Bir bebek diş çıkarmıştı
Baba düşünceye
dalmıştı;
Onun ekmeğini, katığını nerden
bulayım
Onu böyle bırakmak yiğitlik
olmaz
Zavallı, bunu eşinin yanında
dedi
Gör ki kadın nasıl erkekçe
dedi:
Şeytan korkusuna kanma, bırak can
versin
Ona diş veren, ekmeğini de
verir
Bil ki güçlüdür günün
Allah'ı
Günlüğü de verir, sen böyle
yanma
Rahim içinde bebeği
resmeden
Ömür ve rızkını da yazandır. Belki bazıları şöyle düşünebilir: Biz tevhit inancında
olan Müslümanlarız, Allah'ın yaratıcılığına ve rızk
vericiliğine inanırız. Kur'ân-ı Kerim; Allah'ın rızk verici,
mahlukların rızkına kefil, rızkı yaratan ve veren olduğunu
açıkça buyurmuştur. Yüce Allah'ın uhdesine aldığı ve kefil
olduğu rızk, her mahlukun varlık ve yaşamını sürdürebilmesi
için muhtaç olduğu pay ve nasiptir. İnsanların hakları da
-hakların her türü- sonuçta almaları gereken bu paylardır.
Öyleyse insanların rızk ve payları ile ilgili olan, Allah ile
ilgili olan konular hakkında düşünmemize ve görev
belirlememize ne gerek var? Bu konuda düşünmeye bile hakkımız
yok. Çünkü bu, Allah'ın işine yapılan bir tür müdahaledir;
bu, tevhit ilkesiyle de çelişir. Allah'ın işini Allah'a
bırakmak gerek. Bizim yapmamız gereken, Allah'ın rızk
vericiliğine tevekkül etmek ve güvenmektir; Allah'ın işi de
rızkı yaratmak ve
ulaştırmaktır.
Bu şüphenin cevabı şudur: Gücümüz oranında yüce Allah'ı
kutsiyetiyle, yüceliğiyle, güzel isimleri ve yüce
sıfatlarıyla tanıyabildiğimizde, Allah'ın rızk vericiliğinin,
bizim sorumlu oluşumuzla, kendi hak ve sorumluluklarımız
hakkında, adalet ve gereğinin ne olduğu hakkında düşünmemizle
çelişmediğini ve bu alanda bir takım sorumluluklarımız,
hakları elde etme yönünde çalışmamızın farz olmasıyla
çakışmadığını anlayacağız. Bu yönde çalışmanın ilk adımı ise
hak ve adaletin ne olduğunu anlamaktır. Eğer ortada bir
çelişki olsaydı, Allah'ı rızk verici olarak tanıtan Kur'ân-
Kerim, çalışmayı ve gayret etmeyi farz kılmazdı; Kur'ân ile
eğitilen Allah evliyası, hakları ihya etmek için fedakârlık
etmezlerdi. Eğer tezat olsaydı, dinî yasa ve kanunlarda
insanların hakları için kanunlar ve o hakları elde etmek için
sorumluluklar vazedilmezdi. Eğer çelişki olsaydı din, insanları infakta
bulunmaya çağırmazdı. İnfak ve sadaka, insanların rızk ve
geçim teminine yardımcı olmaktan başka bir şey değildir.
İnfakta bulunmak ve sadaka vermek, Allah'ın rızk vericiliğine
ortak olmak ve Allah'ın uhdesine aldığı bir işte O'na yardım
etmek midir? İnsan yapı itibariyle her şeyi kendisiyle kıyaslar;
kendi vasıf ve hâllerinin, kendinde olduğu nitelikle
başkalarında da olduğunu düşünür. Çocuklar hayatlarının ilk
yıllarında, kendilerinde olan duygu ve düşüncelerin başka
varlıklarda da olduğunu zannederler. Oyuncakların da
kendileri gibi hisler taşıdıklarını, mesela vurulduklarında acı
duyduklarını düşünürler ve bu yüzden de sinirlendikleri zaman
oyuncaklarını döverler. Çocuklar, hem kendilerinden aşağı ve
hem de yukarı olan varlıklar hakkında bu hislere
sahiptirler. Tevhit inancının rükünlerinden biri "tenzih"tir.
Tenzih, benzetme yapmama anlamınadır. "Ona
hiçbir benzer yoktur." Yüce Allah'ı ilim, hayat,
kudret, duyma, görme, irade, rızk vericilik... gibi
sıfatlarla vasfettiğimiz zaman onu, kendimiz gibi yaratılmış
varlıklara benzetmemeye dikkat etmeliyiz. Yüce Allah'ın
âlimliği bizim âlimliğimize benzememektedir, yani ortada
benzerlik diye bir şey yoktur. Yüce Allah'ın kudret, hayat, irade,
rızk vericilik ve diğer sıfatları da aynen
böyledir. Yüce Allah'ın kutsî zatına nispet verdiğimiz rızka
kefillik ve rızk vericilik, insanın bir şeyi üstlenmesi ve
kefil olmasıyla aynı türden değildir. İnsanın bir başkasının
geçim ve masraflarını üstlenmesi bir şekildir, Allah'ın
üstlenmesi bir başka şekildir. Yani yüce Allah bir şeyi
üstlenmişse onu, yüce ve kutsî zatına yakışır bir şekilde
gerçekleştirir. Kur'ân-ı Kerim, "Yeryüzünde hiçbir mahlûk
yoktur ki rızkını vermek, Allah'a ait olmasın."
Biz bu evrenin, bu düzenin bir parçasıyız ve evrenin diğer
azaları gibi sorumluluklarımız var. Bu âlemde yaratılış kanunu veya din
kanunu tarafından belirlenen rızk ve haklar hususundaki
sorumluluklarımız, yüce Allah'ın rızk vericiliğinin
uzantısında yer
almaktadır.
Bitkilerde var olan çekim ve beslenme gücü, bitkide ve
hayvanda ve insanda var olan beslenme donanımları, canlıları gıda
maddelerine yönelten istek ve içgüdüler tümüyle yüce Allah'ın
rızk vericiliğinden kaynaklanır ve yüce Allah'ın rızk
vericiliğinin örnekleridir. Bu canlıları farklı alanlarda
bunca ilginç ve girift donanımlarla hava, su ve besin
maddelerinden yararlanması üzere yaratan yüce Allah'tır. Her
canlıyı bir dizi meyil ve istekler aracılığı ile
ihtiyaçlarını gidermeye yönlendiren ve bu isteklerini temin
etmesi için kendileri neden ihtiyaç duyduklarını, işin felsefesinin ne
olduğunu bilmeseler bile her zaman çalışmaya sevk eden güç
yüce
Allah'tır.
İnsanın akıl ve iradesi, kendi hakkını kendi koruması
gerektiğini idrak etmesi, kendi haklarını elde etme ve koruma ve
de başkalarının haklarına saygı duyması yönünde din
tarafından belirlenen sorumlulukları, insanın kendi pay ve
hakları doğrultusunda yaptığı çalışmaları, kendi haklarına
saldıranlar karşısındaki savunmaları, hakları eksenindeki
düşünceleri, bu alanda kitap yazmaları ve düşünsel gayretleri
ve ortaya çıkardığı felsefeler tümüyle yüce Allah'ın rızk
vericiliğinin uzantı ve örnekleri ve de "Yeryüzünde
hiçbir mahlûk yoktur ki rızkını vermek, Allah'a ait
olmasın." buyruğunun tecellisidir.
"Yeryüzünde hiçbir mahlûk yoktur ki rızkını
vermek, Allah'a ait olmasın." gerçeği
olmasaydı, bu düzende ilâhî kefalet ve üstlenme olmasaydı ne meyil
olacaktı, ne içgüdü olacaktı, ne çekim gücü olacaktı, ne itim
gücü olacaktı, ne sindirim olacaktı, ne zevk olacaktı, ne
tatlı olacaktı, ne acı olacaktı, ne bitkilerin kökü yerde
olacaktı, ne hayvan ve insan sindirim ve beslenme donanımına
sahip olacaktı, ne insan kendi haklarını korumaya ilgi
duyacaktı, ne bu hususta dinî emirler olacaktı, ne bu hususta
insan düşünecekti, ne fikir üretecekti, ne kitap yazacaktı,
ne felsefe ortaya çıkaracaktı. Bütün bu gayret, çaba,
faaliyet ve hareketler yüce Allah'ın "müdebbir" veya
"razzak" isminden kaynaklanmıştır. Yüce Allah bu düzeni bu
şekil ve tertip ile var etmiştir. Yüce Allah rızk verici
olmasaydı bunların hiçbiri olmayacaktı, eğer bunlar olmasaydı
artık ne bir bitki, ne bir hayvan, ne bir insan ve hatta hiçbir
varlık olmayacaktı. Çünkü genel anlamıyla rızk, varlıkların
birbirlerinden ve sonuç itibari ile de tümünün yüce Allah'tan
yardım almasıdır. Herhangi bir konumda olan her varlık her an
için yardım almaya
muhtaçtır.
O hâlde "Allah her varlığın geçim ve rızkını üstelendiğine
göre biz bu alanda düşünmemeliyiz." denemez. Çünkü açıkladığım gibi
bizim bu husustaki düşünce ve çalışmamız, yüce Allah'ın rızk
vericiliğinin gereğidir. Rızk ile rızk yiyeni, geçim ile
geçim ihtiyacı olanı birbirine aşık kılan ve ilintileyen bağ
Allah'ın rızk
vericiliğidir.
Bu konularda düşünmenin ve fikir üretmenin Allah'ın işine
karışmak olduğu söylenemez. Çünkü biz ancak Allah'ın yerine bu
düzenlerin ve evrenin yaratıcısı olduğumuz takdirde veya
evrenin düzenlerini alt üst ederek başka kanun ve yasalar
koyabildiğimiz takdirde Allah'ın işine müdahale etmiş oluruz.
İşte bu olmayacak bir iştir ve akıl açısından olması
imkânsızdır.
Allah'ın rızk vericiliği uyarınca rızka istekli olarak
yaratılan, O'nun emriyle farklı beslenme donanımlarına sahip
olan, O'nun emriyle akıl, düşünce ve düşünce isteğine sahip
olan, O'nun gönderdiği dinin emriyle kendi haklarını korumak
ve başkalarının haklarına saygı göstermek zorunda olan bizler
Allah'ın işine müdahale etmiş sayılmayız ve hatta bütün bu işlerimizle
onun iradesini gerçekleştirmiş ve iradesine itaat etmiş
oluruz. Eğer düşünmezsek, çalışmazsak, donukluk hâlinde
olsak, öylesine durgun ve ölü şekline bürünsek Allah'ın
emrine itaatten daha çok uzak
olacağız.
Yüce Allah hem yaratıcı, hem de rızk vericidir. Allah'ın
yaratıcılığı, varlıkları var etmesidir. Eğer O'nun irade ve dilemesi
olmasaydı hiçbir şey var olmazdı. Allah'ın rızk vericiliği,
varlıkları rızka ihtiyaç duyacak şekilde yaratması ve onların
rızkını vermesidir. Rızka ihtiyaç duyan varlıklar, varlığını
sürdürebilmesi için başka varlıklardan beslenecek şekilde
yaratılmıştır. Yani bu varlıklar bir başka varlığı kendi varlığının
bir parçasına dönüştürürler. Aynı şekilde başka bir varlık da
başka bir şekilde bu rızk yiyici varlığı kendi rızkı
yapabilir ve kendi varlığında bir parçaya dönüştürebilir.
Rızkların ve rızk yiyicilerin safı birbirinden ayrı değil, aynıdır. Her
rızk yiyici aynı zamanda başka bir varlığın rızkıdır. Bir
varlığa oranla yiyici nitelikte olan bir varlık, bir
başkasına oranla yiyilen
niteliktedir.
Halg bahşed hâk ra lûtf-i
hûda
Ta hored ab u beruyed sed
giya
Bâz heyvan ra bebahşed helg u
leb
Ta giyaheş ra hored ender
taleb
Çûn giyaheş hored heyvan, geşt
zift
Geşt heyvan logmeyi insan u
reft
Baz hak amed şod ekkal-ı
beşer
Çûn cûda şod ez beşer ruh u
beser
Zerreha didem dehaneşan cumle
baz
Ger beguyim hordşan, gerded
dıraz
Bergha ra berg ez en'am-ı
u
Dayegan ra daye lûtf amm-ı
u
Rızgha ra rızgha u
midehed
Zı-an ki gendum bi-ğazayi ki
zıhed
Cumle âlem akil u me'kul
dan
Bagiyan ra magbil u magbul
dan
Halg bahşed cism ra u ruh
ra
Halg bahşed be her uzvi
cûda
Akil u me'kul ra halg estu
nay
Ğalib u meğlub ra agl est u
re'y
Pes zı-mahi ta be mah ez halg
nist
Ki be cezb'ı maye an ra halg
nist
Anlamı:
Yaratılış, bahş eder toprağa ilâhî
lütuf
Ki su içsin de yüz bitki
yeşertsin.
Hayvana da bahş eder boğaz ve
ağız
Ki isteyince isteği kadar bitki
yesin.
Hayvan bitki yer ve büyür,
gelişir
İnsana lokma olur da
gider.
Yeniden toprak insanın yiyicisi
olur
İnsandan ruh ve göz
ayrılınca.
Nice zerreler gördüm ağzı
açık
Yediklerini söylersem uzayıp
gider.
Yapraklara rızk olarak yaprak verir
O
Süt emzirenlere süt emziren O'nun genel
lütfüdür.
Rızkların rızklarını da O
verir
Beslenmeyen buğday nasıl büyür,
gelişir?
Bütün dünyayı yiyen ve yiyilen
bil
Bakileri kabul eden ve kabul edilmiş
bil
Odur boğaz bahş eden cisme ve
ruha
Her aza için ayrı bir boğaz
bahşeder
Yiyen ve yiyilenin boğazı var ve
göbeği
Galip ve mağlubun aklı var ve
düşüncesi
Balıktan aya kadar bir varlık yok
ki
Beslenmek için boğazı olmasın
onun.
İşte bunun özü evrende var olan bir hesaptır. buyuruyor
ise, bunu üstlenen zatın Allah olduğuna, bizim gibi bir
mahluk olmadığına dikkat etmeliyiz. Allah evrenin bu düzen ve
varlıklarını yaratandır; öyleyse onun taahhüt ve kefaleti, bu
düzenin bir parçası olan ve bu düzendeki varlıkların
etkisinde olan bir mahlukun taahhüdüyle farklıdır. Bu düzenin içinde ve
bir parçası ve düzene mahkum ve tâbi olan bir varlığın fiil
ve eylem tarzı, bu düzenin yaratıcısının fiil ve iradesi ile
farklıdır. O hâlde evrenin tümel düzenlerinin hangi ilkeler
üzere ve nasıl olduğunu bilmemiz gerekir. Allah'ın fiilini ve
rızk vericiliğini tanımak, evrenin düzenini
tanımaktır.
Evrende var olan bir diğer hesap ise, rızk ile rızk
yiyici arasında kılınan uyumdur. Geçen konuşmalarımın
birinde, hakkı var edenin ne olduğu ve bir kimsenin bir şeye
oranla hak sahibi olmasının nasıl gerçekleştiği hakkında
konuşurken, hakkı ortaya çıkaran bir nedeni şöyle açıklamıştım:
Yaratılışın özünde bir şeyin bir başka şey için ve bir başka
şeyden dolayı yaratılmış olmasıdır. Mesela bir evi kendiniz
yapmış olduğunuzdan veya bir başkası sizin için yapmış
olduğundan dolayı o evi kendinize ait bilirsiniz ve bu ev hakkında
aleyhinizde bir dava açıldığı zaman, "Bu ev benimdir. Çünkü
bu evi ben kendim yaptım veya falanca şahıs benim için
yaptı."
dersiniz.
Evrende var olan bu çok ilginç düzen ve uyum, gerçekten
yaratılışın özünde bazı varlıkların diğer bazı varlıklar için
yaratılmış olduğunu gösterir. Mesela bir annenin süt üretme
mekanizması ile bir bebek ilk bakışta birbirinden farklı ve
ilişiksiz görünse de, bebeğin donanım ve ihtiyaçları ile
annenin süt üretim ve emzirme düzeneğine ve de bunların
birbiriyle uyumuna dikkat edildiğinde, yaratılış bağlamında
bunların birbirleriyle ilişkili olduğu anlaşılacaktır. Yani
anne sütü ile bebeğin sindirim sistemi arasında var olan
mükemmel uyum, kesinlikle bunların birbirleri için
yaratıldığını gösterir. Burada başka bir olasılık söz konusu
bile değildir. Yaratılış gerçeği bağlamında yaratılışın parçaları
arasında, onları birbirlerine bağlayan özel bir ilişki
vardır. Bebek, bebek olduğu ve kendi rızkını elde etmeye güç
yetiremediği sürece rızkını hemen yanı başında, yani annenin
göğsünde hazır olarak bulacaktır. Gitgide bebeğin büyümesiyle,
elinin tutması ve ayağının yol yürümesi durumuna gelmesiyle,
akıl ve teşhis gücü kazanmasıyla, rızkını kendi elde edecek
bir aşamaya gelmesiyle artık onun rızkı, ilk günkü gibi hazır
olarak beklemeyecektir. Adeta onun rızkı alınıp uzak bir
noktaya konmuştur; gidip bulmalı ve yararlanmalıdır. Rızkın
hazır bulunması ile rızk yiyicinin güç miktarı ve rızkına
doğru yönlendiren hidayet oranı arasında bir tür ilişki ve
eğilim vardır. Bazen yağmurun bulut bineği üzerinde kuru
topraklara gitmesi gibi, rızk da, rızk yiyiciye gitmekle
sorumludur. Kur'ân-ı Kerim şöyle
buyurmaktadır:
Öyle bir mabuttur ki rahmetinden önce müjdeci olarak
rüzgârları yollar. Sonucu rüzgârlar, ağır yağmur bulutlarını
yüklenince onları ölmüş bir ülkeye sevk ederiz, oraya böylece
yağmur yağdırırız da her çeşit meyveler yetiştiririz.
Çun zemin ra pa nebaşed cud-ı
u
Ebr ra raned hemvare suyi
u
Tıfl ra çun pa nebaşed
madereş
Ayed u rized vazife ber
sereş.
Yerin ayağı yok diye, Allah'ın
lütfü
Bulutu sürer boyuna ona
doğru.
Bebeğin ayağı olmadığı için,
annesi
Gelir ve emzirir, vazifesi
gereği.
Bazen de rızk yiyici, rızkına doğru hareket etmekle ve onu
elde etmekle sorumludur. Bitkiler rızklarını yerden alır ve sadece su,
toprak, ışın ve havadan beslenirler. Beslenmenin bu düzeyini
gerçekleştirecek düzenek, donanım ve şuur onlara verilmiştir.
Yani tabiatta besin maddelerine doğru hareket etme
sorumluluğu onların uhdesine bırakılmış ve ihtiyaç oranında donanım
ve şuur
verilmiştir.
Hayvanlar başka bir şekilde yaratılmış ve her yerde bulunan
ilkel besin maddeleri onlar için yeterli olmadığından dolayı onlara
yer değiştirme, bir yerden başka bir yere göçme donanımı
verilmiştir. Bu yönde hayvanların şuur sistemleri
güçlendirilmiş, duyular ve eğilimler verilmiştir ki duyuların
kılavuzluğu ve nefsanî eğilimlerin tahriki ile bir yerden başka
bir yere göçebilsin ve böylece de her yerde bulunmayan
ikincil besin maddelerini temin edebilsinler. İkincil besin
maddeleri ise bitkiler ve bazı hayvanlardır. Hayvanlar yerin
nem ve rutubetine değil, normal içilen suya ihtiyaç duyarlar.
İçilen su her yerde bulunmadığından dolayı da bir yerden başka bir yere
göçmek zorundadırlar. Bitkiler gibi soğuk ve sıcağa dayanıklı
olmadıkları için bir yuvaya, bir ine, bir mağaraya... ihtiyaç
duyarlar. Bu ihtiyaca uyumlu olarak onlara görme, işitme,
tatma... duyuları ve çok ilginç içgüdüler
verilmiştir.
Özellikle karınca gibi bazı haşereler, içgüdüsel eylemler
bakımından fevkalâde bir yapı ve donanıma sahiptirler. Müminler Emiri
Ali (a.s) karıncalar hakkında şöyle
buyurmuştur:
Bir baksanıza şu karıncanın o küçücük cüssesine, şeklinin
inceliklerine! Neredeyse gözler onu göremiyor, zihinler onu
kavrayamıyor! Yeryüzünde nasıl da hareket ediyor! Rızkı için
yeryüzünde koşturuyor, taneyi yuvasına taşıyor, özel yerde
saklıyor, sıcak günlerinde soğuk günleri ve girişinde dönüşü
için yiyecek topluyor... Onların yeme mecrasını; bedenlerinin
yukarı aşağı ve içini, karnının adalelerini, kafasında yer alan göz
ve kulaklarını bir düşünecek olursan yaratılışına hayran
kalırsın...
Bu, hayvanların nasıl rızk temin ettiklerinin bir
örneğidir. Yüce ve üstün bir varlık olan insana gelince;
hayvanların yaşamı için yeterli olan şeyler insan için
yeterli değildir, onun rızk temin etme şekli ve durumu daha
farklıdır. İnsan ile rızkı arasındaki mesafe daha fazla
olduğundan dolayı insan daha fazla donatılmış ve şuur mekanizması
daha çok güçlendirilmiştir. Ona akıl, ilim ve düşünce
verilmiştir. Ona yardım etmek için vahiy indirilmiş,
peygamber gönderilmiş, görev ve sorumluluğu belirlenmiştir.
Bütün bunlar, yüce Allah'ın rızk vericiliğinin
yansımalarıdır.
O hâlde "Diş veren, ekmeği de verir." sözü yanlış değil, çok
doğru bir sözdür. Ancak bu, "Ekmeğin hazır hâlde gelip
insanın sofrasına konması için dişin olması yeterlidir."
anlamına gelmez. Bu, yaratılış düzeninde ekmek ile diş
arasında bir bağ ve ilişkinin olduğu anlamına gelir; ekmek
olmasaydı diş olmazdı, diş ve diş sahibi olmasaydı ekmek olmazdı.
Yaratılışın özünde rızk ile rızk yiyici, rızk elde etme
araçları, rızkı yeme ve sindirme sistemi ve rızka
yönlendirilme mekanizması arasında ilişki vardır. İnsanı
doğada yaratan ve ona diş veren, ekmeğini de yani beslenebileceği
maddeleri tabiatta yaratmıştır ve insana düşünce, çalışma ve
rızkını kazanma gücü ve de sorumluluğunu yerine getirme hissi
vermiştir.
O hâlde Allah'ın rızk vericiliği, rızkı en iyi şekilde
kazanma doğrultusunda gerekli bedensel ve düşünsel çalışmayı
yapmamayı ve hakları savunmamayı gerektirmez. Çünkü ekmek,
diş, çalışma ve kazanma gücü, düşünce ve akıl gücü, rızkı
elde etmekle ilgili aklî ve dinî sorumluluklar bir düzen ve
sistemin parçalarıdır. İşte bunların hepsi birlikte Allah'ın rızk
vericiliğinin yansımasıdır. Rızk ile rızk yiyici arasında
ilişkinin varlığını, rızkın rızk yiyiciye ulaşması için
araçlar yaratıldığını, rızkı temin etmek için de sorumlu
tutulduğumuzu öğrendikten sonra çalışmalı, rızka ulaşmanın en iyi ve
en sağlıklı yolunun ne olduğunu araştırmalı, gücümüzü bu
yönde kullanmalı ve bu yolun yaratıcısı olan yüce Allah'a
tevekkül etmeliyiz. Tevekkül nedir? Tevekkül, çalışmanın ve gayret
etmenin karşıt noktası mıdır? Yani çaba mı harcayalım, yoksa
tevekkül mü
edelim?
Tevekkül, insanın her zaman hakkın gereğini ve gerektirdiğini
yapması ve bu yolda Allah'a güvenmesi/dayanmasıdır. Çünkü Allah,
hakkın koruyucularının ve yardımcılarının koruyucusu ve
yardımcısıdır. Tevekkül, hakkı koruyan ve destekleyen insan
için ilâhî garantidir. Bunu şöyle örneklendireceğim: Bir
mağazaya girip bir şey alıyorsunuz ve mağaza sahibi,
aldığınız malın kalitesini garanti ederek bundan emin olmanızı istiyor
ve siz de onun sözüne güvenerek/dayanarak aldığınız malın,
mağaza sahibinin söylediği kadar kaliteli olduğundan emin
oluyorsunuz. Hak yol, peygamberlerin Allah'tan taraf
tanıttıkları ve o yolda hareket edilmesi durumunda sonuca
varılacağını Allah'tan taraf garanti ettikleri yoldur. Yüce
Allah bu âlemi, her zaman hak ve hakikati destekleyenleri
destekleyecek şekilde yaratmıştır. Hak, her zaman yanında
manevî bir destek
taşır.
Peygamberler, "Allah'a tevekkül ederek Allah yolunda çalışın,
Allah'a tevekkül ederek sağlıklı ve meşru yoldan rızk
kazanın." buyurmuşlardır. Yani Allah yolunda hareket
ettiğiniz sürece bir tür ilâhî desteğe sahip
olacaksınız.
Tevekkül çalışmamak değildir, varlıksal güçlerin atıl ve
batıl bırakılması değildir; bir yerde oturarak iş ve görevleri, yapması
üzere Allah'a bırakmak değildir. Ne çalışmamak ve yol
yürümemek garanti ister, ne de hareketsiz olmak ve durmak
destek gerektirir. Hareket etmemenin, durmanın ve güçleri
tatil etmenin hiçbir eseri olmayacaktır ve haliyle de olmayan bir
eser, ne Allah ve ne bir başkası tarafından garanti
edilmeyecektir.
Kur'ân-ı Kerim baştan sona araştırılacak olsa tevekkülün bu
anlama geldiği görülecektir. Kur'ân diyor ki hak yolunda hareket
etmekten korkmayın ve Allah'a tevekkül edin, batıldan
korkmayın ve Allah'a tevekkül edin. Bu husustaki Kur'ân
ayetlerinden ikisini örnek olarak buraya taşıyacağım. Bu
ayetlerden biri, Hz. Nuh'tan (a.s) sonraki bütün peygamberlerin
dilinden aktarılmıştır. Onlar, kendilerine karşı çıkan ve
engel olan halka şöyle
demişlerdir:
Ve ne diye Allah'a tevekkül etmeyelim/dayanmayalım ki
gerçekten de O sevketmiştir bizi doğru yola ve elbette bize
ettiğiniz eziyetlere katlanacağız ve tevekkül
edenler/dayananlar, artık ancak Allah'a tevekkül etmeli/dayanmalı.
Bu ayet, olanca açıklıkla tevekkülün müspet ve yapısal bir
şey olduğunu ortaya koymaktadır; bir yoldur, yürünebilir ve bu yolda
yürümek iradeyi zayıflatacak ve azmi hükümsüz kılacak
zorluklarla karşılaştıracaktır. Peygamberler bu ayette,
batılın gücünden korkmadıklarını ve Allah'a tevekkül ederek
hak yolunda hareket edeceklerini
haykırmışlardır.
İkinci ayet, yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) hakkındadır. Bu
ayet de tevekkülün müspet bir kavram olduğuna dikkat çekmekte ve
şöyle
buyurmaktadır:
Fakat işe girişmeyi de kurdun mu dayan Allah'a.
Ayette istenen şey; Peygamber'in çalışmaması, hareketsiz
oturması, Allah'a tevekkül etmesi değildir. Bilakis ayet, Peygamber'in
kendi işini yapmasını ve de Allah'a tevekkül etmesini
buyurmaktadır. Böylece hem tevekkülün ve hem de Allah'ın rızk
vericiliğinin anlamını açıklamış
bulunuyoruz.
Bu konuşma, 1381 h.
kamerî yılının Ramazan ayının 24. gecesinde (1340 h. şemsi)
yapılmıştır.
Yeki tıfl dendan
beraverde bud/ Peder ser be fikret furu borde
bud
Ki men nan u berg ez koca aremeş /Muruvvet ne başed ki
begozaremeş
Çu biçare goft in suhen nezd-i coft / Neger ta zen u ra çi
merdane
goft
Mehor hul-i iblis ta can dehed / Her an kes ki dendan dehed
nân
dehed
Tevanast ahir hûdavend-i ruz / Ki ruzi resaned tu çendin
mesuz
Nigarendeyi kudek ender şikem / Nevisendeyi omr u ruzi est
hem.
"Şüphe yok ki Allah'tır rızk veren kuvvet sahibi."
(Zariyât, 58) "Yeryüzünde hiçbir mahlûk yoktur ki rızkını
vermek, Allah'a ait olmasın." (Hûd,
6)
Nehcü'l-Belâğa, 185.
Hutbe
|