin tüm kemallerinin hakkı için senden diliyorum!
      Her şeyin  kemali, onunla tamamlandığı ve eksiğinin telafi edildiği şeydir. Öyleyse  maddenin en aşağı merhalesinde bulunan heyulanın kemali kendisine bir şekil  veren madde sureti iledir. Cinsin kemali fasıl iledir. İşte bu yüzden nefis  şöyle tarif edilmiştir: Nefis, aletsel olan tabii cismin ilk kemalidir. Zira  bir itibara göre heyulanın kemali onunladır ve diğer bir itibara göre ise  cinsin kemali onunladır.

Akait ve  Amellerde Vilayet, Heyula İçin Suret Gibidir

İşte bu  yüzden Alevi vilayet, (yüce Allah bizleri onun üzerinde sürekli kılsın) dinin kemale ulaşmasına ve  nimetin tamamlanmasına sebep oldu. Zira yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛Bugün  size dininizi kemale ulaştırdım, üzerinize nimetimi tamamladım.” İmam Bakır  (a.s) Kafi’de nakledilen uzun bir rivayetin bir kısmında şöyle buyuruyor: ‛‛Daha  sonra vilayet indi. Bu iniş Cuma günü Arafat’ta idi. Yüce Allah şunu indirdi: ‛‛Bugün size dininizi kemale  ulaştırdım, üzerinize nimetimi tamamladım.” Dinin kemale ulaşması Ali İbni Ebu  Talib’in (a.s) vilayeti vesilesi ile oldu.”
      Öyleyse  diğer ibadetler ve hatta inançlar ve melekeler de heyula yerindedir ve vilayet  de onların suretidir; onlar zahirdirler ve vilayet de onların batınıdır. İşte  bu yüzden eğer birisi ölürse ve onun imamı olmazsa, cahiliye devrinin ölümü,  küfür, nifak ve dalalet ölümüyle ölmüştür. Nasıl ki Kafi kitabının rivayetinde  yer almıştır. Zira madde ve heyulaya suret ve fiiliyet dışında hiçbir şey  varlık bağışlamaz. Hatta madde ve heyula için ahiret âleminde varlık bile  yoktur. Zira o âlem baştanbaşa hayattır ve ahiret, hasat yurdudur. Dünya ise  ahiretin tarlasıdır.  

Kemal,  Celal Sıfatı Mıdır Yoksa Cemal Sıfatı Mıdır?

Bil ki ilahi  isimler ve sıfatların tamamı kâmildirler. Hatta kemalin kendisidirler. Zira  orada eksiklik yoktur ta ki telafi edilsin. Âlemde olan kemalin hepsi ilahi  isimlerin kemalinin zuhur etmesi ve onların tecelli etmeleridir. İlahi  isimlerin en çok kâmil olanı ise bütün kemalleri kendisinde toplayan isimdir. O  ismin mazharı ise kâmil insandır. Öyle ki kâmil insan, bütün ilahi sıfatları ve  isimleri kendisinde toplayan ve Allah’ın tüm tecellilerinin mazharı olan  insandır.
        Öyleyse  ilahi isimler arasında en kâmil olan isim, ‛‛Allah” ismidir. İsimlerin  mazharları içerisinde kâmil insan en kâmil mazhardır. Şeriatlar içinde onun  şeriatı en kâmil şeriattır. Onun şeriatının kemali vilayet iledir. Onun  şeriatının nispeti diğer şeriatlar içerisinde, diğer şeriat sahipleri  içerisinde onun kendisinin nispeti gibidir. Diğer isimler içerisinde kemalleri kendisinde  toplayan isim gibi. Öyleyse onun şeriatı ‛‛Allah” isminin devletinin  altındadır. Öyle ki onun hükümeti ebedi ve ezelidir. Diğer şeriatlar da onun  şeriatının mazharlarıdırlar. Onun şeriatı diğer şeriatların bir kemalidir. İşte  bu yüzden o peygamberken henüz Âdem su ile çamur arasında idi. Hatta hiç bir su  ve çamurun varlığı yoktu. O (Hz. Muhammed) Âdem, Nuh ve diğer peygamberlerle  birlikte idi.
        Muhakkik  Sebzivari’nin Esma-ul Husna’nın Şerhi adlı kitabından şu şekilde istifade  edilmektedir: Kemal, hem celal ve hem de cemal sıfatlarını kendisinde toplayan  bir terimdir. Bu konu, gerçi daha önce söylediğimiz şu konuya göredir: Her  cemal sıfatında bir celal sıfatı gizlidir ve her celal sıfatında bir cemal  sıfatı gizlidir. Bu konu doğru bir konudur. Ancak isim zuhuru olan sıfata  tabidir. (Gizli olan sıfata değil). Kemal, içinde celal sıfatının gizli olduğu  cemal sıfatındandır. Zira kemal bir şeyin tamamlanma şeklidir ve bu tamam olma  subuti (cemal) sıfatlardandır. Her ne kadar selbi (celal) bir sıfatı da  kendisiyle birlikte gerektirmektedir.

Allah’ım! Senin en büyük olan  isimlerinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm isimlerin büyüktür.  Allah’ım! Senin tüm isimlerinin hakkı için senden diliyorum!

İlahi  İsimler ve Sıfatlar Allah’ın Mukaddes Zatının Hicaplarıdır

Bil ki ey  habibim! (Allah seni isimlerini ve sıfatlarını tanımaya muvaffak kılsın ve seni  ayetlerinin esrarında derinlemesine düşünenlerden karar versin). İlahi güzel  isimler ve rububi yüce sıfatlar, tek olan Allah’ın zatı için nur hicaplarıdır. Bütün isimlerin onlarda zuhur bulduğu dış varlıklar, Allah’ın tek olan zatında  yok olmuşlardır ve sıfatların bütün tecellileri o hazrette gizlenmiştir. Zira  gayıp olan hüviyet ve tek olan zat hiç kimseye isimsel olan dış varlık hicabı  dışında bir şeyle zuhur etmez ve hiçbir âlemde sıfatsal tecelli örtüsü  dışındaki bir şeyle zahir olmaz. O’na bu gayıp hüviyeti mertebesinde ne bir  isim vardır ve ne de bir işaret vardır; ne O’nun için bir dış varlık olma  durumu vardır ve ne mukaddes hakikati için bir sınır vardır. Hâlbuki isim ve  işaretin kendisine göre bir sınırı ve dış varlık olma durumu vardır. Öyleyse  O’na mefhum ve mahiyet yönüyle isim ve işaret yoktur. Hakikat ve hüviyet  yönüyle ise ne ilimi olan isim ve işaret vardır ve ne de dış varlıksal olarak  bir isim ve işaret vardır. O’nun dışında hiçbir şey yoktur ta ki O’nun ismi ve  işareti olsun. Allah isimsel olarak sınırlandırılmaktan münezzehtir ve dış  varlıksal olarak işaretten temizdir. Âlemin tamamı hayal içinde hayaldir. O’nun  mukaddes zatı, kendi zatıyla ayakta duran bir hakikattir. Böyle bir hakikatin  hayalle keşfedilmesi mümkün değildir. Nasıl ki asil insanlar söylemiştir.  Öyleyse bütün ismi mefhumlar ve dış varlıkların hakikatlerinin tüm mertebeleri,  O’nun zuhur, tecelli, mutlak olma ve yayılma makamından keşif yapmaktadır.  Yayılan varlık ve varlığın genel mefhumu sadece mutlak olma ve keşfetme  makamını anlatan mefhumlardır.

İsimlerin  ve Sıfatların Varlığının Tek Olan Zatla Bir Çelişkisi Yoktur

Şeyh Sadruddin  Konavi, Miftah-ul Gayb veş-Şuhud kitabında şöyle diyor: Varlık için iki itibar  vardır. Birisi sadece varlık olmak ve o yüce Hak’tır. Varlık bu yüzden ve bu  yönden nasıl ki daha önce ona işaret ettik, onda ne çokluk, ne terkip, ne  sıfat, ne vasıf, ne işaret, ne isim, ne nispet ve ne de hüküm vardır. O sadece  halis varlıktır. Bizim ona varlık söylememiz konuyu anlatmamız içindir. Yoksa  onun adının gerçekte varlık olduğundan dolayı değildir. Hatta onun ismi aynı  sıfatıdır ve onun sıfatı aynı zatıdır. (Nakletmek istediğimiz kısmın sonu).
        Büyük arif  Ağa Muhammed Rıza Kumşei (k.s) ona mensup olan, Kayseri’ye ait olan Fusus-ul  Hikem’in şerhinin mukaddimelerinin haşiyesinde kendisine şöyle bir soru  soruyor: Eğer isimler, zat isimleri ve sıfat isimleri olarak ikiye ayrıldıysa  neden yüce Allah için tek olan zat mertebesinde bir isim ve işaret olmasın?  Hâlbuki bu merhalede zat vardır ve bir sıfatla sıfatlandırılmalıdır.
        O bu soruya  bu şekilde cevap veriyor: Bir şeyin işareti, onu diğer şeylerden ayıran ve onu  keşfeden şeydir. Öyleyse onunla uyum içinde olmalıdır ta ki onu keşfedebilsin.  İlahi zat olan Allah, mefhumlardan hiçbir mefhumla zahir olmaz ve keşfedilmez  ta ki o mefhum yüce Allah için isim olsun. Eğer istersen kendi vicdanına dön ve  bak. Acaba mefhumlar içerisinden bir mefhumu diğer bir mefhumun aynısı olarak  buluyor musun? Nerede kaldı ki yüce Allah’ın kemallerini karşılayan sonsuz  mefhumlar vardır. Nasıl mümkündür ki bir mefhum Allah’ın kemallerini keşfeden  olsun. Hâlbuki mefhum sınırlıdır. Yüce ve bereketli olan Allah’ın zatı  sınırsızdır. Öyleyse tek zat olan Allah için asla bir isim yoktur. O’nun zatı  bir sınırlayıcının onu sınırlamasından temiz ve mukaddestir; mefhumlar gibi  gaybi şeylerden bir şey veya dışarıda var olan bir varlığın onu ihata  etmesinden O, uzak ve mukaddestir. Öyleyse genel geniş varlık ve itibari olan  genel mefhum her ikisi O’nun mutlak oluşunu keşfederler, O’nun mukaddes, yukarı  ve yüce olan zatını değil. Asil insanların sözünü işitmedin mi? Onlar şöyle  diyorlar: Âlemin tamamı, hayalde olan hayaldir; yüce Allah’ın zatı kendisiyle  ayakta duran bir hakikattir ve varlık o zatta sınırlıdır.
        Gerçi bu  büyük insanın sözlerinin bir kısmındaki kusur açıktır. Hatta sözün niteliğinden  ve maksattan dışarı çıkmış ve varlığın mertebelerinden bir mertebeye inmiştir.  Ancak bizim için delil olan kısım onun sözünün son kısmı idi. Öyle ki benim  iddia ettiğim konuya bir şahit ve hatta açık bir delildir. Bu mertebe körlük ve  gayıp mertebesidir. Rivayetlerde şöyle bir konu yer almıştır: Allah için bir  isim vardır; o ismi kendisi için seçmiştir ve hiç kimsenin ondan haberi yoktur;  o isim, İsmi Azam’ın harflerinden yetmiş üçüncü harftir. Nasıl ki onun rivayeti  gelecektir inşallah. O isim hakkındaki ihtimallerden birisi de şudur ki: Körlük  ve gayıp mertebesinin isminden maksat bu isimdir. Öyleyse ben o mertebeye bazen  isim kelimesini kullanıyorsam şu yöndendir ki zat, kendi zatıyla zatını bilen  bir allamedir. Zira O zatıyla kendi zatına âlimdir.

İlahi  İsmin Manası

Öyleyse eğer  bizim beyan ettiğimizi hakkıyla iyi okuyup, iyi de anladıysan bil ki isim,  sıfatlarından belirli bir sıfatla ve tecellilerinden mahsus bir tecelli ile  birlikte olan zattan ibarettir. Örneğin ‛‛Rahman”, geniş rahmetle tecelli eden  zattan ibarettir. ‛‛Rahim”, kemalin yayıldığı rahmet ile tecelli eden zattan  ibarettir. ‛‛Muntakim”, intikamla belirlenmiş zattan ibarettir. Bu, varlık  âleminde meydana gelmiş ilk çokluktur. Bu çokluk, gerçekte ilmi birçokluktur.  Yüce Hak Hazretleri kendi zatını sıfatlar ve isimler aynasında aşikâr  buyurmuştur. Özet bir ilimle birlikte geniş bir keşif olmuştur. Bu isimsel ve  sıfatsal tecelli ile varlığın kapıları açılmış, gayıp âlemi aşikâr âlemle  irtibat kurmuş, Allah’ın rahmeti kullarına yayılmış ve O’nun nimeti beldelerini  almıştır. Eğer bu isimsel tecelli olmasaydı âlem, yokluğun ve gizliliğin  karanlığında, gizlenmişliğin vahşetinde sürekli baki kalacaktı. Zira bu âlemde  olan hiç kimse için ve hatta Allah’a doğru yolculuk eden saliklerden hiçbir  salikin kalbine zati tecelli mümkün değildir. Ancak sadece isimlerden bir isim  ve sıfatlardan bir sıfat hicabı içinde mümkündür.

Meleklerin  Âdem’e Secde Etmelerinin Sırrı

İşte bu  tecelli ile Allah’ın en mükemmel dostları isimleri, sıfatları, onların  gereklerini ve gereklerinin gereklerini varlık mertebesinin doruk noktasına kadar  müşahede ettiler ve sabit varlıkları tüm hakikatleriyle ve hüviyetleriyle  gördüler. Ama bazı isimlerin tecellileri bazılarına öncelikli idi. Öyleyse önce  ihata eden isimler tecelli etti ve o ihata eden ismin hicabında ihata edilen  isim tecelli etti. Öyleyse ‛‛Allah” ismi ve ‛‛Rahman”” ismi diğer isimlere  ihataları oldukları için diğer isimler için olan tecelli o ikisinin vasıtasıyla  oldu. İşte bu, Allah’ın rahmetinin gazabını geçtiğinin sırlarından birisidir. ‛‛Allah”  ismiyle tecelli, önce diğer isimlere oldu ve ikinci olarak ‛‛Allah” isminin  vasıtasıyla da diğer isimlerin sabit varlıklara tecellisi oldu. Ancak sabit  varlığın kâmil insan için tecellisi istisnadır. Zira bu tecelli ilk önce vasıta  olmadan oldu. Dış varlıklara üçüncü olarak tecelli oldu. Varlıksal tecellide de  kâmil insana olan tecelli, isimlerden bir isim ya da sıfatlardan bir sıfat  vasıta olmadan ‛‛Allah” ismi ile oldu. Diğer varlıklara olan tecelli ise  isimler vasıtası ile idi. Yüce Allah’ın meleklere Âdem’e secde etmesini  emretmesinin sırlarından birisi işte bu idi. Gerçi lanetli şeytan hatasından  dolayı bu hakikati idrak edemedi. Eğer Allah ihata eden ismiyle Âdem’e (a.s)  tecelli etmeseydi, Âdem’in bütün isimleri öğrenmesi mümkün değildi. Ve eğer  şeytan ‛‛Allah” isminin terbiyesi altına girseydi asla Âdem’e secde etmeye  emredilmezdi ve Âdem’in ruhani yönünü idrak etmekten aciz kalmazdı. Âdem,  Allah’ın İsmi Azam’ının mazharı olduğundan dolayı, bütün âlemlerde Allah’ın  halifesi olma liyakatini elde etti.

     
Total Visit: 114
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.