| ŞAİRLERİN GENEL DURUMU Bu dönem şairleri, saygı konusu olan sınıflar arasında yer almışlardır. Şairlerin hayatlarını inceleme noktasında dikkati çeken en önemli şey, zamanın birçok ileri gelen ve arif kimselerin aralarında yer almış olmasıdır. Zamanın birçok sultan, vezir, Sadrâzam, yönetici ve ileri geleni, Farsça ya da Arapça şiir söylemiş, Divan’ ve şiir defterine sahip olup meclislerini ve sohbetlerini zamanın şairleriyle geçirmişlerdir. Birçok vezir, Sadrâzam, büyük lider ve alimlerin isimleri de bu dönem şairleri arasında sayılmıştır. Bunlardan Emir Mes‘ûd b. Sa’d b. Selmân, Hâce Reşîdeddîn-i Vatvât ve Hayyâm gibileri, şu anda aramızda daha çok şairlikleriyle ün kazanmışlardır. Oysa bunlardan birincisi kendi döneminin emirlerinden ve şairlerin memduhu, ikincisi hacegandan ve vezirlerden, üçüncüsü de zamanının büyük filozof ve alimlerindendirler. Bunların benzerleri çok olup tümünün isimlerini ‘Avfî’nin Lubâbu’l-Elbâb’ının birinci cildinde bulmak mümkündür. Zamanın sultan ve emirlerinin bir çoğu, meclis ve toplantılarında şairlere büyük bir ilgi gösterir, hazarda ve seferde beraberlerinde tutarlardı. Ya toplantılarda sözü onlara verir, onları mizahî ortamlara çekip birbirleriyle çatıştırır ve onlardan şiir isterlerdi. Ya da onlarla birlikte neşe ve eğlence meclisleri düzenler, kendileriyle birlikte satranç, dama vb. çeşitli oyunlar oynarlardı. Kendi şairleriyle diğer emirlere üstünlük taslarlardı. Şayet onlar konusunda üstün ve övücü sözler işitirlerse sevinirler ya da Mu‘izzî’nin durumunda da gördüğümüz gibi, onlara baba benzeri sözlerle hitap ederlerdi. Ya da Atsız ve Vatvât’ın durumunda görüldüğü üzere, gece-gündüz birlikte oturmaktan doyamazlardı. Bu dönemin sultan ve emirlerinde bu tür durumlara sık sık rastlamak mümkündür. Zamanın emirleri, kendi saraylarında barındırdıkları büyük şairler nedeniyle büyük bir ilgi de toplamışlardı. Bu, özellikle şairlerin söyledikleri çok detaylı ve zengin içerikli medhiyeleriyle padişahların büyük bir ün kazanmalarına aracı olmalarından kaynaklanmaktaydı. Buna ilave olarak alimlerin, şairlerin ve risale yazarlarının saraylarda bulunması, liderlik ve saltanatın şartlarından biri sayılırdı. Bundan dolayı da mahallî ileri gelenler, sadrazamlar ve reisler bile kendi saraylarında methiyeci şairleri bulundurmaya büyük ilgi duymuşlardır. Bu iş, kimi zaman emirler arasında çekişme konusu bile olmaktaydı. Zahîreddîn-i Fâryâbî, Mucîreddîn-i Baylekânî, Eşhurî gibi şairlerin ve Kızıl Arslan, Muhammed Cihân-i Pehlevân ve Ebû Bekr b. Muhammed Cihân-i Pehlevân’ın şairler yüzünden çekişmeleri çok meşhurdur. Şairlere ihtiyaç duyulması duygusu, padişahların onlara büyük hediyeler ödemelerine ve ondan-bundan zorla ve yağmayla aldıkları malları, kaside ve kıta karşılığında kendilerine vermelerine yol açtı. Şairlerin de bu malları alarak eğlence ve neşe yoluna girdikleri ve zamanlarının çoğunu savurganlık ve israfla geçirdikleri ortadadır. Bu da birçok şairin eğlence ve neşe ile şan-şöhret elde etmelerine yol açtı. Bununla birlikte önceki dönemlerdeki şairlerin neşe ve eğlence ile uğraşmaları, üzerinde durduğumuz dönemden daha yaygındı. Zira bu dönemde, birçok şairi, ya daha işlerinin başındayken ya da eğlence ve işret içinde bir dönem geçirdikten sonra takva ve fazilet yolunu seçtikleri ve yaşamlarını dindarlıkla geçirdikleri görülmektedir. Nâsır-i Husrev-i Kubâdiyânî, Senâî-yi Gaznevî, Hâkânî, Nizâmî ve bunların benzerlerini buna örnek olarak sayabiliriz. Bundan dolayı da bu dönem şairlerinin eserlerinde, öğüt ve nasihat ile çokça karşılaşılır. Bu dönemin dikkate değer önemli konusu, şairlerin yapı gereği fazilet ehli ve bilimlerde yeni olduklarıdır. Bu dönemin başından sonuna dek çeşitli ilimlerle uğraşan ve zaman zaman da bu ilimlerde telif ve tasnifler yapan birçok şair görülmektedir. Bu dönemin başında Nâsır-i Husrev-i Kubâdiyânî, kelamcı, filozof ve çeşitli aklî ve naklî ilimler konusunda geniş bilgi sahibi biri olup eserleri meşhurdur. Bu dönemin sonunda ise Zahîreddîn-i Fâryâbî, müneccimlerin gezegenlerin yakınlığı, husuf ve tufan konusundaki hükümlerinin reddi konusunda bir risaleyi 582/1186 yılında yazmış olup onun hayatı üzerinde durulduğunda bu eserle ilgili bilgi verilecektir. Diğer şairlerin hayatları incelendiğinde de çeşitli bilimlerle uğraştıkları açıkça ortaya çıkmaktadır. Ayrıca şairlerin eğitim durumları da kendilerini etraflı bir bilgi sahibi yapacak türdendi. Şairlik için ileri sürülen şartlar da ağır ve onları fazilet ehli ve detaylı bilgi sahibi yapacak türdendi. Bu şartları tam anlamıyla bir arada toplamış olan en iyi kişi hiç şüphesiz Nizâmî-yi Arûzî’dir. Kendisi şöyle der: “Şair, bilim dalları bakımından çok yönlü olmalı ve konular noktasında kapsamlı olmalı. Zira her konuda şiir söylenebileceği gibi her bilimde şiir de pekala kullanılır... Onun şiiri, zamanın sayfaları arasında yazılı olarak kalmalı ve geçen seneler içinde okunmalı... Bir kişi, gençlik yıllarında eskilere ait olan yirmi bin beyti ezberinde tutmadıkça ve sonradan gelenlerin eserlerinden de on bin kelimeyi göz önünde bulundurmadıkça, üstatların Divan’larını sürekli okumadıkça ve kendi şiir sanatının, akla uygun bir hale gelebilmesi için onların eserlerinde kelimelerin ve tekniğin nasıl kullanıldığını anlamak için bunları kavramadıkça bu kişinin şair olması ve şairlik derecesine ulaşması asla mümkün değildir. Şair olacak kişi, bunlara sahip olmalı ki onun sözleri yükselişe doğru tırmanabilsin ve kişiliği yüksek bir noktaya çıkabilsin. Her kimin şiir nazmındaki yapısı kalıcı olduysa ve sözleri düzgün bir hal aldıysa yüzünü şiir bilimine yönlendirsin, aruz okusun, üstat Ebû’l-Hasan-i Serahsî el-Behrâmî’nin tasnifleri etrafında dolaşsın, Gâyetu’l-Arûzeyn, Kenzu’l-Kâfîye gibi kitapları, mana eleştirilerini, lafız eleştirilerini, çalıntı ve tercümeleri, bu bilimin çeşitli türlerini kendi bildiği bir üstatlık tarzıyla okusun ki o da üstatlığa layık bir hale gelsin ve onun adı zamanın sayfaları arasında yazılı kalsın...” Bu dönemdeki şairlerin sınanması konusu da dikkate değer konulardandır. Tabii olarak Arapça şiir söyleme iddiasında bulunan ve söz üstatları arasında yol almak isteyen kimseler, sınanma konusu olan tür ve yollara girerdi. Genellikle onun yapısını denemek, sınamak amacıyla onun irticalen o konuda birkaç beyit söylemesi için bir konu seçilirdi. Bundan dolayı irticalen, düşünmeden söz söyleme, şairliğin bir şartı sayılırdı, bu noktada yaya olan kişi işe yaramazdı. Nizâmî-yi Arûzî’nin de ifadesiyle; “Padişahın huzurunda irticalen söz söylemekten daha iyisi yoktur. Zira irticalen söylemek, padişahın halini mutlu kılar, meclisler artar ve şair kendi amacına ulaşır.” Bir başka konu da şairlerin, kasidenin her beyit ya da her mısraında ortaya çıkan zorlukların üstesinden gelmeleri ya da çok zor olan isim ve fiil rediflerini kendi kasidelerinde kullanmalarının gerekliliğiydi. Bu şartlar ve bu zor denemelerin ileri sürülmesi, herkesin büyük şairler safında yer almak için bir etki ve çıkışa sahip olmaması ve bu üstünlük, zihin açıklığını ve zevkin paklığını ilim öğrenme ve kazanma noktasında büyük bir özveri ve çabayla harcayan kimseler için gerçekleşmesi için büyük bir sebep sayılırdı. V/XI. ve VI/XII. yüzyıl şairlerinin genel olarak fazilet ve ilim ehli olmaları, dili kullanabilen, bilim dallarında çok boyutlu, çeşitli bilim dallarında uzman bir şekilde işin üstesinden gelmeleri de bundandır. Divan’ları bizim bu iddiamıza açıkça şahitlik edebilecek bir yapıdadır. Zamanın kimi şairleri, daha önce de söylediğimiz gibi vaaz ve araştırmalar yapmakla meşgul idiler ya da zamanlarının bir bölümünü bu işlere adamışlardı. Hakikatten de bunlardan Nâsır-i Husrev ve Senâî gibileri, işlerinde tam anlamıyla başarılıdırlar. İçi mizah dolu kasideleri ile meşhur olan Sûzenî gibi bir başka kesim de dilin oyunlarına ve hediyelerine el atmaktaydılar. Bazıları da dindarlık konularına değinmeyi gerekli görmekteydi. Hayyâm gibi bir kesim, felsefî konularda, bir kesim irfanî hakikatlerden söz etmeği tercih ederken, bir başka grup da hicvi kendilerine meslek edinmekteydiler. Kimi şairler de tüm bu alanlara girip üstat olan şairlerin bunlardan biriyle ya da birkaçıyla yetinmesini kusur olarak saymaktaydılar. Hâkânî’nin şu beyitlerinde görüldüğü gibi: Tek tarz şairlik tarzı mıdır? Tek tarzla şair oldu ‘Unsurî, Ne tahkik söyledi, ne hikmet ne de öğüt, ondan dolayı söz bilmezdi ‘Unsurî. Bu dönem şairleri arasında sözlerini ucuza satmamış ve dilencilik elini ona buna uzatmamış yüksek tabiatlı kimi şairlerle de karşılaşmaktayız. Her ne kadar bu tür şairlerin sayısı az ise de onlar arasında zamanlarını methiye, övgü, ve sultan ve ileri gelenlerin verdikleri bağışlardan para kazanma ile geçiren başka kimseler de vardı. Günlük rızklarını kazanmak için saygınlıklarını yitirmeğe ve yüz suyu dökmeye hazır birçok kimseyi de görmek mümkündür. Sürekli tamahkarlık gözlerini başkalarının malına dikmiş ve başkalarının malını elde etmek için kese diken bir başka kesim de vardı. Şairlerin bu huyunun en bariz örneğini Enverî’de görmek mümkündür. Hatta başkalarının evinden şarap ve kağıt bile isterdi. Memduhlarından bağış noktasında bir eksiklik gördü mü hemen onları tasrih ve tarizle haberdar eder, başkalarının ona verdikleri hediyeleri gözlerinin önüne sererdi. Bu konudaki örnekleri aşağıdaki beyitlerinde görmek mümkündür. Enverî memduhuna şöyle seslenir: Böyle bir devlette ben yapayalnız ve yaşayacak kadarına razıyım, korkum ekmeksizliğin yüzümün suyunu dökmesidir. Sen ki uzaklarda benim içinde bulunduğum durumu görmektesin, oysa benim içinde ve dışında bulunduğum hal bildiğin gibi değil. Dışarıda görünen nimet olarak Ebû Tâlib’in kuşağıdır, içerde ise Ebû’l-Hasan-i İmrânî’nin gömleği. Futûhî-yi Mervezî ona cevap olarak yazdığı şiirinde kendisini bu noktadan eleştiri konusu etmekte ve tamahkarlığını ve dilenmesini kötülemektedir: Ey Enverî, sözü çok ucuz olan sen, cömertlik ehli senin canını bile alsa ucuzsun... Şeref ve değer açısından mülkten daha üstünüm dedin, oysa tamahkarlık ve hırsta insandan daha düşüksün... Nimet sürekli şükretmesini bilene layıktır, sen nimet kapısına layık değilsin, zira hep inkar edersin. Bu dönemin üzerinde durulmaya değer bir diğer konusu da şairlerin birbirleri arasındaki şiddetli ihtilaflardır. Örneğin Enverî ve Futûhî arasında gördüğümüz bu görüş ayrılığı, yeni bir şey değildi ve bunların benzerlerine sık sık rastlamak mümkündü. Futûhî ve Enverî’nin hayat hikayeleri konusunda yazılanlardan anlaşıldığına göre, bu ikisi arasındaki ihtilaf, Belh halkının Enverî’ye karşı tavır almasına ve onun bu şehirde azarlanmasına sebep oldu. Hâkânî ile Mucîreddîn-i Baylekânî arasındaki ihtilaf, Hâkânî için İsfahân halkı tarafından büyük bir sıkıntı oldu ve onların çok sert kötülemelerinden dolayı üstattan incindi. Öyle ki Hâkânî, bir kasidesinde o şehri övmek ve Mucîr’in yapmış olduğu hatadan uzak olduğunu dile getirmek zorunda kaldı. Mucîr de bu arada nasipsiz kalmadı. İsfahân’a yönelik yaptığı kötülemelerden dolayı bu şehirdeki şairlerin diline düştü. Nitekim Şerefeddîn-i Şeferve ve Cemâleddîn Muhammed b. Abdurrezzak, kendisini çok çirkin hicivlerle eleştirdiler. Mucîreddîn, sadece İsfahân’ı ve bu şehirdeki şairleri dil kılıcıyla yaralamakla kalmadı, kendi üstadını bile çok açık sulu şiirlerinde hiciv konusu etti. Ancak o, kendi üstadını eleştiri konusu etmeye cesaret eden ve dili edepsizlik sınırlarının ötesine geçen ilk kişi de değildi. Onun üstadı Hâkânî de aynı işi kendi üstadı olan Ebû’l-‘Alâ-i Genceî’ye karşı yaptı ve ona yönelik çok sert hicivler söyledi. O üstat da öğrencisinin hicivlerinden geri kalmadı. Fazilet ehli ve dili hoş şair olan Hâkânî, Reşîdeddîn-i Vatvât ile de bir süre yazışmış ve bu ikisi, birbirlerini hiç görmedikleri halde şiirlerinde birbirlerini övüp birbirlerini yüceltmişlerdir. Fakat bu ikisinin işinin neden dolayı iğnelemeye ve ayrılığa dönüştüğü bilinmemektedir. Bu ikisinin hayatlarında ve eserlerinde de görüleceği gibi birbirlerini kalem ucuyla iğnelediler ve şiir diliyle hakaretler savurdular. Bu dönemin buna benzer örnekleri o derece çoktur ki tümünü bu kitapta ele almak mümkün değildir. Zaten bu örnekler her tarafta verilmektedir. Burada tekrar ele almak konuyu uzatmaktan başka bir işe de yaramaz. Şairlerin birbirleriyle olan ilişkileri, elbette sadece bu türden değildi. Bunların birçoğu da yazışarak, birbirlerine şiirler yazıp göndererek birbirlerinin iyiliğini dile getirmekle uğraştılar. |