Cuma 18 Mayıs 2012 - 05:21

الجمعة ٢٧ جمادى الآخرة ١٤٣٣

جمعه ۲۹ ارديبهشت ۱۳۹۱ - ۰۶:۵۱

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

ŞAİRLERİN GENEL DURUMU

 

 

Bu dönem şairleri, saygı konusu olan sınıflar arasında yer al­mışlardır. Şairle­rin hayatlarını inceleme noktasında dikkati çeken en önemli şey, zamanın birçok ileri gelen ve arif kimselerin aralarında yer almış olması­dır. Zamanın bir­çok sul­tan, vezir, Sadrâzam, yönetici ve ileri geleni, Farsça ya da Arapça şiir söy­lemiş, Divan’ ve şiir defte­rine sahip olup meclislerini ve sohbetlerini zama­nın şairleriyle geçir­mişlerdir. Birçok vezir, Sadrâzam, büyük lider ve alimlerin isimleri de bu dönem şairleri arasında sayılmıştır. Bunlardan Emir Mes‘ûd b. Sa’d b. Selmân, Hâce Reşîdeddîn-i Vatvât ve Hayyâm gibileri, şu anda ara­mızda daha çok şair­likleriyle ün kazanmış­lardır. Oysa bunlardan birincisi kendi döneminin emirle­rinden ve şairle­rin memduhu, ikincisi hacegandan ve vezirler­den, üçüncüsü de zamanının büyük filozof ve alimlerindendirler. Bunların ben­zerleri çok olup tü­münün isimlerini ‘Avfî’nin Lubâbu’l-Elbâb’ının birinci cildinde bulmak müm­kün­dür.

Zamanın sultan ve emirlerinin bir çoğu, meclis ve toplantıla­rında şair­lere büyük bir ilgi gösterir, hazarda ve seferde beraberlerinde tutar­lardı. Ya top­lantı­larda sözü onlara verir, onları mizahî ortamlara çekip birbirleriyle çatıştırır ve onlardan şiir isterlerdi. Ya da onlarla birlikte neşe ve eğlence meclisleri dü­zenler, kendileriyle birlikte sat­ranç, dama vb. çe­şitli oyunlar oynarlardı. Kendi şairleriyle diğer emirlere üstünlük taslar­lardı. Şayet onlar konusunda üs­tün ve övücü sözler işitirlerse sevinirler ya da Mu‘izzî’nin durumunda da gördüğü­müz gibi, onlara baba benzeri söz­lerle hitap ederlerdi. Ya da Atsız ve Vatvât’ın durumunda görül­düğü üzere, gece-gündüz bir­likte otur­maktan doyamazlardı. Bu dönemin sultan ve emirlerinde bu tür durumlara sık sık rastlamak mümkündür.

Zamanın emirleri, kendi saraylarında barındırdıkları büyük şairler ne­deniyle büyük bir ilgi de toplamışlardı. Bu, özellikle şairlerin söyledik­leri çok detaylı ve zengin içerikli medhiyeleriyle padişahların büyük bir ün kazanmala­rına aracı ol­malarından kaynaklanmaktaydı. Buna ilave olarak alimlerin, şairle­rin ve risale yazarlarının saraylarda bulunması, liderlik ve saltanatın şartlarından biri sayı­lırdı. Bundan dolayı da mahallî ileri ge­lenler, sadrazamlar ve reisler bile kendi sa­raylarında methiyeci şairleri bulundurmaya büyük ilgi duymuşlardır. Bu iş, kimi zaman emirler ara­sında çekişme konusu bile olmaktaydı. Zahîreddîn-i Fâryâbî, Mucîreddîn-i Baylekânî, Eşhurî gibi şairlerin ve Kızıl Arslan, Muhammed Cihân-i Pehlevân ve Ebû Bekr b. Muhammed Cihân-i Pehlevân’ın şairler yüzün­den çekişmeleri çok meşhurdur.

Şairlere ihtiyaç duyulması duygusu, padişahların onlara büyük hedi­yeler ödemelerine ve ondan-bundan zorla ve yağmayla aldıkları malları, kaside ve kıta karşılığında kendilerine vermelerine yol açtı. Şairlerin de bu malları alarak eğ­lence ve neşe yoluna girdikleri ve za­manlarının çoğunu savurganlık ve israfla ge­çirdikleri ortadadır. Bu da birçok şairin eğlence ve neşe ile şan-şöhret elde etmele­rine yol açtı. Bununla birlikte önceki dö­nemlerdeki şairlerin neşe ve eğ­lence ile uğ­raşmaları, üzerinde durduğu­muz dönemden daha yaygındı. Zira bu dönemde, birçok şairi, ya daha iş­lerinin başındayken ya da eğlence ve işret içinde bir dönem geçirdikten sonra takva ve fazilet yolunu seçtikleri ve yaşamlarını din­dar­lıkla geçir­dikleri görülmektedir. Nâ­sır-i Husrev-i Kubâdiyânî, Senâî-yi Gaznevî, Hâkânî, Nizâmî ve bunla­rın benzerlerini buna örnek olarak sayabiliriz. Bundan dolayı da bu dönem şairlerinin eserlerinde, öğüt ve nasihat ile çokça kar­şılaşılır.

Bu dönemin dikkate değer önemli konusu, şairlerin yapı ge­reği fazilet ehli ve bilimlerde yeni olduklarıdır. Bu dönemin başından sonuna dek çe­şitli ilimlerle uğraşan ve zaman zaman da bu ilimlerde telif ve tasnifler ya­pan birçok şair gö­rülmektedir. Bu dönemin başında Nâsır-i Husrev-i Kubâdiyânî, kelamcı, filozof ve çeşitli aklî ve naklî ilimler konusunda geniş bilgi sahibi biri olup eser­leri meş­hurdur. Bu dönemin sonunda ise Zahîreddîn-i Fâryâbî, müneccimlerin gezegenle­rin yakınlığı, husuf ve tu­fan konusundaki hükümlerinin reddi konu­sunda bir risaleyi 582/1186 yı­lında yazmış olup onun hayatı üzerinde duruldu­ğunda bu eserle ilgili bilgi verilecektir. Diğer şairlerin hayatları incelendiğinde de çeşitli bilimlerle uğraştıkları açıkça ortaya çık­maktadır. Ayrıca şairlerin eğitim durumları da kendilerini etraflı bir bilgi sahibi yapacak türdendi.

Şairlik için ileri sürülen şartlar da ağır ve onları fazilet ehli ve detaylı bilgi sahibi yapacak türdendi. Bu şartları tam anlamıyla bir arada toplamış olan en iyi kişi hiç şüphesiz Nizâmî-yi Arûzî’dir. Ken­disi şöyle der: “Şair, bilim dalları bakı­mından çok yönlü olmalı ve ko­nular noktasında kapsamlı olmalı. Zira her ko­nuda şiir söylenebileceği gibi her bilimde şiir de pekala kullanılır... Onun şiiri, zamanın sayfaları arasında yazılı olarak kalmalı ve geçen sene­ler içinde okun­malı... Bir kişi, gençlik yıllarında eskilere ait olan yirmi bin beyti ezberinde tut­madıkça ve sonradan gelenlerin eserle­rinden de on bin kelimeyi göz önünde bu­lundurmadıkça, üstatların Di­van’larını sürekli okumadıkça ve kendi şiir sanatı­nın, akla uygun bir hale gelebilmesi için onların eserlerinde kelimelerin ve tekni­ğin nasıl kullanıl­dığını anlamak için bunları kavramadıkça bu kişinin şair olması ve şairlik derecesine ulaşması asla mümkün değildir. Şair olacak kişi, bunlara sa­hip olmalı ki onun sözleri yükselişe doğru tırmanabilsin ve kişiliği yük­sek bir noktaya çıkabilsin. Her kimin şiir nazmındaki yapısı kalıcı olduysa ve sözleri düzgün bir hal aldıysa yüzünü şiir bilimine yönlen­dirsin, aruz oku­sun, üstat Ebû’l-Hasan-i Serahsî el-Behrâmî’nin tas­nifleri etrafında dolaş­sın, Gâyetu’l-Arûzeyn, Kenzu’l-Kâfîye gibi ki­tapları, mana eleştirilerini, lafız eleşti­rilerini, ça­lıntı ve tercümeleri, bu bilimin çeşitli türlerini kendi bildiği bir üs­tatlık tarzıyla okusun ki o da üstatlığa layık bir hale gelsin ve onun adı zamanın sayfaları ara­sında yazılı kalsın...”

Bu dönemdeki şairlerin sınanması konusu da dikkate değer konular­dan­dır. Tabii olarak Arapça şiir söyleme iddiasında bulunan ve söz üstat­ları arasında yol almak isteyen kimseler, sınanma konusu olan tür ve yol­lara girerdi. Genel­likle onun yapısını denemek, sınamak amacıyla onun irticalen o konuda birkaç beyit söylemesi için bir konu seçilirdi. Bundan dolayı irticalen, düşünmeden söz söy­leme, şairliğin bir şartı sayılırdı, bu noktada yaya olan kişi işe yaramazdı. Ni­zâmî-yi Arûzî’nin de ifadesiyle; “Padişahın huzurunda irticalen söz söylemek­ten daha iyisi yoktur. Zira ir­ticalen söylemek, padişahın halini mutlu kılar, meclisler artar ve şair kendi amacına ulaşır.”

Bir başka konu da şairlerin, kasidenin her beyit ya da her mıs­raında or­taya çıkan zorlukların üstesinden gelmeleri ya da çok zor olan isim ve fiil redifle­rini kendi kasidelerinde kullanmalarının gereklili­ğiydi.

Bu şartlar ve bu zor denemelerin ileri sürülmesi, herkesin bü­yük şa­irler sa­fında yer almak için bir etki ve çıkışa sahip olmaması ve bu üstün­lük, zihin açık­lığını ve zevkin paklığını ilim öğ­renme ve kazanma nokta­sında bü­yük bir özveri ve çabayla harcayan kimseler için gerçekleşmesi için büyük bir se­bep sayılırdı. V/XI. ve VI/XII. yüzyıl şairlerinin genel ola­rak fazilet ve ilim ehli olmaları, dili kullanabilen, bilim dallarında çok bo­yutlu, çeşitli bilim dallarında uz­man bir şe­kilde işin üstesinden gelmeleri de bundandır. Divan’ları bi­zim bu iddiamıza açıkça şahitlik edebilecek bir yapıdadır.

Zamanın kimi şairleri, daha önce de söylediğimiz gibi vaaz ve araştır­malar yapmakla meşgul idiler ya da zamanlarının bir bölümünü bu işlere ada­mışlardı. Hakikatten de bunlardan Nâsır-i Husrev ve Senâî gibileri, işlerinde tam anla­mıyla başarılıdırlar. İçi mizah dolu kasideleri ile meşhur olan Sûzenî gibi bir başka kesim de dilin oyunla­rına ve hediyelerine el at­maktaydılar. Bazıları da dindarlık konularına değinmeyi gerekli görmek­teydi. Hayyâm gibi bir kesim, fel­sefî konu­larda, bir kesim irfanî hakikat­lerden söz etmeği tercih ederken, bir başka grup da hicvi ken­dilerine meslek edinmekteydiler. Kimi şairler de tüm bu alanlara girip üstat olan şairlerin bunlardan biriyle ya da birkaçıyla yetinmesini ku­sur olarak say­maktay­dılar. Hâkânî’nin şu beyitlerinde görüldüğü gibi:

Tek tarz şairlik tarzı mıdır? Tek tarzla şair oldu ‘Unsurî,

Ne tahkik söyledi, ne hikmet ne de öğüt, ondan dolayı söz bilmezdi ‘Unsurî.

Bu dönem şairleri arasında sözlerini ucuza satmamış ve dilen­cilik elini ona buna uzatmamış yüksek tabiatlı kimi şairlerle de karşılaşmakta­yız. Her ne kadar bu tür şairlerin sayısı az ise de onlar arasında zamanla­rını methiye, övgü, ve sul­tan ve ileri gelenlerin ver­dikleri bağışlardan para kazanma ile geçiren başka kim­seler de vardı. Günlük rızklarını kazanmak için saygınlıklarını yitir­meğe ve yüz suyu dökmeye hazır birçok kimseyi de görmek mümkündür. Sürekli tamah­karlık gözlerini başkalarının malına dikmiş ve başkalarının malını elde etmek için kese diken bir başka kesim de vardı. Şairlerin bu huyunun en bariz örneğini Enverî’de görmek müm­kündür. Hatta başkalarının evinden şarap ve ka­ğıt bile isterdi. Memduhlarından bağış noktasında bir eksiklik gördü mü hemen onları tasrih ve tarizle haberdar eder, başkalarının ona verdikleri hediyeleri göz­lerinin önüne se­rerdi. Bu ko­nudaki örnekleri aşağıdaki beyitlerinde gör­mek mümkündür. Enverî memduhuna şöyle seslenir:

Böyle bir devlette ben yapayalnız ve yaşayacak kadarına ra­zıyım, korkum ekmeksizliğin yüzümün suyunu dökmesidir.

Sen ki uzaklarda benim içinde bulunduğum durumu gör­mektesin, oysa be­nim içinde ve dışında bulunduğum hal bildiğin gibi değil.

Dışarıda görünen nimet olarak Ebû Tâlib’in kuşağıdır, içerde ise Ebû’l-Ha­san-i İmrânî’nin gömleği.

Futûhî-yi Mervezî ona cevap olarak yazdığı şiirinde kendisini bu nokta­dan eleştiri konusu etmekte ve tamahkarlığını ve dilenmesini kötü­lemektedir:

Ey Enverî, sözü çok ucuz olan sen, cömertlik ehli senin canını bile alsa ucuzsun...

Şeref ve değer açısından mülkten daha üstünüm dedin, oysa tamah­karlık ve hırsta insandan daha düşüksün...

Nimet sürekli şükretmesini bilene layıktır, sen nimet kapısına layık değil­sin, zira hep inkar edersin.

Bu dönemin üzerinde durulmaya değer bir diğer konusu da şairlerin birbir­leri arasındaki şiddetli ihtilaflardır. Örneğin Enverî ve Futûhî ara­sında gör­dü­ğümüz bu görüş ayrılığı, yeni bir şey değildi ve bunların ben­zerlerine sık sık rastlamak mümkündü. Futûhî ve Enverî’nin hayat hika­yeleri konusunda yazı­lanlardan anlaşıldığına göre, bu ikisi arasındaki ih­tilaf, Belh halkının Enverî’ye karşı tavır al­masına ve onun bu şehirde azarlanmasına sebep oldu. Hâkânî ile Mucîreddîn-i Baylekânî arasındaki ihtilaf, Hâkânî için İsfahân halkı ta­rafından büyük bir sıkıntı oldu ve onla­rın çok sert kötülemelerinden dolayı üstattan in­cindi. Öyle ki Hâkânî, bir kasidesinde o şehri övmek ve Mucîr’in yapmış olduğu hatadan uzak oldu­ğunu dile getirmek zo­runda kaldı.

Mucîr de bu arada nasipsiz kalmadı. İsfahân’a yönelik yaptığı kötüle­meler­den dolayı bu şehirdeki şairlerin diline düştü. Nitekim Şerefeddîn-i Şeferve ve Cemâleddîn Muhammed b. Abdurrezzak, ken­disini çok çirkin hicivlerle eleş­tir­diler.

Mucîreddîn, sadece İsfahân’ı ve bu şehirdeki şairleri dil kılı­cıyla ya­rala­makla kalmadı, kendi üstadını bile çok açık sulu şiirlerinde hiciv ko­nusu etti. An­cak o, kendi üstadını eleştiri konusu etmeye cesa­ret eden ve dili edepsizlik sınır­larının ötesine geçen ilk kişi de değildi. Onun üstadı Hâkânî de aynı işi kendi üs­tadı olan Ebû’l-‘Alâ-i Genceî’ye karşı yaptı ve ona yönelik çok sert hicivler söy­ledi. O üstat da öğrencisinin hicivlerinden geri kalmadı.

Fazilet ehli ve dili hoş şair olan Hâkânî, Reşîdeddîn-i Vatvât ile de bir süre yazışmış ve bu ikisi, birbirlerini hiç görmedikleri halde şiirlerinde birbirle­rini övüp birbirlerini yüceltmişlerdir. Fakat bu iki­sinin işinin ne­den dolayı iğne­le­meye ve ayrılığa dönüştüğü bilinmemek­tedir. Bu ikisinin hayatlarında ve eserle­rinde de görüleceği gibi birbir­lerini kalem ucuyla iğ­nelediler ve şiir diliyle haka­retler savurdular.

Bu dönemin buna benzer örnekleri o derece çoktur ki tümünü bu ki­tapta ele almak mümkün değildir. Zaten bu örnekler her tarafta veril­mektedir. Burada tekrar ele almak konuyu uzatmaktan başka bir işe de ya­ramaz.

Şairlerin birbirleriyle olan ilişkileri, elbette sadece bu türden değildi. Bunla­rın birçoğu da yazışarak, birbirlerine şiirler yazıp göndererek bir­birle­rinin iyili­ğini dile getirmekle uğraştılar.

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.