Bu bölümün girişinde de ifade ettiğimiz gibi IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüzyıl başları bilim tarihinde çok önemli bir dönemdir. Önceki dönemlerde bilimsel çabalarının sonucundan tam anlamıyla fayda sağlamış olan İranlılar, bu dönemde değişik hikmet ve aklî bilimler konusunda büyük ilerlemeler kat edip ünlü kişiler, bu dönemin başından sonuna dek değişik bilim dallarında telifler vermekle uğraşma imkanı buldular ve dünya ünlülerini hiçbir zaman azaltmayacak bir bilimsel güç derecesine ulaşabildiler.
Bu alimlerden bazıları tıp, astronomi, matematik, felsefe gibi bilim dallarının özel bir dalında ya da bunların tümünde önemli bir başarı sağladılar ve seçkin eserler verdiler. Bunların bir kısmı da hem nesir hem de nazımda Fars edebiyatında bir makam ve mertebe sahibi oldular.
Felsefe alanında bu yüzyılın büyük üstatlarının başında Muhammed b. Zekeriyyâ-yı Râzî (ö.313/925), Ebû Nasr Muhammed b. Muhammed-i Fârâbî (ö.339/950), Ebû Suleymân Muhammed b. Tâhir-i Mantıkî-yi Sistânî (ö.391/1000’den sonra), İbn Miskeveyh diye bilinen Ebû Ali Ahmed b. Muhammed (ö.421/1030), Ebû’l-Ferec İbn Hindû (ö.410/1019 ya da 420/1029), Ebû Ali Sînâ (ö.428/1036) ve İhvânu’s-Safâ gibileri gelmektedir. Bu büyük kişiler konusunda yeri geldiğinde ayrı ayrı söz edeceğiz.
Matematik, heyet ve astronomi bilimleri, IV/X. ve V/XI. yüzyıl İran’ında en üst noktaya ulaştı. Nitekim bu dönemi genel bilimler tarihinde matematik biliminin en önemli ilerleme dönemlerinden saymak gerekir. İsmini zikrettiğimiz bu bilim adamlarından başka ve bunların bir bölümü bir yönüyle matematik biliminde makam sahibidirler. Bu dönemde kendilerinden müteaddit eserler geriye kalmış olan birkaç büyük matematikçi yaşamış olup bunlardan bazıları şunlardır: Ebû’l-Vefâ-i Buzcânî-yi Nîşâbûrî (328-387/939-997); Ebû Cafer Hâzin-i Horâsânî (ö.349-360/960-970 arası); Ebû Sehl Vicen b. Rustem-i Kûhî-yi Taberî; Ebû Sa’îd Ahmed b. Muhammed b. Abdulcelîl-i Segzî (ö.414/1023); Ebû’l-Huseyn Abdurrahman b. Ömer Sûfî-yi Râzî (291-376/903-986); Üstad Adudu’d-devle (matematik bilimleri alanında ve Farsça tercümesi elde mevcut olan ve basılmış olan ünlü Suveru’l-Kevâkib adlı kitabın müellifi); Kuşyâr b. Lebbân-ı Gîlî; Ebû’l-Abbâs-i Serahsî (ö.346/957); hayat hikayesini ayrı olarak ele alacağımız değerli düşünür ve alim Ebû Reyhân Muhammed b. Ahmed-i Bîrûnî-yi Hârezmî.
Tıp bilimi alanında İslâm medeniyetinin en ünlü yazarları bu dönemlerde ortaya çıkmış olup bunların tümü İranlıydı. Bunların en ilki ve en büyüğü Muhammed b. Zekeriyya-yi Râzî’dir (ö.313/925). Bu değerli alimin hayatını ve eserlerini ele alacağız. İslâmî tıbbın dört erkanından ikincisi Kitâbu’l-Hâvî adlı eser bu değerli üstada aittir. Bu eserin tümü Latinceye tercüme edilmiş olup şu anda bu eserin Latincedeki 25 cüzü elde mevcuttur.
Bu dönemin bir diğer büyük doktoru Kitâb-i Ganî ve Munî adlı eserin yazarı Ebû Mansûr Hasan b. Nûh-i Buhârî’dir. Onun Ebû Ali Sînâ’nın tıp konusundaki hocası olduğu rivayet edilir.
Bir diğeri Adudu’d-devle Fenâhusrev Deylemî’nin doktoru Ali b. Abbâs Mecûsî-yi Ahvâzî’dir. İranlı büyük doktor Ebû Mâhir b. Mûsâ b. Sayyâr-i Kûmî’nin öğrencisi olup 384/994 yılında öldü. Zerdüştlük dinine mensup olduğundan dolayı kendisine Mecûsî denilmekteydi. En ünlü kitabı, Kâmilu’s-San‘a’dır. Ayrıca et-Tıbbu’l-Melikî ve Kunnâş-i Azudî adlı eserleri de meşhur olup birkaç kez basılmıştır. Latince tercümesi de birkaç kez basılıp yayınlanmıştır. İslâmî tıbbın dört rüknünün üçüncü rüknü olan bu kitap, tıp alanındaki en kamil kitap olan Kânûn’dan önce tanınmış ve onun yazılmasından sonra da önemini hiçbir zaman yitirmemiştir.
İbn Sînâ’nın dostu ve çağdaşı olan Ebû Sehl İsa b. Yahyâ Mesîhî-yi Curcânî, Gurgân Hıristiyanlarındandı ve İbn Sînâ ile birlikte bir müddet Harezmli Me’mûn ailesinin sarayında yaşadı. Sonunda Gazneli Mahmûd’un korkusundan, dostuyla birlikte oradan kaçtı ve 403/1012 yılında Harezm ve Gurgân arasındaki çölde can verdi. Ünlü ve önemli kitabı el-Mâte fi’s-Sinâ‘ati’t-tıbbiyye ünlüdür.
Bu dönemlerin en büyük doktoru hayatını ayrı olarak ele alacağımız Ebû Ali Sînâ’dır. İslâmî tıbbın dört erkanının dördüncü rüknü olan el-Kânûn adlı kitabı, ünü tüm dünyayı saran bir eserdir. Arapça metni ve Latince tercümeleri defalarca basılmıştır.
Sözünü etmekte olduğumuz bu dönemde başka bilimler de inceleme konusuydu. Eczacılık (=es-sidne ya da sidle) da bunlardandır. Bu bilim dalında Ebû Reyhân’ın aynı isimdeki Arapça kitabı (Sidne) ve Ebû Mansûr Muvaffık b. Ali-yi Herevî’nin Farsça el-Ebniye an Hakâyikî’l-Edviye kitabı, bu dönemin en ünlü eserleri sayılır.
Bir başka bilim dalı da kimya olup bu bilim dalındaki en iyi eserleri Muhammed b. Zekeriyyâ-yi Râzî yazmıştır; bir diğer meşhur eser de ‘Aynu’s-San‘a ve ‘Avnu’s-Sinâ‘a adlı eser olup bunun Arapça aslı, Farsça ve İngilizce tercümesi basılmıştır. Bu eserin yazarı Harezmli meşhur alim Muhammed b. Abdulmelik-i Sâlihî’dir.
Coğrafya biliminde bu dönemin en eski kitabı, bundan önce ismini birkaç kez zikretmiş olduğumuz meşhur alim Ebû Zeyd-i Belhî’ye aittir. Ebû Zeyd’in coğrafya alanındaki kitabı Suveru’l-Akâlîm’dir. Her ne kadar onun Arapça aslı elde mevcut değilse de Farsça’ya tercüme edilmiş olan tercümesinin bir kısmı birkaç yıl önce bulunmuş ve basılmıştır. Bu döneme ait olan coğrafya alanındaki bir diğer önemli eser de Ebû İshak İbrahim b. Muhammed Fârsî-yi İstahrî’ye ait Mesâliku’l-Memâlik adlı kitaptır. El-istahrî kendi eserinde Ebû Zeyd-i Belhî’nin Suveru’l-Akâlîm adlı kitabını göz önünde bulundurmuştur. Bu döneme ait olan coğrafya konusunda önemli sayılan Farsça yazılmış Hududu’l-‘Alem mine’l-Maşrik ile’l-Mağrib adında bir diğer önemli eser de elimizde mevcut olup Horâsân, Mâverâunnehir ve Türkistan ile ilgili son derece önemli bilgiler içermesi açısından çok büyük bir değere sahiptir. Bu eser, bugüne kadar birçok kez basılmış olup onunla ilgili olarak iki Rus araştırmacı olan Bartold ve Minorsky tarafından çok yararlı araştırmalar yapılmıştır. Bu döneme ait olan bu alanla ilgili olarak çok önemli ve güvenilir bir diğer kitap da Ebû Reyhân-i Bîrûnî’nin Mâlu’l-hind adlı kitabı olup Bîrûnî’den söz ederken bundan ayrıca söz edeceğiz. Aynı döneme ait coğrafya alanında yazılmış iki önemli eser daha elimizde mevcuttur ki bunların yazarları İranlı değildir. Fakat İran konusunda içerdikleri çok geniş bilgilerden dolayı İranbilim konusunda önemli kaynak eserlerden sayılmaktadırlar. Bunlardan birisi, Mansûr b. Nûh-i Sâmânî’nin (350-366/961-976) çağdaşı olan İbn Havkal-i Bağdâdî’ye ait olan Sûretu’l-Arz’dır. Bir diğeri de Şemseddîn Ebû Abdullah el-Makdîsî’nin eseri Ahsenu’t-Tekâsîm fi Ma’rifeti’l-Akâlîm adlı kitaptır.
Bu dönemdeki aklî bilimlerin süreci konusunda böyle özet bir bilgi verdikten sonra şimdi de dönemin önemli hekîm/filozof ve bilginleri olan 1) İhvânu’s-Safâ, 2) Muhammed Zekeriyyâ-yi Râzî, 3) Fârâbî, 4) Ebû Ali Miskeveyh, 5) Ebû Ali Sînâ, 6) Ebû Reyhân-i Bîrûnî’nin hayatı ve eserleri ile ilgili özet bir bilgi vermemiz yerinde olacaktır
İhvânu’s-Safâ ve Hillânu’l-Vefâ, İranlı bir hekimler/filozoflar sınıfı olup Pythagoras yanlılarının adetlerine göre sıralı topluluklara sahiptiler ve bu topluluklarda kardeş (Ahî) olarak isimlendirdikleri kendi fırkalarına mensup kişilerin eğitimi noktasında kendilerine özgü bir eğitim sistemine sahiptiler. Bu kimselere ilim, değişik bilgiler, ahlakî ve eğitici öğretiler vermekteydiler. Bu sıralı topluluklarda alimler, şehzadeler, vezirler, valiler, katipler, eşraf, köylüler, tüccarlar, hatta dinî fakih ve alimler bulunmakta, sanatkar çocukları ve değişik mesleklerden insanların çocukları buralara üye olmaktaydılar. Buraya üye olanların tümünün amacı, din yoluyla kendilerini temizlemek ve üstün nitelikleri elde etmek için hikmeti öğrenmek, manevî makamlara ulaşmak ve ilahî bir nefse sahip olmaktı. Sosyal alandaki görevleri, manevî uğraşlara ulaşmak için maddî açıdan refah elde etmek üzere birbirlerine yardım etmekti.
Bilimsel açıdan İhvânu’s-Safâ hareketinin önemi, dinî, matematik, tabiî ve ilahî olmak üzere dört grupta sade risalelerin düzenlenmiş olması olup bunların sayısı bir mukaddime risalesi, bir hatime risalesi ile 54’e ulaşmakta, bunların tümü birkaç kez basılmıştır. Bunların Farsça tercümeleri de yapılmış olup hepsinden de önemlisi, VII/XIII. yüzyılın büyük alimi Sirâceddîn-i Urmevî (ö.682/1283) tarafından yapılmış olan Mucmelu’l-Hikme adlı özettir. Yine bunun tam bir Farsça tercümesi daha elde mevcut olup 1884 yılında Bombay’da basılmıştır. Bu risalelerde dikkate değer önemli konu, zamanın bilimlerinin sadeleştirilmesinin ve onların teknikten anlamayan normal halkın anlayacağı bir şekilde yazılmasına ilave olarak felsefe ve ona bağlı olan konuların Şeriata yaklaştırılmış olmasıdır. İhvân, kendi risalelerinin müelliflerinin ismini gizlemeğe çalışmış olmasına rağmen bunlardan beşinin ismi bilinmektedir. Tüm risalelerin yazımı ve düzenlenmesi kendi sorumluluğunda olan en önemli kişi, Ebû Suleymân Muhammed b. Ma’şer-i Bustî’dir.
Zekeriyyâ-yi Râzî, mütefekkir, aydın bir filozof, kendine özgü inançlara sahip ve filozofların inanç usullerinin bir çoğunda kendi çağdaşları arasında önde gelmekteydi. 251/865 yılı Şaban ayının sonlarında Rey’de doğdu, aynı şehirde kimya, Tabi’iyât, tıp ve felsefe alanındaki eğitimini aldı. Onun tıp alanındaki hocası bilinmemektedir. Felsefede ise kimileri onu daha önce ismi zikredilen Ebû Zeyd-i Belhî’nin ve III/IX. yüzyılın meşhur ve özgür düşünceli İran asıllı aydın ve filozofu, İran’ın eski filozoflarının düşüncelerinin bir tebliğcisi olan Ebû’l-Abbâs-i İrânşehrî’nin öğrencisi olarak kabul etmişlerdir. Râzî, tıp biliminde büyük bir başarı gösterdikten sonra Sâmânîler tarafından Rey valisi olan Ebû Sâlih Mansûr b. İshak-ı Sâmânî’nin hizmetine girdi ve o şehirde kurulmuş olan hastanenin başkanlığına atandı. Zamanın halife ve padişahlarının davetleri üzerine birçok yere gitti. Fakat onun arzusu, doğduğu yerden başka yere gitmekten yana değildi ve aynı yerde 313 yılının Şaban ayından beş gün geçtikten sonra (31 Ekim 925) vefat etti. Râzî, ömrünün sonlarında çok okuyup yazmaktan ve kimyasal deneyler yapmaktan dolayı gözlerinin sulanması ve sonunda da kör olmayla karşı karşıya kaldı. Fakat yine de işten geri durmadı. Başkalarının gözleriyle okuyor ve başkalarının elleriyle yazıyordu, kendi notlarını da öğrencilerinin yardımıyla derliyordu.
Onun tıp, kimya ve felsefe alanındaki eserleri çoktur. IV/X. ve V/XI. yüzyılın eşsiz alim ve aydını Ebû Reyhân-i Bîrûnî, onun değişik eserlerinin fihristi konusunda bir risale kaleme aldı. Şu anda tümü dikkate değer ve değerli olan felsefe alanındaki eserlerinden bir kısmı elde mevcut olup şunlardan ibarettir: el-Kevânînu’t-Tabî‘a fi’l-Hikmeti’l-Felsefîyye, et-Tıbbu’r-Rûhânî, es-Sîretu’l-Felsefîyye, Makâle fi Ma Ba’de’t-Tabî‘a, Kitâbu’l-Lezze’den bir bölüm, el-‘İlmi’l-ilâhî, el-Kavl fi’l-Kudemâi’l-Hamse, el-Kavl fi’l-Heyûlâ, el-Kavl fi’z-Zamân ve’l-Mekân, el-Kavl fi’n-Nefs ve’l-‘Âlem. Râzî’den geriye kalmış olan bu kadar eserinden bile onun felsefî inanç ve düşüncesini rahatlıkla tanımak mümkündür. Râzî, eserlerinin tümünü zamanın gereği olarak Arap diliyle yazmış ve onun fikirlerinin büyük bir kısmını özellikle de Kitâbu’l-Lezze’de zikredildiği üzere, Nâsır-i Husrev Farsçaya tercüme etmiş ve Zâdu’l-Musâfirîn adlı eserinde aktarmıştır. Değerli Alman bilimadamı Paul Kraus, Râzî’nin elde mevcut olan eserlerini, Risâletu Felsefîyye li Ebi Bekr Muhammed b. Zekeriyyâi’r-Râzî adı altında düzenlemiştir.
Râzî’nin felsefe alanındaki önemi, daha çok onun kendi çağdaşlarından bir çoğunun aksine bu dalda genellikle Aristo’nun görüşlerine karşı olan kendine özgü inançlara sahip olması noktasındadır. Onun felsefe alanındaki etkisi Pythagoras’un tabii felsefesinden daha çok eski İranlıların metafizik görüşlerinden özellikle Mânî eserlerinden özellikle de o İranlı peygamberin kendi Seferu’l-Esrâr adlı eserinde zikrettiği görüşlerindendi. O, eski İranlıların “Kudama-i Hamse” [yani Urmuzd (yaratıcı), zaman, mekan (yer), teveüm (Heyûlâ) Hilla] konusundaki görüşlerini teyid ve tekrar eden ilk kişidir.
Râzî, ahlak konusunda zühd, dünyayı terketme ve inzivadan yana değil, temizlik ve iffetle toplumsal işlerde yer almaktan yanadır. O, lezzeti varlıksal bir hareket olarak görmez, aksine onu cismin tabiî hale dönüşü ve alemi de cismin kendi tabiî halinden çıkışı olarak kabul eder. Lezzetlerden yararlanmanın sadece cisimden ihtiyacın olduğu miktarda olmasına ve cismin diğer lezzetlerinden sakınılması gerektiğine, nefsi kemal derecesine ulaştırmanın arayışı peşinde olmakla –ki bunun sonucu ilim, adalet ve temizlik yoluyla Allah’a benzemektir –uğraşmak gerektiğine inanır.
Râzî, nübüvvet konusunda da yeni bir görüşe sahipti ve onu delillerle reddediyordu. Bu görüşünü, en-Nubuvve ve Hiyelu’l-Mutenebbîn adlı iki kitabında açıklamıştır.
Râzî’nin kimya alanındaki araştırma ve deneyleri, bilimsel ve detaylı bir derecede olup kendisini İslâm medeniyetinde bu bilim dalında yer alan ve kitap telif etmiş olan herkesten daha büyük saymak gerekir. Kükürt (Zeytü’z-Zac) ve alkol (el-kahel, el-kehul) cevherinin (özünün) keşfedilmesi, Râzî’nin kimya bilimi alanındaki deneylerinin sonucundandır.
Râzî’nin inkar edilmesi mümkün olmayan ünü ise tıp alanındadır. Nitekim hiç tereddütsüz, kendisini tıp dünyasının en büyüklerinden biri ve Galenos’un yerine hakkıyla oturan kişi olarak tanımlamak gerekir. Onun tıp alanındaki eserleri müteaddit ve Ebû Reyhân-i Bîrûnî’nin Fihrist-i Kutûb-i Muhammed b. Zekeriyyâ-i Râzî adlı eserinde zikrettiğine göre, büyük-küçük elli altı kitabı geçmektedir. Tıp alanındaki en ünlü kitabı, Kitâbu’l-Hâvî olup IV/X. yüzyıl başlarından itibaren tıp kitaplarının ana kitaplarından sayılmıştır. Bu ansiklopedik felsefe kitabı, tıp bilimiyle ilgili çok ayrıntılı bilgiler içermekte olup bölümlerinin sayısı otuza ulaşmaktadır. Bu ayrıntılı oluşu nedeniyle de tüm cüzlerinin olduğu herhangi bir nüsha elde mevcut değildir. Aksine Arapça metninden elde mevcut bulunan tümü yaklaşık olarak bu kitabın yarısı civarındadır ve şu anda Latinceye tercüme edilmiş olan bölümleri yirmi beşe ulaşmaktadır. Kitâbu’l-Hâvî’yi Râzî’nin öğrencileri, kendisinden sonra Buveyhîlerin meşhur veziri İbnu’l-‘Amîd’in emriyle üstadın notları üzerinde yaptıkları çalışmalar sonucunda derlemişler ve müsvedde olmaktan çıkarmışlardır. Bu kapsamlı kitabın önemi, tıp biliminin tüm tekniklerini ve dallarını içeriyor olması ve müellifin zamanına kadarki tüm bilgileri kapsıyor olmasıdır. Râzî, Rey hastanesinde kalmış olduğu süre içinde yapmış olduğu tedavileri, deneyleri, teşhisleri ve günlük işlerini toplamış olduğu kişisel tespitlerini ve deneysel notlarını burada toplamış ve onlara özel bir uzmanlık boyutu vermiştir. Avrupalıların Latin edebiyatı döneminden itibaren bu kitap konusunda yapmış oldukları tercüme ve incelemeler, çok fazla olup burada tümünün zikredilmesi mümkün değildir.
Râzî’nin tıp alanındaki diğer meşhur kitaplarından biri de Sâmânîlerin Rey’deki valisi, Mansûr b. İshak-i Sâmânî’nin adıyla isimlendirilmiş olan Kitâbu’l-Mansûrî ya da et-Tıbbu’l-Mansûrî adlı kitaptır. Bu eser, her ne kadar Kitâbu’l-Hâvî’den daha küçük ise de tıp konularının tüm içerik ve özetlerini içermesi açısından her zaman doktorların bir müracaat kaynağı olmuş ve orta çağlarda birkaç kez Latinceye çevrilmiştir. Daha sonraları da defalarca basılmıştır. Râzî’nin bu iki kitap dışında tıp konusuyla ilgili birkaç diğer küçük risalesi de Latince çevirmenlerinin eliyle bu dile tercüme edilmiş olup düzenlendikten sonra da basılmıştır. Râzî’nin tıp alanında tanınmış birkaç ünlü kitabı daha vardır. El-Cedrî, el-Fâhir, Def‘i Mazârri’l-Ağziye, el-Fusûl, el-Medhal, Berâe’s-Sâ‘a (hastalıkların hızlıca iyileştirilmesi ile ilgili), Tıbbu’l-Fukarâ diye bilinen Men la Yahdaru’t-Tabîb, Kitâbu’ş-Şekûk (Râzî, burada Galenos’a eleştirilerde bulunmaktadır) gibi eserler bunlardandır.
Râzî’nin tıp alanındaki önemi, her şeyden önce onun bu alandaki çok derin bilgisi, ilmî ve bilimsel yeterliliğidir. Gerçekte o, tam hakkıyla eski dünyadaki Hippokrates ve Galenos’un yerini tutmuş biridir. İkincisi, onun bu bilim dalında değişik tıbbî amaçlar ve söylemlerle yapmış olduğu değişik çalışmalardır. Üçüncüsü de yeni ilaçların bulunmasında, yeni tedavi yöntemlerinin bulunmasında veya çiçek hastalığı vb. gibi bazı hastalıkların tedavisinin keşfi noktasında bulmuş olduğu yöntemlerdir. Ali b. Rebben-i Taberî’nin İslâm dünyasında ondan önce tıp bilimi konusunda ilk kapsamlı kitabı derlediği doğrudur. Ancak Râzî, gerçek anlamda tıbbın gerçek temel atıcısıdır ve İslâmî İran tıbbındaki doktorların öncüsüdür.
Ebû Nasr-i Fârâbî, Muhammed b. Muhammed, Sir deryası (Seyhun nehri) sahillerindeki Mâverâunnehir’in Pârâb (Fârâb) kazasındandır. 259/872 yılında doğdu. Babası, Sâmânîlerin ileri gelen devlet adamlarından olup İran asıllıydı. Bazılarının zannettiği gibi onun Türk olarak bilinmesi yanlıştır. Bu filozofun çağdaşı olan İbn Nedîm, onun Türk olduğuna dair hiçbir şey söylememektedir. Aksine Fârâbî’nin Türk olduğu yönündeki iddialar, VI/XII. yüzyıl ile sonrası eserlerde görülmektedir. Pârâb ve İspiçâp bölgelerinin çadır hayatı yaşayan Türklerin burada yerleşmelerinden sonra bu iddia ortaya atılmıştır.
Fârâbî, Mâverâunnehir’den ilim öğrenmek amacıyla Bağdat’a gitti ve büyük mantık ve felsefe hocası Ebû Bişr Mattâ b. Yunus el-Konnâî’nin ders halkasında bulundu. Daha sonra Merv Bilimler havzasında eğitim görmüş olan Harran şehrine mensup Yuhanna adındaki hocadan mantık ve felsefe bilgisini aldı, Aristo’nun tüm kitaplarını okuyarak içeriğini tam anlamıyla kavradı. Bağdat’tan sonra Mısır’a, oradan da Şam’a giderek Şam’ın ünlü valisi Seyfu’d-devle b. Hamdan et-Tağlabî’nin (333-356/944-966) hizmetinde Halep ve Şam’da hayatını sürdürdü. 339/950 yılında seksen yaşında vefat ettiği ana kadar da burada eserler yazıp eğitimle uğraştı.
Fârâbî’nin önemi, daha çok Aristo’nun eserlerine, özellikle de ilk öğretmenin Mantıkî söylemlerine yaptığı şerhler noktasındadır. Onun yapmış olduğu bu çalışmalarla Aristo mantığı en iyi şekliyle Müslümanlar arasında tanındığından dolayı da kendisini, ilk öğretmenin, yani Aristo’nun devamı “Mu‘alimu’s-sânî/ikinci öğretmen” lakabıyla nitelediler. Fakat onun bilimsel çalışmaları bununla sınırlı kalmadı. Aksine kendisi de çok değerli eserler meydana getirmiş, bunların büyük bir kısmı elde mevcut olup bir çoğu günümüze dek defalarca basılmış ve değişik dünya dillerine tercüme edilmiştir. Bunlardan birkaçı şunlardır: Risâle fi Mebâdi-yi Ârâi Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla (Fârâbî’nin Ahlâk konusundaki görüşlerini içermektedir), el-Cem‘u Beyne Ra’yi’l-Hekîmeyn Eflatun el-ilahî ve Aristo (Fârâbî, bu eserinde Eflatun ve Aristo’nun inanç esaslarını birbirine denkleştirmeye çalışmıştır), Agrâz ma Ba’de’t-Tabî‘a (Aristo’nun metafizik ile ilgili Kitâbu’l-Hurûf adlı eserinin aydınlatıcı bir şerhi ve açıklamasıdır), Fusûsu’l-Hikem, ‘Uyûnu’l-Mesâil, İhsâu’l-Ulûm ve birkaç değişik kitap ve risale. Fârâbî’ye Farsça şiirler de nisbet edilmiş olup şu iki rubai ona aittir:
Varlık sırları ham ve pişmemiş bir halde kaldı
O son derece değerli cevher ayrışmamış halde kaldı.
Herkes akıl deliliyle bir şeyler söyledi de
Asıl olan o nokta ise söylenmemiş halde kaldı.
***
Ey yaşlı ve gençleri görmüş olan sizler,
Eskimiş bu duvarın dibinin sufilerisiniz.
Sizden bir çocuk yanımızda hapsolunmuş
Onu kurtarmak için bir çaba gösteriniz.
Fârâbî’nin musikî konusundaki kitabı, her zaman bu bilim dalı ile ilgili en önemli bir kaynak olarak sayılmış olup birkaç kez basılmış, bunun Fransızca tercümesi de yayınlanmıştır.
Fârâbî, İslâm medeniyetinde filozof olarak nitelenen tüm alimler gibi kendi döneminin tüm bilimlerinden haberdar olup o bilim dalıyla ilgili eserler kaleme almıştır. Onun matematik ve musikî alanındaki bilgileri iyi, fakat tıp ve Tabiiyât konusunda orta derecede idi. Onun felsefî tarzını hakikatte İslâmî Eflatuncu bir tarz olarak kabul etmek gerekir. O, Eflatun, Aristo ve Plotinos’un tarzının etkisi, aynı zamanda bir taraftan doğrudan irfanın etkisi altında, bir diğer taraftan da İslâmî inanç esaslarının etkisi altında kalmıştır ve bu üç temelden ortaya çıkan özel karışım ve terkip Fârâblı üstadın felsefe alanındaki özel tarzını meydana getirmiştir.
Fârâbî’nin kendinden sonraki filozoflar üzerindeki etkisi çoktur. Nitekim İslâm kültüründeki Hikmet-i Meşâî’den ya da genel olarak felsefeden söz edildiğinde kendisi ile Pûr-i Sînâ (İbn Sinâ), Müslümanlar arasında belirgin iki kişi olup yan yana ve Eflatun ve Aristo ile birlikte zikredilmişlerdir.
İbn Miskeveyh, Ebû Ali Ahmed b. Muhammed, İran’ın IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüzyıl başlarındaki büyük filozof, alim ve tarihçilerindendir. O, İbn ‘Amîd kütüphanesinin müdürü olduğundan dolayı “Hâzin” diye lakaplandırılmıştı. Adı, Tabakât-ı Hukemâ’da “Ebû Ali el-Hâzin” diye de yazılır. Kendisi, İbn ‘Amîd’in vefatından sonra 421/1030 yılında vefat edinceye dek bir süre Adudu’d-devle-i Deylemî ve onun oğlu Samsâmu’d-devle’nin hizmetinde bulundu. Ebû Ali, ilk bilimler noktasında çok bilgili bir kişiydi. Bu cümleden olarak felsefe, tıp ve kimya konularına herkesten daha çok eğilim duymakta, edebiyat ve tarih bilimleri alanında da büyük bir üne sahipti. En ünlü eserleri şunlardır: Tehzibu’l-Ahlâk (birkaç kez basılmıştır), Câvîdân-ı Hired (birkaç kez basıldı, büyük bir bölümü eski İranlıların ahlakî anlayışlarını konu almakta ve aynı isimdeki eserin bir özetidir), et-Tahâre veya et-Tahâretu’l-‘Arak (bu eser de ahlak bilimi açısından çok önemli eserlerden olup Hâce Nâsıreddîn-i Tûsî, Ahlâk-i Nâsırî adlı eserinde bu kitabı kendi çalışmasının temel kaynağı olarak almıştır.), Tecâribu’l-Umem (bu eser de tarihle ilgili bir kaynak olup İran ile ilgili çok yararlı tarihi bilgileri içermesinden dolayı ayrıca ilk dönem Deylemî padişahları ve emirleri hakkında bilgileri içermesinden dolayı özel bir değer ve öneme sahiptir). Ebû Ali Miskeveyh’in eserlerinin tamamı Arapçadır.
İbn Sînâ: Genellikle “Ebû Ali Sînâ” veya “İbn Sînâ” ya da “Pûr-i Sînâ” olarak adlandırılmakta olan Huccetu’l-Hakk Şeyhu’r-Reis Şerefu’l-Mulk Ebû Ali Huseyn b. Abdullah b. Sînâ, doğu filozoflarının sonuncusu, İslâm filozoflarının en büyüklerinden, dünya bilim adamlarından ve Aristo’nun İslâm medeniyetindeki devamı ve yerine geçenidir. 370/980 yılında, Buhârâ’ya bağlı Hormisen köyünde doğmuştur. Babası İsmailî inancınına mensup olup Sâmânî devletinin yöneticilerindendi. Bu İranlı ailenin büyük dedeleri “Sînâ” adında bir adamdı. Bu ailenin nesebi bunda sona erdiğinden dolayı Ebû Ali, İbn Sînâ olarak ünlendi. Eğitim-öğrenimine Buhârâ’da başladı ve ilk eğitimini aldıktan sonra IV/X. yüzyılın büyük alimlerinden Ebû Abdullah Nâtilî-yi Taberistânî’nin yanında ders aldı ve Nâtilî Buhârâ’dan Harezm’e gittiği ana kadar hızla mantık, Öklides ve el-Micistî kitaplarının bir bölümünü hocanın yanında, bir bölümünü de Allah’ın kendisine vermiş olduğu akıl ve zeka ile öğrendi. Nâtilî, Harezm’e gidince Ebû Ali tek başına ilahî, tabiî, tıp ve matematik bilimlerindeki inceleme ve öğrenimine devam etti ve tüm bu bilimlerde yeterli bir hale geldi. Daha sonra Sâmânî padişahını hastalıktan kurtarıp tedavi etmesi sonucu Sâmânîlerin sarayına girdi ve bu hanedanın güvenilir kütüphanesinden yararlandı. On sekiz yaşına gelince (388/998) sahip olduğu üstün zekası ve başarılarının yardımıyla bütün bilimleri kavramış olup kendisinin de ifadesiyle, bu esnada ezberleme ve zihinsel kavram açısından sonraki dönemlerden daha önde fakat ondan sonra olgunlaşma ve sağlamlık açısından daha üstündü. Ancak onun bilim kapasitesinde o tarihten sonra bir farklılık olmadı. Yirmi bir yaşından itibaren eser yazmaya başladı, yirmi iki yaşında da babasını kaybetti. Babasının vefatından sonra Buhârâ’da bir süre babasının mesleği ile uğraştı. Bu dönemde Efrâsiyâboğulları’ın Buhârâ’ya yaptıkları galebeler sonucunda buranın işleri karışık hale geldiği için o da Buhârâ’dan Me’mûnilerin başkenti olan Gurgânc’a (Curcânîye, bugünkü Evrgenc) gitmek amacıyla Harezm’e giderek Harezmşahlı Ali b. Me’mûn b. Muhammed’in huzuruna gitti ve bir süre bu diyarda yaşadı. Ondan sonra da Gazneli Mahmûd’un hakimiyetiyle birlikte mutaassıp padişahın korkusundan Ebû Sehl-i Mesîhî ile birlikte 403/1012 yılından önce Harezm çölü yolundan Gurgân’a kaçtı ve bir süre burada kaldı. Kitaplarının bir kısmını da burada kaleme aldı. 405/1014 yılı civarlarında Rey’e gitti ve Mecduddevle Ebû Tâlib Rustem b. Fahruddevle-i Deylemî’yi (387-420/997-1029) tedavi etti. Oradan da Kazvin ve Hemedân’a geçti ve yaklaşık dokuz yıl bu şehirde kaldı. Aynı yerde, 406/1015 yılından sonra ve 411/1020 yılından önce Şemsu’d-devle Ebû Tâhir Şah Husrev-i Deylemî’nin ve 387/997 yılından 412/1021 yılına kadar Hemedân ve çevresinde hüküm süren Fahruddevle-i Deylemî’nin diğer oğlunun vezirliğini yaptı. Ebû Ali, vezirliği süresince öğretim ve teliften geri durmadı ve Kitâbu’ş-Şifâ’nın tabiiyât bölümünü bu dönemde yazdı. Şemsu’d-devle’nin ölümünden sonra oğlu Samau’d-devle yerine oturdu ve Ebû Ali’ye vezirlik teklif etti. Fakat o, bunu kabul etmedi ve Şifa’nın tabiiyât ve ilahiyat bölümlerini tamamlamakla uğraşarak bu kitabın mantık bilimiyle ilgili bölümünü yazmaya başladı. Nihayet İsfahân’daki Deylemî valisi ‘Alâuddevle Kâkûye ile yazıştığı ithamıyla Ferdcân kalesinde (bugünkü Ferâhan nahiyesinde bir yer) hapsedildi ve o zindanda dört ay hapis kaldı. Bu süre içinde Kitâbu’l-Hidâye, Risâle-i Hayy b. Yakzân ve Kitâbu’l-Kulunc’u kaleme aldı. Hapisten kurtulduktan sonra kendi öğrencisi, Ebû ‘Ubeyd-i Cuzcânî, kardeşi ve iki kölesiyle birlikte tanınmayacak bir şekilde ve sufilerin elbisesine bürünerek Hemedân’dan İsfahân’a kaçıp ‘Alâuddevle Kâkûye’nin huzuruna büyük bir saygıyla kabul edildi. Hazarda ve seferde her zaman onunla birlikteydi ve eğitim, öğretim ve telifle uğraştı. Nihayet ‘Alâuddevle ile birlikte Hemedân’a gittiği 428/1036 yılında hastalandı ve o şehirde hayatını kaybederek, aynı yerde defnedildi. Mezarı şu anda bu şehirdedir.
İbn Sînâ, kendi döneminin tüm bilim dallarından haberdar, uzman ve her bir bilim dalıyla ilgili olarak telif ve araştırmalarda bulundu. Edebiyat alanında da değeri büyüktü. Fars ve Arap nazım ve nesrinde söz ve makam sahibi biriydi. IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başlarında bilimsel kitapların Farsçayla yazılmasının yeni başladığı ve bu dilin henüz bilimsel amacını ifade etmesi gerektiği bir düzeyde olmadığı bir zamanda, İbn Sînâ, bu dilde eser telif etmekten, tasnifler yapmaktan geri durmadı ve kendi ana diliyle bilimsel ve felsefî kavramların ortaya çıkarılıp toplanmasında İran’ın kendinden sonraki yazarlarının öncüsü oldu. Bundan da öte İbn Sînâ, bir başka bilime yani şiire de girmiş ve kendisinden geriye Farsça ve Arapça şiirler bırakmıştır. Onun bu şiirlerinden bir kısmı, bilimsel manzumeler ya da kısa şiirleridir. Bir diğer kısmı da Arapça kasideleridir ki bu kasidelerinin en tanınmışı onun ‘Ayniye-i Rûhîye Kasidesi’dir. Bu kasidenin konusu, ruhun ortaya çıkışı ve onun cisme hulul edişi ve onun ruhanî mucerred aleme geri dönüşüdür.
Şeyhu’r-Reis’e ait olan Farsça şiirler, toplam olarak yirmi iki kıta ve rubaidir. Bunların beyit sayısı, altmış beştir. Şu üç rubainin onun olduğu rivayet edilir:
Gönül her ne kadar bu çölde çok koşuşturduysa da
Bir kıl dahi çıkaramadı fakat kılı kırk yardı.
Benim gönlümde binlerce güneş aydınlandı,
Sonuçta kemâle bir zerre bile yol almadı.
***
Benimki gibi boş ve kolay bir küfür olmaz,
Benim imanımdan daha sağlam bir iman olmaz.
Zamanda benim gibi biri ve o da Kâfîr,
O halde tüm zamanlar içinde bir Müslüman olmaz.
***
Ömrün süsü olan o cevher gitti,
Zamane ömrün sermayesinin gücünü bitirdi.
Beyaz saç tellerimden ümit tomurcukları
Bak ki ömrün anasını karartıyor.
Ebû Ali Sînâ’nın eserleri ve telifleri çok olup yaklaşık olarak 238 kitap, risale ve mektubu geçmektedir. Eserlerinin tamamına yakını günümüze kadar gelmiş, bunların bir çoğu yayınlanmış olan, değişik dünya dillerine çevrilen ve bunlara şerhler ve tefsirler yazılan tek büyük filozoftur. Eserlerinin değişik konular noktasındaki çeşitliliği de dikkate değerdir ve onun bilgi ve malumatının çeşitliliğinden haber vermektedir. Tüm bu felsefî, tıp, tabiî, matematik, irfanî, Kur’ân tefsiri ve bunun dışındaki konularla ilgili kitaplarının burada ayrıntılı olarak zikredilmesi zordur. Biz, sadece en önemli olanları zikretmekle yetineceğiz:
el-İşârât ve’t-Tenbîhât, Şeyh’in mantık, tabiî ve ilahî bilim konusunda yazmış olduğu felsefî görüşlerinin toplu bir özetini içermektedir. Bu eserin en önemli şerhi, Hâce Nâsıreddîn-i Tûsî’nin (ö.672/1273) yapmış olduğu Hallu Muşkilâti’l-İşârât adlı şerhidir.
Kitâbu’ş-Şifâ, İbn Sînâ’nın felsefe konusundaki en kapsamlı eseridir. Mantık, tabiiyât, riyaziyat ve ilahiyat olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerin her biri de ayrıca kendi içinde bilim dallarına, makalelere ve fasıllara ayrılmaktadır. Bu eserin, değişik bölümler halinde Arapça, Latince, Almanca, Fransızca ve Farsça tercümeleri elde mevcuttur.
Kitâbu’n-Necât, Şeyh’in düzenlemiş olduğu Şifa’nın bir özeti niteliğindedir. Bundan dolayı da Şeyh’in felsefe ve mantık konusundaki bilgi ve düşüncelerinin bir özeti niteliğindedir. Bu kitabın matematik ile ilgili olan bölümünü, Şeyh’in öğrencisi Ebû ‘Ubeyd-i Cuzcânî, Kitâbu’ş-Şifâ’nın Matematik bölümünden bir özet çıkarıp bu esere eklemiştir.
Dâniş-nâme-i Âlâî, Felsefe konusunda olup Farsça yazılmıştır. Şeyh, bu eserini ‘Alâuddevle’nin isteğiyle yazmış ve sadece mantık, tabiiyât ve ilahiyat bölümlerini yazmaya fırsat bulmuş, onun riyaziyat bölümünü öğrencisi Ebû ‘Ubeyd-i Cuzcânî, İbn Sînâ’nın kitaplarından tercüme edip derleyerek ona eklemiştir.
Risâle-i Nabz, Farsça yazılmış olup damarlar, nabız ve onların türleri ve niteliklerini konu almaktadır.
Risâle-i Mi’râciyye ya da Mi’râc-nâme, Şeyh bu eserini bir dostunun isteği üzerine yazmış olup Farsçadır. İbn Sînâ, bu eserinde mi’racın bedensel değil manevî ve ruhî olduğunu ispat etmiştir.
Kitâbu’l-Kânûn, tıp konusunda İbn Sînâ’nın tıp ile ilgili yazmış olduğu kitapları arasında en önemli eseri, İslâmî tıbbın en önemli kitaplarından ve eski dünyada tıp alanındaki rükünlerdendir. el-Kânûn, beş kitap halinde ve her bir kitap birkaç “dal”a ayrılmaktadır. Bu eser, hem bütün şeklinde hem de ayrı ayrı bölümler halinde Latinceye ve diğer dünya dillerine tercüme edilmiş ve basılmıştır. İranlı büyük alimler tarafından bu esere değerli ve büyük şerhler yazılmış, bundan özetler çıkarılmıştır. Bu eser üzerinde birçok haşiyeler yapılmıştır.
İbn Sînâ’nın tarih ve insanî bilimler felsefesindeki önemi şuradandır: O, sahip olduğu olağanüstü zeka ve kabiliyetiyle en başta kendi dönemindeki tüm bilimsel bilgileri, kendi zamanına dek ortaya çıkmış olduğu kadarıyla İranî-İslâmî kültürle birleştirerek kendi üstün zeka ve hafızasında toplayabilmiş ve mantıkî beyninde onlara bir şekil ve bilimsel bir düzen ve nizam verebilmiştir. Ondan sonra da kavranabilecek bir şekilde derleyip düzenleyerek yazıp kitap haline getirebilmiştir. Her bir bölümle ilgili olarak özellikle de tıp ve felsefe dallarında hem Farsça hem de Arapça öğretim derecelerinde kullanılabilir bir şekilde özet ve ayrıntılı olarak kitaplar yazabilmiştir. İslâmî kültür ve medeniyetin kendi yaşadığı döneme kadar kendinde görmüş olduğu en kapsamlı, en yetenekli ve en açık beyanlı ve en düzenli kişisiydi. İbn Sînâ ile ilgili bir diğer önemli nokta da onun metafizik konusunda İslâmî düşünce ile Yunan düşüncesi arasındaki telfîk noktasında kapsamlı bir çalışma yapmış olmasıdır. Bu çalışmalarını hatta Kur’ân ve bazı süre ve ayetlerinin tefsirine kadar çekerek bu iki düşünce yapısında varolan şiddetli ikilemi ortadan kaldırdı. Onun bu noktada başarıdan uzak olmadığı doğrudur. Fakat zaman, onun bu yaptığını beğenmedi ve yaklaşık olarak onun hayatından bir yüzyıl sonra onun o doyuma ulaşamadığı konuların yankısı, kendi dönemlerinin gerçek İslâmî ve İranî kültürün sözcüleri olan Gazzâlî ve Ferîd-i Gilânî gibi kişilerin eserlerinde görüldü.
Pûr-i Sînâ’nın mutluluk verici özelliklerinden birisi de onun vefalı, çalışkan öğrencilere de sahip oluşuydu. 403/1013 yılından üstadın ömrünün sonuna dek büyük bir tevazu ve saygıyla onun hizmetinde bulunan Ebû‘Ubeyd Abdulvahid b. Muhammed-i Cuzcânî (Horâsân Guzgânân’ından), Behmen-yâr b. Merzbân, Âzerbaycan Zerdüştlerindendi ve Pûr-i Sînâ, Irak’a geldiğinde onun hizmetine girdi. Ölümü, Üstadın ölümünden otuz yıl sonra, 457/1064 yılındadır. O, İbn Sînâ’nın en büyük öğrencisidir. En önemli ve güvenilir eseri, mantık, tabiiyât ve ilahiyat konusundaki et-Tahsîl ya da et-Tahsîlât isimli kitabıdır. Behmenyâr’ın dayısı olan Behrâm b. Hurşid b. Yezdyâr adına telif etmiştir. Bu kitap, V/XI. ve VI/XII. yüzyıllarda en önemli ders kitapları arasındaydı. Onun hikmet konusunda yazmış olduğu başka eserleri de olup tümü Arapçadır.
İbn Sînâ’nın öğrencilerinden bir başkası da Ebû Abdullah-i Ma’sûmî’dir. Gazneli Mahmûd’un Rey’e yaptığı saldırı ve Mutezile ve Şia’nın ileri gelen önemli filozof ve öncülerinin vahşice öldürülmesi sonucu şehit edildiği (420/1029) rivayet edilir. Ünlü ve önemli eseri İsbâtu’l-Mefârikât, V/XI. ile VI/XII. yüzyılda büyük bir üne sahipti.
Kimi araştırmacılar, Ebû Ali Sînâ’nın Risâle-i Hayy b. Yakzân’ının Farsça tercüme ve şerhinin ona ait olduğunu söyler.
Ebû Reyhân-i Bîrûnî, Harezmli Muhammed b. Ahmed dönemi İran’ın büyük düşünür, alim, görüş sahibi, eski dünyanın değerli matematikçi ve astronomicisi, eşine az rastlanır ünlü ve çok bilgili alimlerindendir. Ancak onun İslâm kültüründeki değeri, hala gerektiği şekilde açıklık kazanmış değildir. Irak’taki İran sülalesinin o bölgedeki başkenti olan Harezm’in Kas şehrinin Havma’sında 362/972 yılında doğdu. Öğrenimine Harezm’de başladı ve bu şehirde edebiyat, felsefe, tabiiyât, riyaziyat bilimlerini hocaların yanında aldı. Özellikle IV/X. yüzyıl sonlarının ile V/XI. yüzyıl başlarının büyük matematikçisi, Ebû Nâsır Mansûr b. Ali b. Irak’ın eğitim ve terbiyesinden geçti. Ondan sonra da Âl-i Irak hanedanının zayıflayıp işlerinin bozulmaya yüz tutması sonucu Harezm’i terk edip Horâsân’a, oradan da Rey ve Taberistân bölgesine geçti. Daha sonra Gurgân’a gitti ve bir süre büyük bir saygı ve itibarla Şemsu’l-Me‘âlî Kâbûs b. Voşmgîr’in hizmetinde bulundu. Âsâru’l-Bâkiye adlı kitabını, onun adına 391/1000 yılında kaleme aldı. Birkaç yıl sonra da Harezm’e geri döndü ve Âl-i Me’mun Harezmşahlarının hizmetinde bulundu. Ebû’l-Abbâs Me’mûn b. Me’mûn’un yardımcılığına ve müşavirliğine atandı. Fakat bildiğimiz üzere bu dönemlerde Gazneli Mahmûd, çeşitli bahanelerle Harezm’in içişlerine karışmaya başladı ve burayı adeti olduğu üzere katliam ve esaretlerle halkını yağmalamaya ve mallarını almaya başlayıp egemenliği altına geçirerek o dönemdeki İran hanedanlarını yok etti. Bu olay, 408/1017 yılı civarlarında oldu. Bu olaydan sonra Mahmûd için Harezm’in bütün ganimetlerinden daha değerli olan Ebû Reyhân, onun ordusuyla birlikte Gazne’ye götürüldü. Ondan sonra da onun ve veliahtının müneccimi olarak Gazne sarayında çalıştı. Mahmûd ile birlikte Hindistan seferlerine katıldı, o memleketteki alimlerle görüş alış-verişlerinde bulundu, onlardan Sanskrit dilini, Hint felsefesini, matematiğini, astronomisini ve dinî sosyal inançlarını, edebiyatını, adetlerini ve dinlerini öğrendi. Dönemin coğrafya konuları konusunda detaylı araştırmalarda bulundu. Tüm bu detaylı ve değerli birikimlerinden eşsiz şaheseri Kitâbu Mâlu’l-Hind isimli kitabını meydana getirdi. Aynı şekilde Mes‘ûd’un ve oğlunun dönemlerinde sürekli hizmette bulundu. Nihayet 440/1242 yılında Gazne şehrinde vefat etti. Ebû Reyhân, değişik konularda eserler yazmıştır. Zira o, kesintisiz olarak dönemin bütün bilim dallarında araştırmalar ve değerlendirmeler yapmış bu çalışmalarının meyvesini de eserler kaleme almak şeklinde sunmuş olan mütefekkir ve araştırmacı bir kişidir. Kendisi, altmış beş yaşına kadarki ömründe kaleme aldığı eserlerinin bir fihristini vermiş olup toplam yüz on üç kitabı kapsamaktadır. Konu olarak da heyet, tıp, hikmet, hesap, fiziksel konular, zaman ve vakit ilmi, astronomi hükümleri, hikayeler, olaylar, tarih, coğrafya, eczacılık ve inanç gibi konulardır. Bu tarihten sonra yetmiş sekiz yıllık ömrünün sonuna dek bu yüz on üç kitabına değişik konularda başka kitaplar da yazarak eklemede bulundu. Bunlardan el-Cemâhir, ed-Dustûr, el-Kânûnu’l-Mes‘ûdî gibi kimi kitapları, ilgili dallarda İslâmî kitapların ana kaynaklarındandır.
Ebû Reyhân’ın çeşitli eserlerinden bugün elimizde yirmi kusur civarında ünlü eseri mevcut olup bunların en önemlileri şunlardır:
1) et-Tefhîm li Evâili Sinâ‘ati’t-Tencîm, Farsça ve Arapça olarak iki dilde, hesap, hendese, heyet, astronomi ve usturlab bilimleri dalında yazılmış olup her iki dilde de basılıp yayınlanmıştır. Bu kitabın Farsça yazılanı, genellikle Pehlevî esaslar açısından birçok Farsça astronomi, matematik ve Farsça kavramları içermesi açısından çok değerli ve önemlidir ve ilk değerli Farsça bilimsel kitaplardan sayılır. Ebû Reyhân, bu kitabı 420/1029 yılında Huseyn-i Hârezmî’nin kızı Reyhâne’nin adına yazmıştır.
2) Makâlîdu İlmi’l-Hey’e, üstad bu eserini, Rey’den ayrılarak Taberistân’a gidip burada kaldığı sırada Taberistân komutanı Merzbân b. Rustem b. Şervîn adına yazmıştır.
3) el-İsti’âb fi San‘ati’l-Usturlâb, Üstad’ın ilk dönem eserlerinden olup usturlab konularıyla ilgili çeşitli konuları içeren en iyi kitaplardandır.
4) el-Âsâru’l-Bâkîye ani’l-Kurûni’l-Hâliye, Ebû Reyhân’ın takvim, eski milletlerin önemli gün ve bayramlarının tanınması konusundaki ölümsüz şaheseridir. Bunun dışında tarihsel açıdan nadir ve çok kıymetli bilgileri ve üstadın değişik konulardaki yeni görüşlerini içermesi açısından da mükemmel bir eserdir.
5) el-Kânûnu’l-Mes‘ûdî, heyet ve astronomi ile ilgili bir eser olup bunu, Ptolemaios’un el-Micistî adlı eserinin ikincisi olarak nitelemişlerdir. Gerçekten de böyledir. Gazneli Sultan Mes‘ûd adına yazılmış olan bu kitap, matematik, astronomi ve heyet bilimi açısından bir ansiklopedi değerindedir. Bu eserde de eskilerin bilgileri noktasında çok değerli konular da yer almaktadır.
6) Malu’l-Hind min Makûleti Makbûleti fi’l-Aklî ev Marzuleti, üstadın hendese bilimi açısından en ölümsüz şaheserlerindendir, hala da bu alandaki en önemli kaynak eser sayılmaktadır. Ebû Reyhân, sadece bu tür detaylı bir araştırma tarzı kullanarak böyle bir eseri kaleme almış olmakla kendi döneminden bin yıl ileri gittiğini göstermiş olmaktadır.
7) Tahdîdu Nihâyeti’l-Emâkin, Matematiksel coğrafya konusundadır. Bu eserde üstad, bir başka eseri olan Tastihu’s-Suver ve Tabtihu’l-Kuver adlı kitapta şerhettiği kendi buluş tarzını, yani harita (cartographie) bilimi konusunda ortaya koymuştur.
8) el-Cemâhir fi Ma’rifeti’l-Cevâhir, değerli taşların ve bazı madenlerin fiziksel araştırması noktasında çok değerli eski kaynak eserlerdendir. Üstadın bu kitapta özel bazı unsur ve cisimlerin tartılmasının belirlenmesi için kullandığı yöntem, çok ince, ayrıntılı ve günümüzde icat edilmiş olan sonuçlara yakın bir niteliktedir.
Ebû Reyhân-i Bîrûnî, eski dünyada eşine çok az rastlanır büyük mütefekkir ve alimlerdendir. Onun araştırma noktasındaki yöntemi, bilimsel değerini hiçbir zaman kaybetmeyecek olan bir araştırma yöntemi olup sözleri, son derece güvenilir bir derecededir. Bu ince görüşlü şahsiyetin görüşlerinin dikkat ve isabeti gerçekte kendi felsefî okumalarına borçludur. Felsefe noktasında ise, kendi dönemindeki ariflerin yönteminin takipçisi değil kendisinin sahip olduğu kendine özgü inanç, düşünce, kişisel ve kuşkucu yöntemi ve görüşleriyle Aristo’dan üstündür. Onun matematikteki ince düşüncesi, felsefede tasavvur ve evhamdan daha üstün gerçeklerin habercisidir. Bir başka ifadeyle, kesin ve inkar edilemez matematik esasları gibi gerçeklerin habercisidir. Bundan dolayıdır ki Ebû Reyhân, sadece Aristo ve onun takipçilerinin ya da diğer Yunan filozoflarının yöntemini okumakla yetinmemiş diğer milletlerin özellikle de eski Hint ve İran milletlerinin felsefî inançlarını da dikkate almıştır. Onun ve Ebû Ali’nin soru ve cevaplarında ve onun Ebû Ali’nin cevaplarına yaptığı açıklamalardaki derin ve kapsamlı felsefî görüşleri, Meşâî felsefe yöntemi karşısında durmayışı çok iyi bir şekilde görülmektedir.