Cumartesi 25 Ekim 2014 - 07:08

السبت ٢ محرّم ١٤٣٦

شنبه ۳ آبان ۱۳۹۳ - ۰۸:۳۸

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
   


ARŞ NEDİR?

     
ya kadir
     

        İnsanların arşın, daha doğrusu "sonra arşa kuruldu" ayeti ile buna  benzer ayetlerin anlamı hakkında farklı görüşleri vardır. Selefîlerin  çoğu, bu ve benzeri ayetlerin müteşabih oldukları ve bu itibarla  bunlara ait bilginin Allah'a havale edilmesi gerektiği görüşündedirler.  Bunlar dinî gerçekleri incelemeyi, Kur'ân'ın ve sünnetin zahirinin arka  plânını irdelemeyi bidat sayarlar. Oysa bu konuda akıl onları hatalı  gördüğü gibi, Kur'ân ve sünnet de kendilerini onaylamıyor. Çünkü  Kur-ân'ın ayetleri, Allah'ın ayetleri hakkında akıl yürütmeyi ısrarla  teşvik eder, Allah'ı ve ayetlerini yeterli derecede anlamaya çağırır.  Bunun için düşünmeyi, değerlendirmeyi, irdelemeyi ve aklî delillere  başvurmayı özendirir. Mütevatir hadisler de bu ayetlerle aynı paralelde  mesajlar verirler. Bir şeyin öncülünü, başlangıcını emredip sonucunu  yasaklamak anlamsız olur. Bunlar, Kur'ân'ın ve sünnetin gerçeklerini  incelemeyi yasaklayan kimselerdir. Hatta Kelâm ilminin konularını  incelemeyi bile yasaklarlar. Oysa kelâm ilminin işi, dinin gerçeklerini  zahirî anlamlarıyla kabul edip onları sıradan halkın anladığı şekliyle  korumaktan, sonra da onları dindarların kabul ettiği yaygın önermelerle  savunmaktan ibarettir. Sözünü ettiğimiz selefîler bunu bidat sayarlar.  O hâlde onları bir yana bırakalım.

     

      Araştırıcılar ise, kelimenin anlamı hakkında şu farklı görüşleri ileri sürmüşlerdir:

     

1- Araştırmacıların  bir bölümü, bu kelimeyi zahirî anlamında kabul etmişlerdir. Onlara göre  arş, ayakları olan koltuk gibi bir yaratıktır ve yedinci kat göğe  yerleştirilmiştir. Yüce Allah -hâşâ- tıpkı dünya hükümdarlarından biri  gibi bu koltuğa oturmuştur. Bu araştırmacıların çoğuna göre arş ve  kürsî aynı ve tanımladığımız şeydir.

     

     Bunlar, Müslümanların  müşebbihe (benzetmeci) kesimidir. Kur'ân, sünnet ve akıl onların bu  görüşüne karşı çıkarlar; âlemlerin Rabbi olan Allah'ı, yaratıklarından  birine benzetmekten, zat, sıfat ve fiil açısından yaratıklarından biri  gibi olmaktan tenzih ederler.

     

2- Araştırmacıların bu kesimine göre arş dokuzuncu felektir. Bu felek,  cismanî âlemi kuşatır, yönlerin ve yıldızsız atlasın sınırlarını  oluşturur, gündelik hareketi ile zamanı meydana getirir. İç kısmında  ona değecek yakınlıkta kürsî bulunur ki, o da sabit yıldızların  bulunduğu sekizinci felektir. Bunun da içinde yedi gezegen yıldızın  oluşturduğu yedi felek bulunur. Her felek bir sonrakini kuşatır. Bu  yedi gezegen sırası ile Zuhal, Müşteri, Merih, Güneş, Zühre, Utarit ve  Ay'dır.

     

      Bu görüş, gök cisimlerinin hareketlerini  düzenlemeyi amaçlayan Batlamyus teorisine dayalı astronominin temelini  oluşturur. Bu araştırmacılar, bu teoriyi Kur'ân'da sözü edilen yedi  göğe, arşa, kürsîye uyarlamışlar. Teorinin Kur'ân'ın zahirine aykırı  olmayan hükümlerini ve tabiat ile ilgili bilgilerini kabul etmişler.  Buna karşılık teorinin Kur'ân'ın zahirine aykırı olan görüşlerini  reddetmişler. Meselâ bu teorinin şu görüşlerini reddetmişlerdir:  Sınırlayan (dokuzuncu) feleğin ötesinde ne boşluk ve ne doluluk yoktur.  Felekî hareketler sürekli ve sonsuzdur. Felekte delinme ve kapanma  imkânsızdır. Her feleğin yüzeyi başka feleğin yüzeyi ile temas  hâlindedir, aralarında uzaklık yoktur. Feleklerde yaşayanlar yoktur.  Feleklerin yapıları basît (bileşkesiz) ve homojendir, delikleri ve  kapıları yoktur.

     

     Oysa Kur'ân'ın ve hadislerin zahiri şu  sonuçları ortaya koyuyor: Arşın ötesinde hicaplar ve otağlar vardır.  Arşın ayakları ve taşıyıcıları vardır. Yüce Allah yazılı kâğıtları  dürer gibi göğü dürecektir. Gökte melekler barınmaktadır. Oradaki her  secde edilecek genişlikteki yerde mutlaka rükûa varmış veya secdeye  kapanmış bir melek bulunur. Melekler gökte barınırlar, oradan aşağı  inerler ve yine oraya çıkarlar. Göğün kapıları vardır. Cennet gökte ve  Sidret'ül-Münteha'nın yanındadır. Kulların yaptıkları işlerinin  varacağı yer orasıdır. Bunlar ve daha bazı bilgiler eski astronomi ve  tabiat bilginlerinin görüşlerine ters düşer. Göklerin, arşın ve  kürsînin klasik astronomi bilginlerinin varsayımlarındaki dokuz felek  olduklarını söyleyen bu Müslüman araştırmacılar, Kur'ân'ın ve sünnetin  zahirine ters düşen bu bölümleri reddederler.

     

     Yalnız bu  tanımlama farklılıkları, bu araştırmacıların Kur'ân'da anlatılan  bilgilerin eski astronomi âlimlerinin söylediklerinden başka şeyler  olduğunu anlamalarını sağlayamamıştır. Nihayet astronomi ve tabiat  alanındaki gözleme ve deneye dayalı son incelemeler, eski varsayımların  kökten geçersiz olduklarını ortaya koyunca, bu araştırmacılar da o  uyarlamaları geçersiz sayıp onları bir yana bırakmak zorunda  kalmışlardır.

     

3- Araştırmacıların bir başka kesimine göre arşın dış dünyada somut bir karşılığı yoktur. "Sonra arşa kuruldu" ve "Rahman olan Allah arşa kuruldu." gibi ayetler, yüce Allah'ın yaratıklar âlemi üzerindeki egemenliğinin  kinayeli bir ifadesidir. Çoğu kere bir şeye kurulmak, o şey üzerinde  egemen olmak anlamında kullanılır. Şu beyitte olduğu gibi:

     

"Bişr, Irak üzerine kuruldu / Kılıçsız ve kan dökmeksizin."

     

      Veya arşa kurulmak, işleri düzenlemeye başlamak demektir. Nitekim dünya  hükümdarları ülkelerini yönetmeye başlamak istedikleri zaman tahtlarına  kurulurlar, üzerine otururlar. Gerçi başlamak, işe koyulmak gibi durum  değişikliği anlamına gelen kavramlar Allah'a isnat edilemezler. Çünkü  yüce Allah değişim ve başkalaşımdan münezzehtir. Fakat yüce Allah'ın  tasarrufu, o gün meydana gelen şeylerin zatları ile somut olarak  meydana gelmeleri göz önüne alınarak başlama ve işe koyulma olarak  adlandırılabilir. Rahmet ile kapsamak demek olan Allah'ın tasarrufu  eşyaya taalluk ettiği zaman başlamak ve işe koyulmak olarak  adlandırılabilir. Zamanla kayıtlı olan ve yüce Allah'a izafe edilen  bütün fiiller gibi. "Allah falancayı yarattı, falancayı canlandırdı, falancayı öldürdü ve falancaya rızk verdi." şeklindeki sözlerimiz gibi.

     

      Bu görüşe yönelik itirazımız şudur: "Sonra arşa kuruldu" ifadesinin  kelime dizisi itibariyle kinayeli bir ifade olduğu gerçek olmakla  birlikte bu durum, ortada bu söz dizisinin dayandığı bir gerçeğin  bulunmuş olması ile çelişmez. Çünkü insanlar arasında geçerli olan  egemenlik, istila, hükümdarlık, emirlik, saltanat, riyaset, velilik ve  efendilik gibi kavramlar itibarî kavramlardır, dışarıda sade-ce  eserleri vardır. Bu gerçeği daha önceki itibarî incelemeler sırasında  birçok kere vurgulamıştık. Dinî kavramlar, açıklama bakımından bizim  aramızda geçerli olan itibarî kavramların açıklamalarına benzerler.  Fakat yüce Allah, dinî kavramlarla ilgili açıklamaların arkasında  objektif gerçeklerin, dış dünyaya yansımış, hayalî ve itibarî olmayan  varoluşların bulunduğunu bildirmektedir.

     
       
Allah  hakkında egemenliğin, saltanatın, kapsama almanın, veliliğin ve bunlara  benzer diğer kelimelerin anlamları, bu kelimelerin aramızdaki  anlamlarıdır. Ama dış dünyadaki somut karşılıkları başkadır. Bu  kavramların Allah ile ilgili olarak O'nun yüceliğine yaraşır gerçek  somut karşılıkları vardır. Ama bizim hakkımızda kullanıldıklarında  karşılıkları iddiadan ibaret zihnî ve itibarî vasıflar olur, hayal  çerçevesini aşmaz.
     
     

     Bu kavramları kullanmamızın  sebebi, onların iddia ettiğimiz gerçek sonuçlarını meydana getirmektir.  Meselâ reise reis denmesinin sebebi, yönetilenler diye adlandırdığımız  zümrenin onun iradelerine ve kararlarına uymasıdır. Yoksa aslında baş  anlamına gelen reis, yönetilen topluluğun gerçekten başı değildir.  Çeşitli kurullarda yer alan kişilere vücudun bir organı anlamında üye  diyoruz. Aslında bu kimseler gerçek anlamda el, ayak, mide, ciğer  oldukları için bu unvanla anılmıyorlar. Bu unvanı almalarının sebebi,  insan organizmasındaki bir organın gördüğü fonksiyonu toplum içinde  üstlenmelerini sağlamaktır.

     

     Yüce Allah'ın, "Dünya hayatı eğlenceden ve oyundan başka bir şey değildir." (Ankebût, 64) ayetinde  oyun ve eğlence olarak adlandırdığı şey işte budur. Güzellik, mal,  evlât, ilerleme, reislik ve iktidar gibi dünyalık amaçlar, sadece  vehimlerde var olan hayalî unvanlardır. Ahiretle ilgili bir gayeye  bağlamadan bunlarla meşgul olmak, vehimlerle ve hayallerle oyalanmaktan  başka bir şey değildir. Bunları elde etme uğrunda yarışanlar, oyunlarda  akranlarını geçmek için yarışan çocuklar gibidirler. Bu yarışların  sonunda elde edilen sonuç, dış dünyada somut karşılığı (gerçekliği) ve  eseri olmayan hayalî bir sonuçtur.

     

     Bu fani hayatı yeren ve  içerdiği hayalî unsurlar yüzünden onu oyun olarak adlandıran yüce  Allah, bu oyuncuların ilki olmaktan münezzehtir.

     

     Kısacası,  "sonra arşa kuruldu" ifadesi, yüce Allah'ın mülkünü kapsayan bir  yönetim sistemi olduğunu bildirdiği gibi, sayıca çok ve birbirinden  farklı faaliyetlerin dizginlerinin toplandığı bir makam olan gerçek bir  aşamanın varlığını da kanıtlar. Sadece arşın zikredilip Allah'a izafe  edildiği başka ayetler de buna delâlet eder. Şu ayetlerde olduğu gibi:

"O, yüce arşın Rabbidir." (Tevbe, 129),

"Arşı taşıyanlar ile çevresinde olanlar..." (Mü'min, 7),

"O  gün onların üstünde sekiz melek, Rabbinin arşını taşırlar." (Hâkka,  17), "Melekleri, arşın çevresini sarmış görürsün." (Zümer, 75)

      Görüldüğü gibi bu ayetler, zahirleri ile arşın dış dünyada somut  varlığı olan bir gerçek olduğunu gösterir. Bundan dolayı, "sonra arşa  kuruldu" ifadesindeki arşın dış dünyada somut bir varlığı olduğunu  söylüyoruz. Bu kavram, Kur'ân'da verilen birçok örnekte olduğu gibi  sırf bir örnek vermek için kullanılmış değildir. Meselâ Nur  Suresi'ndeki nur örneklemesine dayanarak Allah'ın dış dünyada somut  varlığı olan bir cam fanusu, bir zeytin ağacı, bir zeytin yağı vardır  demiyo-ruz; ama Allah'ın bir arşı, bir levhası, bir kalemi, bir  yazılmış kitabı vardır diyoruz. Bunu iyi anlamak gerekir.

     

      "Sonra arşa kuruldu" ifadesinden anlaşıldığına göre arş, varlık  âleminde var olan bir makamdır. Olayların ve gelişmelerin dizginleri bu  makamda toplanır. Tıpkı ayetin açıklamasını yaparken verdiğimiz ayrıntı  uyarınca ülke dizginlerinin hükümdarın tahtında toplandığı gibi: "Sonra arşa kuruldu; işleri çekip çeviriyor, O'nun izni olmadıkça hiç kimse aracılık edemez." (Yûnus, 3) ayeti,  bu sıfatın Allah için gerçekleştiğini gösteriyor. Bu ayette arşa  kurulmak, Allah'ın gelişmeleri çekip çevirmesi ile tefsir ediliyor.  Arkasından, "O'nun izni olmadıkça hiç kimse aracılık edemez." buyruluyor.

     

      Ayette rububiyete ve tekvinî tedbire parmak basıldığına göre buradaki  aracılıktan maksat, tekvin alanındaki aracılıktır. Bu aracılık, tekvinî  sebeplerde görülen sebep-sonuç ilişkisidir. Bu sebepler olaylar ve  kâinatla Allah arasına giren aracılardır. Sıcaklıkla Allah arasına  giren ve Allah tarafından yaratılan ateş ve Allah ile cisimlerin  erimeleri arasına giren ısı gibi. Sebep-sonuç ilişkisini O'nun iznine  bağlamanın gerekçesi, bu ayetin baş tarafını oluşturan "Rabbiniz o Allah'tır ki, gökleri ve yeryüzünü altı günde yarattı." ifadesinde vurgulanan rububiyette tevhit ilkesidir.

     

     "O'nun izni olmadıkça hiç kimse aracılık edemez." ifadesi,  bir başka gerçeği de açıklıyor ki, bu gerçek şudur: Aracılıkta izin söz  konusu olduğu için bir tedbirin başka bir tedbir ile yer değiştirmesi  de genel tedbirin bir parçasıdır. Çünkü aracı, lehine aracılık yapılan  ile aracılık dileğine muhatap olan makam arasında aracılığın olmaması  hâlinde yürürlüğe girecek bir hükmün değişmesi için aracılık eder.  Meselâ karşısına gelen cisimleri aydınlatan güneş, yüce Allah ile  yeryüzü arasında ışık saçıcı niteliği sayesinde aracıdır. Eğer güneş  ışığı olmasaydı, genel sebeplerin takdiri ve düzeni, yeryüzünün  karanlıkla kaplanmasını gerektirecekti. Bunun yanı sıra çatı veya başka  engeller de bu konuda aracıdırlar, yüce Allah'tan güneş ışınlarının  doğrudan etkili olmalarının önlenmesini isterler.

     

      Daha  önceki hükmün değiştirici sebebi olan aracının aracılığı Allah'ın  iznine dayalı olduğuna göre bunun anlamı şudur: Yürürlükteki genel  tedbir Allah'tandır. O'nun tedbirini geçersiz kılmak ve hükmünü  değiştirmek için başvurulan gerek tekvinî sebeplerden, gerekse  insanların yürürlükteki ilâhî sebeplerin hükmünden kaçmak için devreye  koydukları tedbirlerden ibaret bütün araçlar, ilâhî tedbirin bir  parçası sayılırlar.

     

     Bundan dolayı düşük nitelikli  nesnelerin, şerefli şekilleri ve yüce mevhibeleri kabul etmeyip buna  karşı direndiklerini görürüz. Çünkü bu yücelikleri kabul etme  yeteneğinden yoksundurlar. O nesnelerden gelen bu reddetme eylemi,  aslında kabul etmedir. Terbiyeyi kabul etmemek, aynı zamanda başka bir  ilâhî terbiyedir. İnsan cahilliği yüzünden Rabbine baş kaldırır ve  O'nun yüceliğine boyun eğmeye yanaşmaz. Bu tutum, aynı zamanda Allah'ın  hükmüne boyun eğmektir. Yine insan hileye baş vurur, fakat bu girişimi  Allah tarafından tuzağa düşürülmekten başka bir şey değildir. Şu  ayetlerde buyrulduğu gibi: "

Oysa onlar kendilerinden başkasına tuzak kurmuyorlar, fakat bunun farkında değiller." (En'âm, 123),

"Onlar ancak kendilerini şaşırtıp saptırırlar da farkına varmazlar." (Âl-i İmrân, 69),

"Siz yeryüzünde Allah'ı âciz bırakamazsınız. Sizin Allah'tan başka bir veliniz, bir yardım edeniniz yoktur." (Şûrâ, 31

       Buna göre, "O'nun izni olmadıkça hiç kimse aracılık edemez." ifadesi  şunu gösterir: Aracıların aracılığı veya ilâhî tedbir ile bunun  gerekleri arasına giren karşıt sebepler, izin bakımından ilâhî tedbirin  kapsamı içinde yer alırlar. Bu inceliği iyi kavramak gerekir.

      Varlık âlemindeki zıt ve karşıt sebepler ve faktörler, bir terazinin  kefelerine benzer. Bu kefeler yükselmede ve alçalmada, ağırlıkta ve  hafiflikte çatışırlar. Fakat onların bu karşıtlığı, aynı zamanda bir  uyum anlamına gelir. Bu sayede terazinin sahibi, tartmak istediği  şeylerin tartılarını belirleyebilmektedir.

     

    "Sonra arşa kuruldu; sizin O'nun dışında başka bir veliniz ve aracınız yoktur. Bunu düşünmüyor musunuz?" (Secde, 4) ayeti, anlam bakımından yukarıda incelediğimiz Yûnus Suresi'ndeki ayete yakın olduğu gibi, "O yüce arşın sahibidir, istediğini yapar." (Burûc, 16) ayeti  de arşın, genel tedbirlere kaynaklık eden ve kevnî emirlerin çıkış yeri  olan bir makam olduğuna işaret etme açısından, "Sonra arşa kuruldu;  işleri çekip çeviriyor." ayetine yakındır. Bu açıkça görülüyor.

     

       "Melekleri, arşın çevresini sarmış, Rablerini hamdederek  noksanlıklardan tenzih eder durumda görürsün. O gün aralarında hak  uyarınca hüküm verilmiştir." (Zümer, 75) ayetinde de bu  anlama işaret ediliyor. Çünkü melekler yüce Allah'ın hükmünü taşıyan,  emrini yürüten, plânlarını uygulayan aracılardır. Bu yüzden O'nun  arşının çevresini sarmış durumdalar.

     

   "Arşı taşıyanlar  ile arşın çevresinde olanlar Rablerini hamdederek noksanlıklardan  tenzih ederler, O'na inanırlar ve müminler için af dilerler." (Mü'min,  7) ayeti de aynı anlamı taşır. Bu ayette meleklerin arşın  çevresini sardıkları belirtildiği gibi bir başka şey daha belirtiliyor.  Bu da arşı taşıyanların varlığıdır. Bunlar, hiç şüphesiz ilâhî  plânların merkezi ve kaynağı olan bu yüce makamı taşıyan kimselerdir. "O gün onların üstünde sekiz melek, Rabbinin arşını taşırlar." ayeti de bu anlamı doğrular.

     

     Arş, ilâhî tedbirler ve âlemde geçerli olan rububiyet hükümleri ile  ilgili bütün dizginlerin toplandığı makam olduğu için bütün olayların  taslakları orada özet hâlinde Allah katında mevcut ve O'nun tarafından  malûmdur. "Sonra arşa kuruldu; yer altına giren ve oradan  çıkan, gökten inen ve oraya yükselen her şeyi bilir. Nerede olsanız, O  sizinle beraberdir. Allah yaptığınız her şeyi görür." (Hadîd, 4) ayeti buna işaret eder. Bu ayetin, "yer altına giren..." sözleri ile  başlayan bölümü, arşa kurulmanın açıklaması niteliğindedir. Buna göre  arş, her şeyi kapsayan, her şeyi içine alan bir genel tedbir ve yönetim  makamı olduğu gibi, aynı zamanda bilgi merkezidir.

   

     Bundan  dolayı arş, göklerin ve yeryüzünün yaratılışı ile ilgili ayetlerden  anlaşılacağı üzere şu görünen âlemle birlikte var olduğu gibi, "Melekleri, arşın çevresini sarmış görürsün." ayetinden  anlaşılacağı üzere yaratıkların son hesaplaşma amacı ile Allah'ın  huzuruna çıkmalarından sonra da varlığını koruyacaktır. Nitekim, "Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur. O'nun arşı su üzerinde idi." (Hûd, 7) ayetinden anlaşılacağı üzere bu âlemin yaratılışından önce de vardı.



Total Visit: 2264
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.