| ATTAR Ferîdeddîn Ebû Hâmid Muhammed b. Ebû Bekr İbrahim b. İshak Attâr-i Kedkenî-yi Nîşâbûrî, İran’ın VI/XII. yüzyılın ve VII/XIII. yüzyıl başlarının ünlü şair ve ariflerindendir. 537/1142 yı¬lında Nişâbûr’a bağlı Kedken’de doğ¬muştur. Hayatının ilk dönemleri ile ilgili elde bir bilgi yoktur. Babası, Nişâbûr’un Şâdyâh vilayetinde çok güçlü bir Attârdı (şifalı bitki satıcısı). Vefatından sonra Ferîdeddîn, babasının işini sür¬dürdü ve Attârlık (ilaç satıcılığı) dükkanı güzel bir süs olarak aldı. Attâr, hayatının başlarında ve galiba tasavvufî makamlar ko¬nusunda yaptığı araştırmalar döneminin bir kısmına kadar tıp bilimle¬rini de bil¬meyi ge¬rektiren eczacılık işini sürdürmekteydi ve eczanede tıpçılıkla ilgi¬lenmekteydi. Kendisi bu konuda Husrev-nâme adlı ese¬rinde şöyle de¬mektedir: Musîbet-nâme, dünyanın kederidir, İlahi-nâme, apaçık olan sırlar¬dır. Her ikisine de eczanede başladım, bundan ve ondan ne de tez kurtul¬dum. Eczanede beş yüz kişi vardı, her gün nabzıma bakarlardı. Şairin işaret ettiğine dikkat edildiğinde, onun hal değişikliği¬nin de bu tıpçılık ve eczacılık döneminde başlamış olduğu ve kimi eserlerini bu dö¬nemde yazdığı anlaşılmaktadır. Bundan dolayı Attâr’ın hal değişikliği ko¬nusunda meş¬hur olan efsanenin uydurma olduğu anlaşılıyor. Bu hadise konusunda Câmî şöyle söyle¬miştir: “Onun töv¬besinin sebebinin şu olduğu söylenir: Bir gün Attârlık dükka¬nında iş¬leriyle ilgilenip haşir neşir iken oraya bir derviş gelir ve birkaç kez ‘Şeyullah’ der. O ise dervişle ilgilenmez. Derviş; “Ey Hâce sen nasıl öle¬ceksin?” diye sorar. Attâr; “Senin öleceğin gibi!” diye cevap ver¬ir. Derviş; “Sen benim gibi ölebilecek misin?” diye so¬rar. Attâr; “Evet!” der. Bunun üzerine dervişin, tahta¬dan bir kasesi vardı, ters çevirir ve, “Al¬lah” der ve hemen can verir. Attâr’ın hali birden değişir ve dükkanını dağıtıp bu yola girer.” Arifler, eski şeyhler konusunda bu türden sözleri çok söylerler. Kesin olan şu ki Attâr’ın bu hal değişikliği tıp ve eczacılık yoluyla hal¬kın hizme¬tiyle il¬gilen¬mekte olduğu bu dönemlerde meydana gelmiştir. Edebiyat ve şiir nokta¬sında bü¬yük bir birikim toplamış olan Attâr, irfanî düşüncelerini beğenilen akıcı bir na¬zım ile dile getiriyor ve bu arada işene de devam edi¬yordu. Bu durum, manevî makam ve derece¬lere ulaşmış olmak, kendile¬rini dünyevî uğraşlarından ve ge¬çimlerini kazanmaktan alıkoymayan bir¬çok şeyhin durumuydu. Attâr’ın hayatına işaret etmiş olan mutasavvıfların en eskisi, Nureddîn Abdurrahman-i Câmî, onu Şeyh Necmeddîn-i Kubrâ’nın eğit¬miş olduğu Hârezmî diye bilinen Şeyh Mecdeddîn-i Bağdâdî’nin müridi olarak saymıştır. Her ne ka¬dar Attâr, Tezkiretu’l-Evliyâ’nın ba¬şında Mecdeddîn-i Bağdâdî ile olan ilişkisine işaret etmiş ise de onun takipçile¬rinden ve terbiyesini görmüş kimse¬lerden oldu¬ğuna dair her¬hangi bir açıklama yoktur. Her halükarda Attâr, ömrü¬nün bir bölü¬münü, tarikat ehlinin adeti olduğu şekilde yolculukta geçirdi ve Mekke’den Mâverâunnehir’e kadar birçok şeyhi ziyaret etti. Bu ziya¬retleri ve gö¬rüş¬meleri es¬nasında Mecdeddîn-i Bağdâdî’nin huzuruna da gitmiştir. Anla¬tıldı¬ğına göre, Şeyhin ihtiyarlığı zamanında Mevlânâ olarak bilinen Celâleddîn-i Muhammed’in babası Bahâeddîn Muhammed, oğlu ile bir¬likte Irak’a doğru gittiği zaman Nişâbûr’da Şeyhin huzuruna varmış, Şeyh de Esrâr-nâme adlı ese¬rinin bir nüsha¬sını, o esnada daha küçük yaşta bir çocuk olan Celâleddîn’e ver¬miş. Attâr, çok çalışan ve faal bir kişiydi. Attarlık işiyle uğraştığı zamanda ol¬sun ömrünün sonlarına doğru kendisinde meydana gelen inzivaya ve itizale çe¬kildiği dönemde olsun bu mesnevilerini nazmetmeye ve kaside, gazel ve rubaile¬rinden oluşan Divan’ını toplamaya çalışmış, çok nefis ve olağanüstü değere sahip olan Tezkiretu’l-Evliyâ adlı eserini yazmaya ça¬lışmıştır. Devletşâh, eserleri hakkında şöyle der: “Ve Şeyhin şiir Divan’ı, mesnevilerinden ayrı olarak kırk bin beyittir. Bu cümleden olarak on iki bin rubai söylemiş ve tarikat kitaplarından ka¬bul edi¬len Tezkiretu’l-Ev¬liyâ’yı yazmıştır. Şeyhin başka eserleri de vardır. İhvânu’s-Safâ vb. gibi. Nazım olarak meşhur olanlar ise şun¬lardır: Esrâr-nâme, İlahi-nâme, Mu¬sî¬bet-nâme, Cevâhiru’z-Zât, Va¬siyet-nâme, Mantıku’t-Tayr, Bulbul-nâme, Hay¬dar-nâme, Şotor-nâme, Muhtâr-nâme, Şâhnâme. Nazım ola¬rak on iki kitabı vardır. Kırk risale nazmettiği de söylenmiştir. Ancak diğer nüshalar ortada yok¬tur. Şeyhin kaside, gazel ve kıtaları, rubaileriyle ve mesnevi kitap¬larıyla birlikte yüz bin beytin üzerindedir.” Şairin kendisi de Husrev-nâme adlı manzumesinin bir yerinde mesne¬vileri¬nin ismini zikretmiş ve şöyle demiştir: Musîbet-nâme, dünyanın kederidir, İlahi-nâme, apaçık olan sırlar¬dır. Her ikisine de eczanede başladım, ne diyeyim bundan ve ondan yine de tez kurtuldum. Makâmât-i Tuyûr ’umuzda böyledir, zira aşk kuşunun miracı ruh¬tur. Husrev-nâme, acayip bir tarzda olduğu için onun tarzından küçük-büyük herkes nasiplidir. Devletşâh’ın isimlerini zikretmiş olduğu eserlerinin dışında Attâr’a başka eserler de nisbet edilmiştir. Hidâyet’in Riyâzu’l-Ari¬fîn’deki deği¬şiyle, “Şeyhin kitaplarının 114 cilt olduğu söylenmektedir”. Ancak bu sayı, gerçekten abartılı görünmektedir. Bugüne kadar görmüş ve söylemiş olduğumuz Esrâr-nâme, İlahi-nâme, Mu¬sîbet-nâme, Cevâhiru’z-Zât (veya Cevher-i Zât), Vasi¬yet-nâme, Mantıku’t-Tayr, Bulbul-nâme, Haydar-nâme (veya Hayderi-nâme), Şotor-nâme, Muhtâr-nâme, Şâhnâme, Husrev-nâme (veya Gul u Husrev), gazel, kaside ve rubailer Dîvân’ı dışında Mazharu’l-Acâyib, Hîlâc-nâme, Lisânu’l-Gayb, Miftâhu’l-Futûh, Bîser-nâme (veya Piser-nâme), Si-Fasl ve buna benzer isimlerdeki başka man¬zumeler de ona nisbet edilmiştir. Ancak bunların bir kısmı, lafızların zayıf oluşu, düşünce ve fikir basitliği, şiddetli taassuba varan Şiî eğilimler açısından kesin¬likle Attâr-i Nîşâbûrî’ye ait değil, bir başka şaire ait olup Attâr’a nisbet edil-miş¬ler¬dir. Merhum üstat Sa‘îd-i Nefîsî, kendi kitabında Attâr’ın hayatı hakkında bu konuda çok faydalı bir değerlendirmede bulunmuş olup bu konuda ona müra¬caat etmek gerekir. Bununla birlikte Attâr-i Nîşâbûrî’ye atfedilen bazı manzume¬lerin ona ait olmadığını söylemek onun manzum eserlerinin az oldu¬ğunu gördü¬ğümüz anlamına gelmediğine dikkat etmek gerekir. Zira şairin kendisi şiir ve çe¬şitli mazumeleri nazmetmekle çok fazla uğraş¬tığını zikretmiş ve çağdaşlarının kendisini bundan dolayı “çok konu¬şan” diye nitelemelerine işaret etmiştir. Bu konuda Husrev-nâme’de şöyle der: Benim gibi birisinde kusur aramaya çalışan kimse, hep “O, çok ko¬nuşandır” der. Ancak söylenecek çok sözüm olduğu için “Sen duyma” diyorum, yine de sen bilirsin. Cevherdir sonuçta buna da değer, böyle söylenene dinlemek de de¬ğer. Bu çekici irfanî mesneviler arasında Attâr’ın mesnevilerinin baş tacı ola¬rak nitelendirilmesi gereken hepsinden en önemlisi ve en fasihi, 4600 beyti aşkın simgesel bir manzume olan Mantıku’t-Tayr’dır. Konusu, kuş¬ların Simurg adında efsanevî bir kuşa dair ko¬nuşmalarıdır. Burada kuş¬lardan amaç Hak yolunun yol¬cuları, Simurgdan amaç da Hakk’ın varlığı¬dır. Bir araya gelmiş olan kuş tür¬leri arasından Hüdhüd, onların kılavuz¬luğunu üstlenmiştir (=Mürşid pir) ve her biri bir kusura sahip olan bu kuş türlerini (İnsanın dünyaya karşı her biri bir şekilde onun Hakka doğru yol almasına engel olan duyduğu ilgiler ve bağlılıkların kina¬yeli hali) yolun zorluklarını ve Şeyh San‘ân hikayesi örneğini zikrederek Simurg’u talep etme nokta¬sında harekete geçiriyor ve sülukun yedi merhalesine (Yani: Talep, aşk, marifet, istiğna, Tevhîd, hayret, fakr ve fena) işaret olan çetin ve zor yedi vadiyi geçtikten sonra bunların büyük bir kısmı değişik se¬bep¬lerden dolayı ayaktan düşer, bütün bu kuşlardan sadece kolsuz, kanatsız, tüysüz ve yorgun otuz kuş kalır ve Simurgun huzuruna va¬rırlar, orada hay¬rete ve hayal kırıklığına uğrarlar ve kendilerinin aciz¬liklerini, güçsüzlükle¬rini ve değersizliklerini itiraf ederler. Güçlü Simurg karşısında kendi fena ve yokluklarını anlarlar. Uzun yıllar bu şekilde devam eder, fenadan sonra bekâ süsünü giyinip padişahın der¬gahına dahil olurlar. Şairin irfanî rumuzları kullanma noktasındaki yaratıcı ve ha¬yal gücün¬den doğan ve seyr u sülûk mertebelerinin beyanı ve saliklerin yol göstericisi olan bu eşsiz manzume, Fars dilinin ölümsüz şaheserle¬rinden¬dir. Şairin çeşitli tahayyüler noktasındaki gücü, onun çeşitli ko¬nuları, tem¬silleri ve tahkikleri be¬yan etme noktasındaki kabiliyeti, ko¬nuları birbirine bağlamadaki başarısı, tüm konularda ve merhalelerde onun hayrete düşü¬ren letafeti, şevk ve zevki, okuyu¬cuyu hayrete düşü¬rür. Çağdaşlarının ken¬disi hakkında söylemiş olduğu Attâr’ın çok ko¬nuştu¬ğunun aslında herke¬sin yapamayacağı bir güç olduğu ve bunun boş bir laf oldu¬ğunu itiraf et¬meye sürükler. Bu üstün başarı ve beceri sahibi kişi ve bu vasıl ol¬muş arif insan, birçok hakikati büyük bir hızla kavrar ve yüce alemlerden almış ol¬duğu akıcı ve açıklayıcı dille nazma geçirir. Bu konularda şairlik yapmak, onun için fesahat ve belagatı tam idrak etmiş ve her söylediğinin fasih ve beliğ olan bir kişinin söz söy¬lemesi mesabesinde idi. İşte bu eşsiz yüce manzumedir ki bizleri, Mazharu’l-Acâyib ve Lisânu’l-Gayb gibi temelsiz zayıf manzumelerin Attâr’a nisbet edilmesinden alıkoymaktadır. Attâr’ın manzumelerinin birçoğu ve kasi-delerinden oluşan Dîvân’ı İran ve Hin¬distan’da basıl¬mış, bunların bir kısmı de¬falarca baskı yapmıştır. Attâr’ın mensur eseri Tezkiretu’l-Evliyâ, Fars edebiyatının meşhur ki¬tapla¬rından ve tasavvuf şeyhlerinin hayatlarının ve sözleri¬nin şerhinin ya¬pıldığı güve¬nilir kaynaklardandır. Bu kitapta, doksan altı evliya ve şeyhin yaşamı, ma¬kam¬ları, menkıbeleri, ahlakî öğretileri, nasihat, öğütleri ve hikmetli sözleriyle birlikte zikredilmiştir. Bu kita¬bın yazılış üslubu, Attâr’ın manzum eserlerinde görmüş ol-duğumuz üsluptadır. Yani, nesri sade, tekellüften uzak, Farsça’nın tabiî fesaha¬tine yakındır. Yazılma tarihi, VI/XII. yüzyıl sonlarında ya da VII/XIII. yüzyıl başlarında gerçekleşmiş olmalıdır. Attâr, 618/1221 yılındaki Nişâbûr katliamında Moğol askerleri tarafın¬dan şehit edildi. Mezarı da aynı şehrin yakınlarındadır. Attâr, gerçekten büyük tasavvuf şairlerinden olup İran Edebiyatı Ta¬rihinin ünlü simalarındandır. Onun aşk ve yakıcı bir arzuyla iç içe olan sade ve etkileyici sözleri, her zaman hakikat yolunun yolcula-rına büyük bir aşk ve zevkle, koşar adımlarla maksada ulaşmada reh¬berlik etmiştir. Yüce irfanî maksatlarını açıkla¬mak için en iyi yolu seçmiş ve onun dil ve şiirdeki eşsiz üstatlık ve gücü, kendi¬sine bu başa¬rıyı bağışlamıştır. Zira kendi asil ve gerçek eserlerinde açık ve duru bir suyun akışına benzeyen bu sadelik ve akıcılığı fesahatle iç içe kılmıştır. O, her ne kadar kendi sözünün zahirî açıdan Senâî’nin bilgisi genişli¬ğinde ve o ünlü şai¬rin söz ülkesindeki sözü¬nün sağlamlığına, üstatlı¬ğına, etkinliğine ve yetkililiğine sahip olamamış ise de onun yanık, aşık ve tutkun bir gönülden çıkan yumuşak dili, çekici ve etkileyici sözleri, irfan gerçeklerini daha iyi bir şekilde gönüllere yer¬leştirmiştir. Onun çeşitli temsillere tevessül etmesi, irfanî bir konuyu an¬latır¬ken değişik hikayeler anlatmış olması, hankâhlarda itikafa çekilmiş olan kimsele¬rin amaçlarını normal insanlar için daha iyi, daha anlaşılır ve daha açık bir şekle getirmiştir. Belki de bundan dolayıdır ki Attâr’ı, Kudvetu’l-‘Uşşâk olarak nitele¬yen Celâleddîn-i Belhî-yi Rûmî (Mevlânâ), onu ruh konumunda, Senâî’yi ise onun gözü olarak tanıtmış ve şöyle demiştir: Attâr ruh idi, Senâî ise onun iki gözü, Bizler Senâî ve Attâr’dan sonra geldik. Sözün değerini bilen şair Câmî ise onun hakkında şöyle de¬miştir: “Tevhid sırları, zevkler ve varlıkların hakikatlerinin onun mes¬nevilerinde ve ga¬zellerinde geldiği ölçüde bu taifenin hiçbirinin sözle¬rinde bulunma¬maktadır”. |