Cuma 18 Mayıs 2012 - 05:18

الجمعة ٢٧ جمادى الآخرة ١٤٣٣

جمعه ۲۹ ارديبهشت ۱۳۹۱ - ۰۶:۴۸

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

Bir bebek diş çıkarmıştı
        Baba düşünceye dalmıştı;
        Onun ekmeğini, katığını nerden bulayım
        Onu böyle bırakmak yiğitlik olmaz
        Zavallı, bunu eşinin yanında dedi
        Gör ki kadın nasıl erkekçe dedi:
        Şeytan korkusuna kanma, bırak can versin
        Ona diş veren, ekmeğini de verir
        Bil ki güçlüdür günün Allah'ı
        Günlüğü de verir, sen böyle yanma
        Rahim içinde bebeği resmeden
        Ömür ve rızkını da yazandır.

Allah'ın İşine Karışmak Mı?

Belki bazıları şöyle düşünebilir: Biz tevhit inancında olan  Müslümanlarız, Allah'ın yaratıcılığına ve rızk vericiliğine inanırız. Kur'ân-ı  Kerim; Allah'ın rızk verici, mahlukların rızkına kefil, rızkı yaratan ve veren  olduğunu açıkça buyurmuştur. Yüce Allah'ın uhdesine aldığı ve kefil olduğu rızk, her mahlukun varlık ve  yaşamını sürdürebilmesi için muhtaç olduğu pay ve nasiptir. İnsanların hakları  da -hakların her türü- sonuçta almaları gereken bu paylardır. Öyleyse  insanların rızk ve payları ile ilgili olan, Allah ile ilgili olan konular  hakkında düşünmemize ve görev belirlememize ne gerek var? Bu konuda düşünmeye  bile hakkımız yok. Çünkü bu, Allah'ın işine yapılan bir tür müdahaledir; bu,  tevhit ilkesiyle de çelişir. Allah'ın işini Allah'a bırakmak gerek. Bizim  yapmamız gereken, Allah'ın rızk vericiliğine tevekkül etmek ve güvenmektir;  Allah'ın işi de rızkı yaratmak ve ulaştırmaktır.
        Bu şüphenin cevabı şudur: Gücümüz oranında yüce Allah'ı  kutsiyetiyle, yüceliğiyle, güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla  tanıyabildiğimizde, Allah'ın rızk vericiliğinin, bizim sorumlu oluşumuzla,  kendi hak ve sorumluluklarımız hakkında, adalet ve gereğinin ne olduğu hakkında  düşünmemizle çelişmediğini ve bu alanda bir takım sorumluluklarımız, hakları  elde etme yönünde çalışmamızın farz olmasıyla çakışmadığını anlayacağız. Bu  yönde çalışmanın ilk adımı ise hak ve adaletin ne olduğunu anlamaktır. Eğer  ortada bir çelişki olsaydı, Allah'ı rızk verici olarak tanıtan Kur'ân- Kerim,  çalışmayı ve gayret etmeyi farz kılmazdı; Kur'ân ile eğitilen Allah evliyası,  hakları ihya etmek için fedakârlık etmezlerdi. Eğer tezat olsaydı, dinî yasa ve  kanunlarda insanların hakları için kanunlar ve o hakları elde etmek için  sorumluluklar vazedilmezdi. Eğer çelişki olsaydı din, insanları infakta bulunmaya  çağırmazdı. İnfak ve sadaka, insanların rızk ve geçim teminine yardımcı  olmaktan başka bir şey değildir. İnfakta bulunmak ve sadaka vermek, Allah'ın rızk  vericiliğine ortak olmak ve Allah'ın uhdesine aldığı bir işte O'na yardım etmek  midir?

Allah'ı İnsanla Kıyaslamak

İnsan yapı itibariyle her şeyi kendisiyle kıyaslar; kendi  vasıf ve hâllerinin, kendinde olduğu nitelikle başkalarında da olduğunu  düşünür. Çocuklar hayatlarının ilk yıllarında, kendilerinde olan duygu ve  düşüncelerin başka varlıklarda da olduğunu zannederler. Oyuncakların da  kendileri gibi hisler taşıdıklarını, mesela vurulduklarında acı duyduklarını  düşünürler ve bu yüzden de sinirlendikleri zaman oyuncaklarını döverler.  Çocuklar, hem kendilerinden aşağı ve hem de yukarı olan varlıklar hakkında bu  hislere sahiptirler.

Tenzih İlkesi

Tevhit inancının rükünlerinden biri "tenzih"tir.  Tenzih, benzetme yapmama anlamınadır. "Ona  hiçbir benzer yoktur." Yüce Allah'ı ilim, hayat, kudret, duyma, görme, irade, rızk vericilik... gibi  sıfatlarla vasfettiğimiz zaman onu, kendimiz gibi yaratılmış varlıklara  benzetmemeye dikkat etmeliyiz. Yüce Allah'ın âlimliği bizim âlimliğimize benzememektedir,  yani ortada benzerlik diye bir şey yoktur. Yüce Allah'ın kudret, hayat, irade, rızk  vericilik ve diğer sıfatları da aynen böyledir.

Allah'ın Rızka Kefil Olması

Yüce Allah'ın kutsî zatına nispet verdiğimiz rızka kefillik  ve rızk vericilik, insanın bir şeyi üstlenmesi ve kefil olmasıyla aynı türden  değildir. İnsanın bir başkasının geçim ve masraflarını üstlenmesi bir şekildir,  Allah'ın üstlenmesi bir başka şekildir. Yani yüce Allah bir şeyi üstlenmişse  onu, yüce ve kutsî zatına yakışır bir şekilde gerçekleştirir. Kur'ân-ı Kerim, "Yeryüzünde hiçbir mahlûk yoktur ki rızkını vermek,  Allah'a ait olmasın."
        Biz bu evrenin, bu düzenin bir parçasıyız ve evrenin diğer  azaları gibi sorumluluklarımız var. Bu âlemde yaratılış kanunu veya din kanunu  tarafından belirlenen rızk ve haklar hususundaki sorumluluklarımız, yüce Allah'ın  rızk vericiliğinin uzantısında yer almaktadır.
        Bitkilerde var olan çekim ve beslenme gücü, bitkide ve  hayvanda ve insanda var olan beslenme donanımları, canlıları gıda maddelerine  yönelten istek ve içgüdüler tümüyle yüce Allah'ın rızk vericiliğinden  kaynaklanır ve yüce Allah'ın rızk vericiliğinin örnekleridir. Bu canlıları  farklı alanlarda bunca ilginç ve girift donanımlarla hava, su ve besin maddelerinden  yararlanması üzere yaratan yüce Allah'tır. Her canlıyı bir dizi meyil ve  istekler aracılığı ile ihtiyaçlarını gidermeye yönlendiren ve bu isteklerini temin  etmesi için kendileri neden ihtiyaç duyduklarını, işin felsefesinin ne olduğunu  bilmeseler bile her zaman çalışmaya sevk eden güç yüce Allah'tır.
        İnsanın akıl ve iradesi, kendi hakkını kendi koruması  gerektiğini idrak etmesi, kendi haklarını elde etme ve koruma ve de  başkalarının haklarına saygı duyması yönünde din tarafından belirlenen  sorumlulukları, insanın kendi pay ve hakları doğrultusunda yaptığı çalışmaları,  kendi haklarına saldıranlar karşısındaki savunmaları, hakları eksenindeki düşünceleri,  bu alanda kitap yazmaları ve düşünsel gayretleri ve ortaya çıkardığı felsefeler  tümüyle yüce Allah'ın rızk vericiliğinin uzantı ve örnekleri ve de "Yeryüzünde hiçbir mahlûk yoktur ki rızkını  vermek, Allah'a ait olmasın." buyruğunun tecellisidir.
  "Yeryüzünde hiçbir  mahlûk yoktur ki rızkını vermek, Allah'a ait olmasın." gerçeği  olmasaydı, bu düzende ilâhî kefalet ve üstlenme olmasaydı ne meyil olacaktı, ne  içgüdü olacaktı, ne çekim gücü olacaktı, ne itim gücü olacaktı, ne sindirim  olacaktı, ne zevk olacaktı, ne tatlı olacaktı, ne acı olacaktı, ne bitkilerin  kökü yerde olacaktı, ne hayvan ve insan sindirim ve beslenme donanımına sahip  olacaktı, ne insan kendi haklarını korumaya ilgi duyacaktı, ne bu hususta dinî  emirler olacaktı, ne bu hususta insan düşünecekti, ne fikir üretecekti, ne  kitap yazacaktı, ne felsefe ortaya çıkaracaktı. Bütün bu gayret, çaba, faaliyet  ve hareketler yüce Allah'ın "müdebbir" veya "razzak"  isminden kaynaklanmıştır. Yüce Allah bu düzeni bu şekil ve tertip ile var etmiştir.  Yüce Allah rızk verici olmasaydı bunların hiçbiri olmayacaktı, eğer bunlar olmasaydı  artık ne bir bitki, ne bir hayvan, ne bir insan ve hatta hiçbir varlık  olmayacaktı. Çünkü genel anlamıyla rızk, varlıkların birbirlerinden ve sonuç  itibari ile de tümünün yüce Allah'tan yardım almasıdır. Herhangi bir konumda  olan her varlık her an için yardım almaya muhtaçtır.
        O hâlde "Allah her varlığın geçim ve rızkını üstelendiğine  göre biz bu alanda düşünmemeliyiz." denemez. Çünkü açıkladığım gibi bizim  bu husustaki düşünce ve çalışmamız, yüce Allah'ın rızk vericiliğinin gereğidir.  Rızk ile rızk yiyeni, geçim ile geçim ihtiyacı olanı birbirine aşık kılan ve  ilintileyen bağ Allah'ın rızk vericiliğidir.
        Bu konularda düşünmenin ve fikir üretmenin Allah'ın işine  karışmak olduğu söylenemez. Çünkü biz ancak Allah'ın yerine bu düzenlerin ve  evrenin yaratıcısı olduğumuz takdirde veya evrenin düzenlerini alt üst ederek  başka kanun ve yasalar koyabildiğimiz takdirde Allah'ın işine müdahale etmiş  oluruz. İşte bu olmayacak bir iştir ve akıl açısından olması imkânsızdır.
        Allah'ın rızk vericiliği uyarınca rızka istekli olarak yaratılan,  O'nun emriyle farklı beslenme donanımlarına sahip olan, O'nun emriyle akıl,  düşünce ve düşünce isteğine sahip olan, O'nun gönderdiği dinin emriyle kendi  haklarını korumak ve başkalarının haklarına saygı göstermek zorunda olan bizler  Allah'ın işine müdahale etmiş sayılmayız ve hatta bütün bu işlerimizle onun  iradesini gerçekleştirmiş ve iradesine itaat etmiş oluruz. Eğer düşünmezsek,  çalışmazsak, donukluk hâlinde olsak, öylesine durgun ve ölü şekline bürünsek Allah'ın  emrine itaatten daha çok uzak olacağız.
        Yüce Allah hem yaratıcı, hem de rızk vericidir. Allah'ın  yaratıcılığı, varlıkları var etmesidir. Eğer O'nun irade ve dilemesi olmasaydı  hiçbir şey var olmazdı. Allah'ın rızk vericiliği, varlıkları rızka ihtiyaç  duyacak şekilde yaratması ve onların rızkını vermesidir. Rızka ihtiyaç duyan  varlıklar, varlığını sürdürebilmesi için başka varlıklardan beslenecek şekilde  yaratılmıştır. Yani bu varlıklar bir başka varlığı kendi varlığının bir  parçasına dönüştürürler. Aynı şekilde başka bir varlık da başka bir şekilde bu rızk  yiyici varlığı kendi rızkı yapabilir ve kendi varlığında bir parçaya dönüştürebilir.  Rızkların ve rızk yiyicilerin safı birbirinden ayrı değil, aynıdır. Her rızk  yiyici aynı zamanda başka bir varlığın rızkıdır. Bir varlığa oranla yiyici  nitelikte olan bir varlık, bir başkasına oranla yiyilen niteliktedir.
        Halg bahşed hâk ra lûtf-i hûda
        Ta hored ab u beruyed sed giya
        Bâz heyvan ra bebahşed helg u leb
        Ta giyaheş ra hored ender taleb
        Çûn giyaheş hored heyvan, geşt zift
        Geşt heyvan logmeyi insan u reft
        Baz hak amed şod ekkal-ı beşer
        Çûn cûda şod ez beşer ruh u beser
        Zerreha didem dehaneşan cumle baz
        Ger beguyim hordşan, gerded dıraz
        Bergha ra berg ez en'am-ı u
        Dayegan ra daye lûtf amm-ı u
        Rızgha ra rızgha u midehed
        Zı-an ki gendum bi-ğazayi ki zıhed
        Cumle âlem akil u me'kul dan
        Bagiyan ra magbil u magbul dan
        Halg bahşed cism ra u ruh ra
        Halg bahşed  be her uzvi  cûda
        Akil u me'kul ra halg estu nay
        Ğalib u meğlub ra agl est u re'y
        Pes zı-mahi ta be mah ez halg nist
        Ki be cezb'ı maye an ra halg nist
        Anlamı:
        Yaratılış, bahş eder toprağa ilâhî lütuf
        Ki su içsin de yüz bitki yeşertsin.
        Hayvana da bahş eder boğaz ve ağız
        Ki isteyince isteği kadar bitki yesin.
        Hayvan bitki yer ve büyür, gelişir
        İnsana lokma olur da gider.
        Yeniden toprak insanın yiyicisi olur
        İnsandan ruh ve göz ayrılınca.
        Nice zerreler gördüm ağzı açık
        Yediklerini söylersem uzayıp gider.
        Yapraklara rızk olarak yaprak verir O
        Süt emzirenlere süt emziren O'nun genel lütfüdür.
        Rızkların rızklarını da O verir
        Beslenmeyen buğday nasıl büyür, gelişir?
        Bütün dünyayı yiyen ve yiyilen bil
        Bakileri kabul eden ve kabul edilmiş bil
        Odur boğaz bahş eden cisme ve ruha
        Her aza için ayrı bir boğaz bahşeder
        Yiyen ve yiyilenin boğazı var ve göbeği
        Galip ve mağlubun aklı var ve düşüncesi
        Balıktan aya kadar bir varlık yok ki
        Beslenmek için boğazı olmasın onun.
        İşte bunun özü evrende var olan bir hesaptır.
buyuruyor ise, bunu üstlenen zatın Allah olduğuna, bizim gibi bir mahluk  olmadığına dikkat etmeliyiz. Allah evrenin bu düzen ve varlıklarını yaratandır;  öyleyse onun taahhüt ve kefaleti, bu düzenin bir parçası olan ve bu düzendeki varlıkların  etkisinde olan bir mahlukun taahhüdüyle farklıdır. Bu düzenin içinde ve bir  parçası ve düzene mahkum ve tâbi olan bir varlığın fiil ve eylem tarzı, bu  düzenin yaratıcısının fiil ve iradesi ile farklıdır. O hâlde evrenin tümel  düzenlerinin hangi ilkeler üzere ve nasıl olduğunu bilmemiz gerekir. Allah'ın  fiilini ve rızk vericiliğini tanımak, evrenin düzenini tanımaktır.

Rızk ve Rızk Yiyici Arasındaki Uyum

Evrende var olan bir diğer hesap ise, rızk ile rızk yiyici  arasında kılınan uyumdur. Geçen konuşmalarımın birinde, hakkı var edenin ne  olduğu ve bir kimsenin bir şeye oranla hak sahibi olmasının nasıl gerçekleştiği  hakkında konuşurken, hakkı ortaya çıkaran bir nedeni şöyle açıklamıştım: Yaratılışın  özünde bir şeyin bir başka şey için ve bir başka şeyden dolayı yaratılmış olmasıdır.  Mesela bir evi kendiniz yapmış olduğunuzdan veya bir başkası sizin için yapmış  olduğundan dolayı o evi kendinize ait bilirsiniz ve bu ev hakkında aleyhinizde  bir dava açıldığı zaman, "Bu ev benimdir. Çünkü bu evi ben kendim yaptım  veya falanca şahıs benim için yaptı." dersiniz.
        Evrende var olan bu çok ilginç düzen ve uyum, gerçekten  yaratılışın özünde bazı varlıkların diğer bazı varlıklar için yaratılmış  olduğunu gösterir. Mesela bir annenin süt üretme mekanizması ile bir bebek ilk  bakışta birbirinden farklı ve ilişiksiz görünse de, bebeğin donanım ve  ihtiyaçları ile annenin süt üretim ve emzirme düzeneğine ve de bunların  birbiriyle uyumuna dikkat edildiğinde, yaratılış bağlamında bunların  birbirleriyle ilişkili olduğu anlaşılacaktır. Yani anne sütü ile bebeğin  sindirim sistemi arasında var olan mükemmel uyum, kesinlikle bunların  birbirleri için yaratıldığını gösterir. Burada başka bir olasılık söz konusu  bile değildir. Yaratılış gerçeği bağlamında yaratılışın parçaları arasında,  onları birbirlerine bağlayan özel bir ilişki vardır. Bebek, bebek olduğu ve  kendi rızkını elde etmeye güç yetiremediği sürece rızkını hemen yanı başında,  yani annenin göğsünde hazır olarak bulacaktır. Gitgide bebeğin büyümesiyle, elinin  tutması ve ayağının yol yürümesi durumuna gelmesiyle, akıl ve teşhis gücü  kazanmasıyla, rızkını kendi elde edecek bir aşamaya gelmesiyle artık onun  rızkı, ilk günkü gibi hazır olarak beklemeyecektir. Adeta onun rızkı alınıp  uzak bir noktaya konmuştur; gidip bulmalı ve yararlanmalıdır. Rızkın hazır  bulunması ile rızk yiyicinin güç miktarı ve rızkına doğru yönlendiren hidayet  oranı arasında bir tür ilişki ve eğilim vardır. Bazen yağmurun bulut bineği  üzerinde kuru topraklara gitmesi gibi, rızk da, rızk yiyiciye gitmekle sorumludur.  Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
        Öyle bir mabuttur ki rahmetinden önce müjdeci olarak rüzgârları  yollar. Sonucu rüzgârlar, ağır yağmur bulutlarını yüklenince onları ölmüş bir  ülkeye sevk ederiz, oraya böylece yağmur yağdırırız da her çeşit meyveler  yetiştiririz.
        Çun zemin ra pa nebaşed cud-ı u
        Ebr ra raned hemvare suyi u
        Tıfl  ra çun pa nebaşed  madereş
        Ayed u rized vazife ber sereş.
        Yerin ayağı yok diye, Allah'ın lütfü
        Bulutu sürer boyuna ona doğru.
        Bebeğin ayağı olmadığı için, annesi
        Gelir ve emzirir, vazifesi gereği.
        Bazen de rızk yiyici, rızkına doğru hareket etmekle ve onu  elde etmekle sorumludur. Bitkiler rızklarını yerden alır ve sadece su, toprak,  ışın ve havadan beslenirler. Beslenmenin bu düzeyini gerçekleştirecek düzenek,  donanım ve şuur onlara verilmiştir. Yani tabiatta besin maddelerine doğru hareket  etme sorumluluğu onların uhdesine bırakılmış ve ihtiyaç oranında donanım ve  şuur verilmiştir.
        Hayvanlar başka bir şekilde yaratılmış ve her yerde bulunan  ilkel besin maddeleri onlar için yeterli olmadığından dolayı onlara yer  değiştirme, bir yerden başka bir yere göçme donanımı verilmiştir. Bu yönde  hayvanların şuur sistemleri güçlendirilmiş, duyular ve eğilimler verilmiştir ki  duyuların kılavuzluğu ve nefsanî eğilimlerin tahriki ile bir yerden başka bir  yere göçebilsin ve böylece de her yerde bulunmayan ikincil besin maddelerini  temin edebilsinler. İkincil besin maddeleri ise bitkiler ve bazı hayvanlardır.  Hayvanlar yerin nem ve rutubetine değil, normal içilen suya ihtiyaç duyarlar.  İçilen su her yerde bulunmadığından dolayı da bir yerden başka bir yere göçmek  zorundadırlar. Bitkiler gibi soğuk ve sıcağa dayanıklı olmadıkları için bir  yuvaya, bir ine, bir mağaraya... ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyaca uyumlu olarak  onlara görme, işitme, tatma... duyuları ve çok ilginç içgüdüler verilmiştir.
        Özellikle karınca gibi bazı haşereler, içgüdüsel eylemler  bakımından fevkalâde bir yapı ve donanıma sahiptirler. Müminler Emiri Ali (a.s)  karıncalar hakkında şöyle buyurmuştur:
        Bir baksanıza şu karıncanın o küçücük cüssesine, şeklinin  inceliklerine! Neredeyse gözler onu göremiyor, zihinler onu kavrayamıyor!  Yeryüzünde nasıl da hareket ediyor! Rızkı için yeryüzünde koşturuyor, taneyi  yuvasına taşıyor, özel yerde saklıyor, sıcak günlerinde soğuk günleri ve  girişinde dönüşü için yiyecek topluyor... Onların yeme mecrasını; bedenlerinin  yukarı aşağı ve içini, karnının adalelerini, kafasında yer alan göz ve  kulaklarını bir düşünecek olursan yaratılışına hayran kalırsın...
        Bu, hayvanların nasıl rızk temin ettiklerinin bir örneğidir.

İnsan ve Rızkı

Yüce ve üstün bir varlık olan insana gelince; hayvanların  yaşamı için yeterli olan şeyler insan için yeterli değildir, onun rızk temin  etme şekli ve durumu daha farklıdır. İnsan ile rızkı arasındaki mesafe daha  fazla olduğundan dolayı insan daha fazla donatılmış ve şuur mekanizması daha  çok güçlendirilmiştir. Ona akıl, ilim ve düşünce verilmiştir. Ona yardım etmek  için vahiy indirilmiş, peygamber gönderilmiş, görev ve sorumluluğu  belirlenmiştir. Bütün bunlar, yüce Allah'ın rızk vericiliğinin yansımalarıdır.
        O hâlde "Diş veren, ekmeği de verir." sözü yanlış  değil, çok doğru bir sözdür. Ancak bu, "Ekmeğin hazır hâlde gelip insanın  sofrasına konması için dişin olması yeterlidir." anlamına gelmez. Bu,  yaratılış düzeninde ekmek ile diş arasında bir bağ ve ilişkinin olduğu anlamına  gelir; ekmek olmasaydı diş olmazdı, diş ve diş sahibi olmasaydı ekmek olmazdı. Yaratılışın  özünde rızk ile rızk yiyici, rızk elde etme araçları, rızkı yeme ve sindirme  sistemi ve rızka yönlendirilme mekanizması arasında ilişki vardır. İnsanı  doğada yaratan ve ona diş veren, ekmeğini de yani beslenebileceği maddeleri  tabiatta yaratmıştır ve insana düşünce, çalışma ve rızkını kazanma gücü ve de  sorumluluğunu yerine getirme hissi vermiştir.
        O hâlde Allah'ın rızk vericiliği, rızkı en iyi şekilde kazanma  doğrultusunda gerekli bedensel ve düşünsel çalışmayı yapmamayı ve hakları  savunmamayı gerektirmez. Çünkü ekmek, diş, çalışma ve kazanma gücü, düşünce ve  akıl gücü, rızkı elde etmekle ilgili aklî ve dinî sorumluluklar bir düzen ve  sistemin parçalarıdır. İşte bunların hepsi birlikte Allah'ın rızk vericiliğinin  yansımasıdır. Rızk ile rızk yiyici arasında ilişkinin varlığını, rızkın rızk  yiyiciye ulaşması için araçlar yaratıldığını, rızkı temin etmek için de sorumlu  tutulduğumuzu öğrendikten sonra çalışmalı, rızka ulaşmanın en iyi ve en  sağlıklı yolunun ne olduğunu araştırmalı, gücümüzü bu yönde kullanmalı ve bu  yolun yaratıcısı olan yüce Allah'a tevekkül etmeliyiz.

Tevekkül

Tevekkül nedir? Tevekkül, çalışmanın ve gayret etmenin  karşıt noktası mıdır? Yani çaba mı harcayalım, yoksa tevekkül mü edelim?
        Tevekkül, insanın her zaman hakkın gereğini ve gerektirdiğini  yapması ve bu yolda Allah'a güvenmesi/dayanmasıdır. Çünkü Allah, hakkın  koruyucularının ve yardımcılarının koruyucusu ve yardımcısıdır. Tevekkül, hakkı  koruyan ve destekleyen insan için ilâhî garantidir. Bunu şöyle  örneklendireceğim: Bir mağazaya girip bir şey alıyorsunuz ve mağaza sahibi,  aldığınız malın kalitesini garanti ederek bundan emin olmanızı istiyor ve siz  de onun sözüne güvenerek/dayanarak aldığınız malın, mağaza sahibinin söylediği  kadar kaliteli olduğundan emin oluyorsunuz. Hak yol, peygamberlerin Allah'tan  taraf tanıttıkları ve o yolda hareket edilmesi durumunda sonuca varılacağını  Allah'tan taraf garanti ettikleri yoldur. Yüce Allah bu âlemi, her zaman hak ve  hakikati destekleyenleri destekleyecek şekilde yaratmıştır. Hak, her zaman yanında  manevî bir destek taşır.
        Peygamberler, "Allah'a tevekkül ederek Allah yolunda  çalışın, Allah'a tevekkül ederek sağlıklı ve meşru yoldan rızk kazanın."  buyurmuşlardır. Yani Allah yolunda hareket ettiğiniz sürece bir tür ilâhî  desteğe sahip olacaksınız.
        Tevekkül çalışmamak değildir, varlıksal güçlerin atıl ve  batıl bırakılması değildir; bir yerde oturarak iş ve görevleri, yapması üzere  Allah'a bırakmak değildir. Ne çalışmamak ve yol yürümemek garanti ister, ne de  hareketsiz olmak ve durmak destek gerektirir. Hareket etmemenin, durmanın ve  güçleri tatil etmenin hiçbir eseri olmayacaktır ve haliyle de olmayan bir eser,  ne Allah ve ne bir başkası tarafından garanti edilmeyecektir.
        Kur'ân-ı Kerim baştan sona araştırılacak olsa tevekkülün bu  anlama geldiği görülecektir. Kur'ân diyor ki hak yolunda hareket etmekten  korkmayın ve Allah'a tevekkül edin, batıldan korkmayın ve Allah'a tevekkül  edin. Bu husustaki Kur'ân ayetlerinden ikisini örnek olarak buraya taşıyacağım.  Bu ayetlerden biri, Hz. Nuh'tan (a.s) sonraki bütün peygamberlerin dilinden  aktarılmıştır. Onlar, kendilerine karşı çıkan ve engel olan halka şöyle  demişlerdir:
        Ve ne diye Allah'a tevekkül etmeyelim/dayanmayalım ki gerçekten  de O sevketmiştir bizi doğru yola ve elbette bize ettiğiniz eziyetlere  katlanacağız ve tevekkül edenler/dayananlar, artık ancak Allah'a tevekkül etmeli/dayanmalı.
        Bu ayet, olanca açıklıkla tevekkülün müspet ve yapısal bir  şey olduğunu ortaya koymaktadır; bir yoldur, yürünebilir ve bu yolda yürümek  iradeyi zayıflatacak ve azmi hükümsüz kılacak zorluklarla karşılaştıracaktır.  Peygamberler bu ayette, batılın gücünden korkmadıklarını ve Allah'a tevekkül  ederek hak yolunda hareket edeceklerini haykırmışlardır.
        İkinci ayet, yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) hakkındadır. Bu  ayet de tevekkülün müspet bir kavram olduğuna dikkat çekmekte ve şöyle  buyurmaktadır:
        Fakat işe girişmeyi de kurdun mu dayan Allah'a.
        Ayette istenen şey; Peygamber'in çalışmaması, hareketsiz  oturması, Allah'a tevekkül etmesi değildir. Bilakis ayet, Peygamber'in kendi  işini yapmasını ve de Allah'a tevekkül etmesini buyurmaktadır.

Böylece  hem tevekkülün ve hem de Allah'ın rızk vericiliğinin anlamını açıklamış bulunuyoruz.     

Bu konuşma, 1381 h. kamerî yılının Ramazan ayının 24. gecesinde (1340 h. şemsi)  yapılmıştır.     

Yeki tıfl dendan beraverde bud/ Peder ser be fikret furu borde bud
            Ki men nan u berg ez koca aremeş /Muruvvet ne başed ki  begozaremeş
            Çu biçare goft in suhen nezd-i coft / Neger ta zen u  ra çi merdane goft
            Mehor hul-i iblis ta can dehed / Her an kes ki dendan  dehed nân dehed
            Tevanast ahir hûdavend-i ruz / Ki ruzi resaned tu  çendin mesuz
            Nigarendeyi kudek ender şikem / Nevisendeyi omr u ruzi  est hem.
   

"Şüphe yok ki Allah'tır rızk veren kuvvet  sahibi." (Zariyât, 58) "Yeryüzünde  hiçbir mahlûk yoktur ki rızkını vermek, Allah'a ait olmasın." (Hûd, 6)      

Şûra, 11

Hûd, 6    

A'râf, 57    

Nehcü'l-Belâğa, 185. Hutbe     

İbrahim, 12    

Âl-i İmrân, 159

Total Visit: 498
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.