Cuma 18 Mayıs 2012 - 05:13

الجمعة ٢٧ جمادى الآخرة ١٤٣٣

جمعه ۲۹ ارديبهشت ۱۳۹۱ - ۰۶:۴۳

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

Bu bölümün girişinde de ifade ettiğimiz gibi IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüz­yıl başları bilim tarihinde çok önemli bir dönemdir. Önceki dönem­lerde bi­limsel ça­balarının sonucundan tam anlamıyla fayda sağlamış olan İranlılar, bu dönemde değişik hikmet ve aklî bilimler konusunda büyük ilerlemeler kat edip ünlü kişiler, bu dönemin başın­dan sonuna dek değişik bilim dallarında telifler vermekle uğ­raşma imkanı buldular ve dünya ün­lülerini hiçbir zaman azaltmayacak bir bi­lim­sel güç de­recesine ulaşabildi­ler.

Bu alimlerden bazıları tıp, astronomi, mate­matik, fel­sefe gibi bilim dalları­nın özel bir dalında ya da bunların tü­münde önemli bir ba­şarı sağ­ladılar ve seç­kin eserler verdiler. Bunların bir kısmı da hem nesir hem de nazımda Fars edebi­yatında bir makam ve mertebe sahibi oldular.

Felsefe alanında bu yüzyılın büyük üstatlarının başında Muhammed b. Zekeriyyâ-yı Râzî (ö.313/925), Ebû Nasr Muhammed b. Muhammed-i Fârâbî (ö.339/950), Ebû Suleymân Muhammed b. Tâhir-i Mantıkî-yi Sistânî (ö.391/1000’den sonra), İbn Miskeveyh diye bilinen Ebû Ali Ahmed b. Muhammed (ö.421/1030), Ebû’l-Ferec İbn Hindû (ö.410/1019 ya da 420/1029), Ebû Ali Sînâ (ö.428/1036) ve İhvânu’s-Safâ gibileri gel­mektedir. Bu büyük kişiler konusunda yeri geldiğinde ayrı ayrı söz edece­ğiz.

Matematik, heyet ve astronomi bilimleri, IV/X. ve V/XI. yüzyıl İran’ında en üst noktaya ulaştı. Nitekim bu dönemi genel bi­limler tari­hinde ma­tematik biliminin en önemli ilerleme dönemlerin­den saymak ge­rekir. İsmini zik­rettiğimiz bu bilim adamlarından başka ve bunların bir bölümü bir yönüyle ma­tematik biliminde makam sahi­bidirler. Bu dö­nemde kendilerinden müteaddit eserler geriye kalmış olan birkaç büyük matematikçi yaşamış olup bun­lardan ba­zıları şunlardır: Ebû’l-Vefâ-i Buzcânî-yi Nîşâbûrî (328-387/939-997); Ebû Cafer Hâzin-i Horâsânî (ö.349-360/960-970 arası); Ebû Sehl Vicen b. Rustem-i Kûhî-yi Taberî; Ebû Sa’îd Ahmed b. Muhammed b. Abdulcelîl-i Segzî (ö.414/1023); Ebû’l-Huseyn Abdurrahman b. Ömer Sûfî-yi Râzî (291-376/903-986); Üstad Adudu’d-devle (matematik bi­limleri alanında ve Farsça tercümesi elde mevcut olan ve basılmış olan ünlü Suveru’l-Kevâkib adlı kitabın müellifi); Kuşyâr b. Lebbân-ı Gîlî; Ebû’l-Abbâs-i Serahsî (ö.346/957); hayat hikaye­sini ayrı olarak ele alacağımız değerli düşünür ve alim Ebû Reyhân Muhammed b. Ahmed-i Bîrûnî-yi Hârezmî.

Tıp bilimi alanında İslâm medeniyetinin en ünlü yazarları bu dönem­lerde ortaya çıkmış olup bunların tümü İranlıydı. Bunların en ilki ve en büyüğü Muhammed b. Zekeriyya-yi Râzî’dir (ö.313/925). Bu değerli ali­min hayatını ve eserlerini ele alacağız. İslâmî tıbbın dört er­kanından ikin­cisi Kitâbu’l-Hâvî adlı eser bu değerli üstada aittir. Bu ese­rin tümü Latinceye tercüme edilmiş olup şu anda bu eserin Latincedeki 25 cüzü elde mevcuttur.

Bu dönemin bir diğer büyük doktoru Kitâb-i Ganî ve Munî adlı eserin yazarı Ebû Mansûr Hasan b. Nûh-i Buhârî’dir. Onun Ebû Ali Sînâ’nın tıp konu­sundaki hocası olduğu rivayet edilir.

Bir diğeri Adudu’d-devle Fenâhusrev Deylemî’nin doktoru Ali b. Abbâs Me­cûsî-yi Ahvâzî’dir. İranlı büyük doktor Ebû Mâhir b. Mûsâ b. Sayyâr-i Kûmî’nin öğrencisi olup 384/994 yılında öldü. Zer­düştlük dinine mensup oldu­ğundan do­layı kendisine Mecûsî denil­mekteydi. En ünlü ki­tabı, Kâmilu’s-San‘a’dır. Ayrıca et-Tıbbu’l-Melikî ve Kunnâş-i Azudî adlı eserleri de meşhur olup birkaç kez ba­sılmıştır. Latince tercümesi de birkaç kez basılıp yayınlanmıştır. İslâmî tıbbın dört rüknünün üçüncü rüknü olan bu kitap, tıp alanındaki en kamil kitap olan Kânûn’dan önce tanınmış ve onun yazılmasından sonra da önemini hiçbir zaman yitirmemiştir.

İbn Sînâ’nın dostu ve çağdaşı olan Ebû Sehl İsa b. Yahyâ Mesîhî-yi Curcânî, Gurgân Hıristiyanlarındandı ve İbn Sînâ ile birlikte bir müddet Harezmli Me’mûn ailesinin sarayında yaşadı. Sonunda Gazneli Mahmûd’un kor­kusundan, dostuyla birlikte oradan kaçtı ve  403/1012 yı­lında Harezm ve Gurgân arasındaki çölde can verdi. Ünlü ve önemli kitabı el-Mâte fi’s-Sinâ‘ati’t-tıbbiyye ünlüdür.

Bu dönemlerin en büyük doktoru hayatını ayrı olarak ele ala­cağımız Ebû Ali Sînâ’dır. İslâmî tıbbın dört erkanının dördüncü rüknü olan el-Kâ­nûn adlı ki­tabı, ünü tüm dünyayı saran bir eserdir. Arapça metni ve La­tince tercümeleri de­fa­larca basılmıştır.

Sözünü etmekte olduğumuz bu dönemde başka bilimler de in­celeme ko­nu­suydu. Eczacılık (=es-sidne ya da sidle) da bun­lardandır. Bu bilim da­lında Ebû Reyhân’ın aynı isimdeki Arapça kitabı (Sidne) ve Ebû Mansûr Muvaffık b. Ali-yi Herevî’nin Farsça el-Ebniye an Hakâyikî’l-Edviye ki­tabı, bu dönemin en ünlü eserleri sayılır.

Bir başka bilim dalı da kimya olup bu bilim dalındaki en iyi eserleri Muhammed b. Zekeriyyâ-yi Râzî yazmıştır; bir diğer meşhur eser de ‘Aynu’s-San‘a ve ‘Avnu’s-Sinâ‘a adlı eser olup bunun Arapça aslı, Farsça ve İn­gilizce ter­cümesi basılmıştır. Bu eserin yazarı Harezmli meşhur alim Muhammed b. Abdulmelik-i Sâlihî’dir.

Coğrafya biliminde bu dönemin en eski kitabı, bundan önce ismini bir­kaç kez zikretmiş olduğumuz meşhur alim Ebû Zeyd-i Belhî’ye aittir. Ebû Zeyd’in coğrafya alanındaki kitabı Suveru’l-Akâlîm’dir. Her ne kadar onun Arapça aslı elde mevcut değilse de Farsça’ya tercüme edilmiş olan tercümesinin bir kısmı birkaç yıl önce bulunmuş ve basılmıştır. Bu dö­neme ait olan coğrafya alanındaki bir diğer önemli eser de Ebû İshak İb­rahim b. Muhammed Fârsî-yi İstahrî’ye ait Mesâliku’l-Memâlik adlı ki­taptır. El-istahrî kendi ese­rinde Ebû Zeyd-i Belhî’nin Suveru’l-Akâlîm adlı kitabını göz önünde bulundurmuştur. Bu döneme ait olan coğrafya konu­sunda önemli sa­yılan Farsça yazılmış Hududu’l-‘Alem mine’l-Maşrik ile’l-Mağrib adında bir diğer önemli eser de elimizde mevcut olup Horâ­sân, Mâverâunnehir ve Türkistan ile ilgili son derece önemli bilgiler içer­mesi açı­sından çok büyük bir değere sahiptir. Bu eser, bugüne kadar birçok kez basılmış olup onunla ilgili olarak iki Rus araştırmacı olan Bartold ve Minorsky tarafın­dan çok yararlı araştırmalar yapılmıştır. Bu döneme ait olan bu alanla ilgili ola­rak çok önemli ve güvenilir bir diğer kitap da Ebû Reyhân-i Bîrûnî’nin Mâlu’l-hind adlı kitabı olup Bîrûnî’den söz ederken bundan ayrıca söz edeceğiz. Aynı döneme ait coğrafya alanında yazılmış iki önemli eser daha elimizde mevcuttur ki bunların yazarları İranlı değil­dir. Fakat İran konusunda içerdikleri çok geniş bilgilerden dolayı İranbilim konusunda önemli kaynak eserler­den sayılmakta­dırlar. Bunlar­dan birisi, Mansûr b. Nûh-i Sâmânî’nin (350-366/961-976) çağdaşı olan İbn Havkal-i Bağdâdî’ye ait olan Sûretu’l-Arz’dır. Bir diğeri de Şemseddîn Ebû Abdullah el-Makdîsî’nin eseri Ahsenu’t-Tekâsîm fi Ma’rifeti’l-Akâlîm adlı kitaptır.

Bu dönemdeki aklî bilimlerin süreci konusunda böyle özet bir bilgi ver­dikten sonra şimdi de dönemin önemli hekîm/filozof ve bilginleri olan 1) İhvânu’s-Safâ, 2) Muhammed Zekeriyyâ-yi Râzî, 3) Fârâbî, 4) Ebû Ali Miskeveyh, 5) Ebû Ali Sînâ, 6) Ebû Reyhân-i Bîrûnî’nin hayatı ve eserleri ile ilgili özet bir bilgi verme­miz yerinde olacaktır

İhvânu’s-Safâ ve Hillânu’l-Vefâ, İranlı bir hekimler/filo­zoflar sı­nıfı olup Pythagoras yanlılarının adetlerine göre sıralı topluluklara sa­hip­tiler ve bu toplu­luk­larda kardeş (Ahî) olarak isimlen­dirdikleri kendi fır­kalarına mensup kişilerin eğitimi noktasında ken­dilerine özgü bir eğitim sistemine sahiptiler. Bu kimselere ilim, değişik bilgiler, ahlakî ve eğitici öğretiler vermekteydiler. Bu sıralı topluluk­larda alimler, şehzadeler, ve­zirler, valiler, katipler, eşraf, köylüler, tüc­carlar, hatta dinî fakih ve alimler bulunmakta, sanatkar çocukları ve değişik meslekler­den insanların ço­cukları buralara üye olmaktaydılar. Buraya üye olan­ların tümü­nün amacı, din yoluyla kendilerini temizle­mek ve üstün nitelikleri elde etmek için hikmeti öğrenmek, manevî makamlara ulaşmak ve ilahî bir nefse sa­hip ol­maktı. Sosyal alandaki görevleri, manevî uğraşlara ulaşmak için maddî açıdan refah elde etmek üzere birbirlerine yardım etmekti. 

Bilimsel açıdan İhvânu’s-Safâ hareketinin önemi, dinî, matema­tik, ta­biî ve ilahî olmak üzere dört grupta sade risalelerin düzenlenmiş olması olup bunların sayısı bir mukaddime risalesi, bir hatime risalesi ile 54’e ulaşmakta, bunların tümü birkaç kez basılmıştır. Bunların Farsça tercü­meleri de yapılmış olup hep­sinden de önemlisi, VII/XIII. yüzyılın büyük alimi Sirâceddîn-i Urmevî (ö.682/1283) ta­rafından yapılmış olan Mucmelu’l-Hikme adlı özettir. Yine bunun tam bir Farsça tercümesi daha elde mevcut olup 1884 yılında Bombay’da basıl­mıştır. Bu risalelerde dik­kate değer önemli konu, zamanın bilim­lerinin sadeleşti­rilmesinin ve onla­rın teknikten anlamayan normal halkın anlayacağı bir şekilde yazılmasına ilave olarak felsefe ve ona bağlı olan konuların Şeriata yaklaştırılmış olma­sıdır. İhvân, kendi ri­salelerinin müelliflerinin ismini gizlemeğe çalışmış ol­masına rağmen bunlardan beşinin ismi bilinmektedir. Tüm risalelerin yazımı ve dü­zenlenmesi kendi sorumluluğunda olan en önemli kişi, Ebû Suleymân Muhammed b. Ma’şer-i Bustî’dir.

Zekeriyyâ-yi Râzî, mütefekkir, aydın bir fi­lozof, ken­dine özgü inançlara sahip ve filozofların inanç usullerinin bir ço­ğunda kendi çağ­daşları arasında önde gelmekteydi. 251/865 yılı Şaban ayının sonlarında Rey’de doğdu, aynı şehirde kimya, Tabi’iyât, tıp ve fel­sefe alanındaki eğitimini aldı. Onun tıp ala­nındaki hocası bilinmemekte­dir. Felsefede ise kimileri onu daha önce ismi zikredilen Ebû Zeyd-i Belhî’nin ve III/IX. yüzyılın meşhur ve öz­gür dü­şünceli İran asıllı aydın ve filozofu, İran’ın eski filozoflarının düşüncelerinin bir tebliğcisi olan Ebû’l-Abbâs-i İrânşehrî’nin öğrencisi olarak kabul etmişlerdir. Râzî, tıp bili­minde büyük bir başarı göster­dikten sonra Sâmânîler tarafından Rey va­lisi olan Ebû Sâlih Mansûr b. İshak-ı Sâmânî’nin hizmetine girdi ve o şe­hirde kurulmuş olan hasta­nenin başkanlığına atandı. Zamanın halife ve padişahlarının davetleri üzerine birçok yere gitti. Fakat onun arzusu, doğ­duğu yerden başka yere gitmekten yana değildi ve aynı yerde  313 yılının Şaban ayın­dan beş gün geçtikten sonra (31 Ekim 925) vefat etti. Râzî, öm­rünün sonlarında çok okuyup yazmaktan ve kimyasal deneyler yapmaktan dolayı gözlerinin su­lanması ve so­nunda da kör olmayla karşı karşıya kaldı. Fakat yine de işten geri durmadı. Baş­kalarının gözleriyle okuyor ve baş­kalarının elleriyle yazıyordu, kendi notlarını da öğrencilerinin yardımıyla derliyordu.

Onun tıp, kimya ve felsefe alanındaki eserleri çoktur. IV/X. ve V/XI. yüzyılın eşsiz alim ve aydını Ebû Reyhân-i Bîrûnî, onun değişik eserlerinin fih­risti konu­sunda bir risale kaleme aldı. Şu anda tümü dikkate değer ve de­ğerli olan felsefe alanındaki eserlerinden bir kısmı elde mevcut olup şunlardan ibarettir: el-Kevânînu’t-Tabî‘a fi’l-Hikmeti’l-Felsefîyye, et-Tıbbu’r-Rûhânî, es-Sîretu’l-Felsefîyye, Ma­kâle fi Ma Ba’de’t-Tabî‘a, Kitâbu’l-Lezze’den bir bölüm, el-‘İlmi’l-ilâhî, el-Kavl fi’l-Kudemâi’l-Hamse, el-Kavl fi’l-Heyûlâ, el-Kavl fi’z-Zamân ve’l-Mekân, el-Kavl fi’n-Nefs ve’l-‘Âlem. Râzî’den geriye kalmış olan bu kadar eserinden bile onun felsefî inanç ve düşüncesini rahatlıkla tanımak müm­kündür.  Râzî, eserle­rinin tümünü zamanın ge­reği olarak Arap diliyle yazmış ve onun fi­kirleri­nin büyük bir kısmını özellikle de Kitâbu’l-Lezze’de zikredildiği üzere, Nâ­sır-i Husrev Farsçaya tercüme etmiş ve Zâdu’l-Musâfirîn adlı eserinde aktarmış­tır. Değerli Alman bilimadamı Paul Kraus, Râzî’nin elde mevcut olan eserlerini, Risâletu Felsefîyye li Ebi Bekr Muhammed b. Zekeriyyâi’r-Râzî adı altında dü­zenlemiştir.

Râzî’nin felsefe alanındaki önemi, daha çok onun kendi çağ­daşların­dan bir çoğunun aksine bu dalda genellikle Aristo’nun görüş­lerine karşı olan kendine özgü inançlara sahip olması noktasındadır. Onun felsefe alanındaki etkisi Pythagoras’un tabii felsefesinden daha çok eski İranlıla­rın metafizik görüşlerin­den özellikle Mânî eserlerinden özellikle de o İranlı peygamberin kendi Seferu’l-Esrâr adlı eserinde zikrettiği görüşle­rindendi. O, eski İranlıların “Kudama-i Hamse” [yani Urmuzd (yaratıcı), zaman, mekan (yer), teveüm (Heyûlâ) Hilla] konu­sundaki görüşlerini teyid ve tekrar eden ilk kişidir.

Râzî, ahlak konusunda zühd, dünyayı terketme ve inzivadan yana de­ğil, te­mizlik ve iffetle toplumsal işlerde yer almaktan yanadır. O, lezzeti varlıksal bir hareket olarak görmez, aksine onu cismin tabiî hale dönüşü ve alemi de cismin kendi tabiî halinden çıkışı olarak kabul eder. Lezzetler­den yararlanmanın sadece cisimden ihtiyacın olduğu miktarda olmasına ve cismin diğer lezzetlerinden sa­kınılması gerekti­ğine, nefsi kemal derece­sine ulaştırmanın arayışı peşinde ol­makla –ki bunun sonucu ilim, adalet ve temizlik yoluyla Allah’a benzemektir –uğraşmak gerektiğine inanır.

Râzî, nübüvvet konusunda da yeni bir görüşe sahipti ve onu delillerle redde­diyordu. Bu görüşünü, en-Nubuvve ve Hiyelu’l-Mutenebbîn adlı iki kita­bında açıklamıştır.

Râzî’nin kimya alanındaki araştırma ve deneyleri, bilimsel ve detaylı bir de­recede olup kendisini İslâm medeniyetinde bu bilim da­lında yer alan ve kitap te­lif etmiş olan herkesten daha büyük saymak gerekir. Kükürt (Zeytü’z-Zac) ve al­kol (el-kahel, el-kehul) cevherinin (özünün) keşfedil­mesi, Râzî’nin kimya bilimi alanındaki deneylerinin sonucundandır.

Râzî’nin inkar edilmesi mümkün olmayan ünü ise tıp alanın­dadır. Nite­kim hiç tereddütsüz, kendisini tıp dünyasının en büyükle­rinden biri ve Galenos’un yerine hakkıyla oturan kişi olarak tanımla­mak gerekir. Onun tıp ala­nındaki eserleri müteaddit ve Ebû Reyhân-i Bîrûnî’nin Fih­rist-i Kutûb-i Muhammed b. Zekeriyyâ-i Râzî adlı ese­rinde zikrettiğine göre, büyük-küçük elli altı kitabı geç­mektedir. Tıp alanındaki en ünlü ki­tabı, Kitâbu’l-Hâvî olup IV/X. yüzyıl başla­rından itibaren tıp kitaplarının ana kitaplarından sayılmıştır. Bu an­siklopedik felsefe kitabı, tıp bilimiyle ilgili çok ayrıntılı bilgiler içermekte olup bölümlerinin sayısı otuza ulaş­maktadır. Bu ayrıntılı oluşu nedeniyle de tüm cüz­lerinin olduğu herhangi bir nüsha elde mevcut değildir. Aksine Arapça metnin­den elde mevcut bulunan tümü yaklaşık olarak bu kita­bın yarısı civarındadır ve şu anda Latinceye tercüme edilmiş olan bö­lümleri yirmi beşe ulaşmaktadır. Kitâbu’l-Hâvî’yi Râzî’nin öğrencileri, kendisinden sonra Buveyhîlerin meşhur veziri İbnu’l-‘Amîd’in emriyle üstadın notları üzerinde yaptıkları çalışmalar so­nucunda der­lemişler ve müsvedde olmaktan çıkarmışlardır. Bu kapsamlı kitabın önemi, tıp biliminin tüm tekniklerini ve dallarını içe­riyor olması ve müellifin za­manına kadarki tüm bilgileri kapsıyor olması­dır. Râzî, Rey hastane­sinde kalmış olduğu süre içinde yapmış olduğu te­davileri, deneyleri, teşhisleri ve günlük işle­rini top­lamış olduğu kişisel tes­pitlerini ve de­neysel notlarını burada toplamış ve onlara özel bir uzmanlık boyutu vermiştir. Avrupalıların Latin edebiyatı döne­minden itibaren bu kitap konusunda yapmış oldukları tercüme ve incelemeler, çok fazla olup burada tümünün zikredilmesi mümkün değildir.

Râzî’nin tıp alanındaki diğer meşhur kitaplarından biri de Sâmânîle­rin Rey’deki valisi, Mansûr b. İshak-i Sâmânî’nin adıyla isimlendirilmiş olan Kitâbu’l-Mansûrî ya da et-Tıbbu’l-Mansûrî adlı kitaptır. Bu eser, her ne ka­dar Kitâbu’l-Hâvî’den daha küçük ise de tıp konularının tüm içerik ve özetlerini içermesi açısından her za­man doktorların bir müracaat kay­nağı olmuş ve orta çağlarda birkaç kez Latinceye çevrilmiştir. Daha son­raları da defalarca basılmış­tır. Râzî’nin bu iki kitap dışında tıp konusuyla ilgili birkaç diğer küçük ri­salesi de Latince çevirmenlerinin eliyle bu dile tercüme edilmiş olup düzenlendikten sonra da basılmıştır. Râzî’nin tıp alanında tanınmış birkaç ünlü kitabı daha vardır. El-Cedrî, el-Fâhir, Def‘i Mazârri’l-Ağziye, el-Fusûl, el-Medhal, Berâe’s-Sâ‘a (hasta­lıkların hızlıca iyi­leştirilmesi ile ilgili), Tıbbu’l-Fukarâ diye bilinen Men la Yahdaru’t-Tabîb, Kitâbu’ş-Şekûk (Râzî, burada Galenos’a eleştirilerde bulun­makta­dır) gibi eserler bunlardandır.

Râzî’nin tıp alanındaki önemi, her şeyden önce onun bu alan­daki çok de­rin bilgisi, ilmî ve bilimsel yeterliliğidir. Gerçekte o, tam hakkıyla eski dünyadaki Hippokrates ve Galenos’un yerini tutmuş biridir. İkincisi, onun bu bilim dalında değişik tıbbî amaçlar ve söylemlerle yapmış olduğu deği­şik çalışmalardır. Üçün­cüsü de yeni ilaçların bulunmasında, yeni tedavi yöntemlerinin bulunma­sında veya çiçek hastalığı vb. gibi bazı hastalıkla­rın tedavisinin keşfi noktasında bul­muş olduğu yöntemlerdir. Ali b. Rebben-i Taberî’nin İslâm dünya­sında ondan önce tıp bilimi konusunda ilk kapsamlı kitabı derlediği doğrudur. Ancak Râzî, gerçek anlamda tıbbın gerçek temel atıcısıdır ve İslâmî İran tıbbındaki doktorla­rın öncüsüdür.

Ebû Nasr-i Fârâbî, Muhammed b. Muhammed, Sir deryası (Seyhun nehri) sahillerindeki Mâverâunnehir’in Pârâb (Fârâb) kazasındandır. 259/872 yılında doğdu. Babası, Sâmânîlerin ileri gelen devlet adamların­dan olup İran asıllıydı. Bazılarının zannettiği gibi onun Türk olarak bilin­mesi yanlıştır. Bu filozofun çağ­daşı olan İbn Nedîm, onun Türk olduğuna dair hiçbir şey söylememektedir. Ak­sine Fârâbî’nin Türk olduğu yönün­deki iddialar, VI/XII. yüzyıl ile son­rası eser­lerde görülmektedir. Pârâb ve İspiçâp bölgelerinin çadır ha­yatı yaşayan Türklerin burada yerleşmelerin­den sonra bu iddia ortaya atılmıştır.

Fârâbî, Mâverâunnehir’den ilim öğrenmek amacıyla Bağdat’a gitti ve büyük mantık ve felsefe hocası Ebû Bişr Mattâ b. Yunus el-Konnâî’nin ders hal­kasında bulundu. Daha sonra Merv Bilimler hav­zasında eğitim görmüş olan Har­ran şeh­rine mensup Yuhanna adın­daki hocadan mantık ve felsefe bilgisini aldı, Aristo’nun tüm kitapla­rını okuyarak içeriğini tam anlamıyla kavradı. Bağ­dat’tan sonra Mısır’a, oradan da Şam’a giderek Şam’ın ünlü valisi Seyfu’d-devle b. Ham­dan et-Tağlabî’nin (333-356/944-966) hizmetinde Halep ve Şam’da haya­tını sürdürdü. 339/950 yılında seksen yaşında vefat ettiği ana kadar da burada eser­ler yazıp eğitimle uğ­raştı.

Fârâbî’nin önemi, daha çok Aristo’nun eserlerine, özellikle de ilk öğret­menin Mantıkî söylemlerine yaptığı şerhler noktasındadır. Onun yapmış olduğu bu ça­lışmalarla Aristo mantığı en iyi şekliyle Müslümanlar arasında tanındığın­dan dolayı da kendisini, ilk öğret­menin, yani Aristo’nun devamı “Mu‘alimu’s-sânî/ikinci öğretmen” la­kabıyla niteledi­ler. Fakat onun bilimsel çalışmaları bu­nunla sınırlı kalmadı. Aksine ken­disi de çok değerli eserler meydana getirmiş, bunların büyük bir kısmı elde mevcut olup bir çoğu günümüze dek defalarca ba­sılmış ve değişik dünya dillerine tercüme edilmiştir. Bun­lardan birkaçı şunlardır: Risâle fi Mebâdi-yi Ârâi Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla (Fârâbî’nin Ahlâk konusundaki görüşlerini içermektedir), el-Cem‘u Beyne Ra’yi’l-Hekîmeyn Eflatun el-ilahî ve Aristo (Fârâbî, bu eserinde Eflatun ve Aristo’nun inanç esaslarını birbirine denkleştir­meye çalışmıştır), Agrâz ma Ba’de’t-Tabî‘a (Aristo’nun metafizik ile il­gili Kitâbu’l-Hurûf adlı eserinin aydınlatıcı bir şerhi ve açıklaması­dır), Fusûsu’l-Hikem, ‘Uyûnu’l-Mesâil, İhsâu’l-Ulûm ve birkaç değişik kitap ve risale. Fârâbî’ye Farsça şiirler de nisbet edilmiş olup şu iki ru­bai ona aittir:

Varlık sırları ham ve pişmemiş bir halde kaldı

O son derece değerli cevher ayrışmamış halde kaldı.

Herkes akıl deliliyle bir şeyler söyledi de

Asıl olan o nokta ise söylenmemiş halde kaldı.

***

Ey yaşlı ve gençleri görmüş olan sizler,

Eskimiş bu duvarın dibinin sufilerisiniz.

Sizden bir çocuk yanımızda hapsolunmuş

Onu kurtarmak için bir çaba gösteriniz.

Fârâbî’nin musikî konusundaki kitabı, her zaman bu bilim dalı ile il­gili en önemli bir kaynak olarak sayılmış olup birkaç kez basılmış, bunun Fransızca ter­cümesi de yayınlanmıştır.

Fârâbî, İslâm medeniyetinde filozof olarak nitelenen tüm alimler gibi kendi döneminin tüm bilimlerinden haberdar olup o bilim dalıyla ilgili eserler kaleme almıştır. Onun matematik ve musikî ala­nındaki bilgileri iyi, fakat tıp ve Tabiiyât konusunda orta derecede idi. Onun felsefî tarzını ha­kikatte İslâmî Ef­latuncu bir tarz olarak kabul etmek gerekir. O, Eflatun, Aristo ve Plotinos’un tarzının etkisi, aynı zamanda bir taraftan doğru­dan irfanın etkisi altında, bir diğer taraftan da İslâmî inanç esaslarının etkisi al­tında kalmıştır ve bu üç temelden ortaya çıkan özel karışım ve terkip Fârâblı üs­tadın felsefe alanındaki özel tarzını meydana ge­tirmiştir.

Fârâbî’nin kendinden sonraki filozoflar üzerindeki etkisi çok­tur. Nite­kim İs­lâm kültüründeki Hikmet-i Meşâî’den ya da genel ola­rak felsefeden söz edildi­ğinde kendisi ile Pûr-i Sînâ (İbn Sinâ), Müslümanlar arasında belirgin iki kişi olup yan yana ve Eflatun ve Aristo ile birlikte zikredilmiş­lerdir.

İbn Miskeveyh, Ebû Ali Ahmed b. Muhammed, İran’ın IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüzyıl başlarındaki büyük filozof, alim ve tarih­çilerindendir. O, İbn ‘Amîd kütüphanesinin müdürü olduğundan do­layı “Hâzin” diye lakaplandırılmıştı. Adı, Tabakât-ı Hukemâ’da “Ebû Ali el-Hâzin” diye de yazılır. Kendisi, İbn ‘Amîd’in vefatından sonra 421/1030 yılında vefat edinceye dek bir süre Adudu’d-devle-i Deylemî ve onun oğlu Samsâmu’d-devle’nin hizmetinde bulundu. Ebû Ali, ilk bi­limler noktasında çok bilgili bir kişiydi. Bu cümleden olarak felsefe, tıp ve kimya konularına herkesten daha çok eğilim duymakta, edebiyat ve tarih bilimleri ala­nında da büyük bir üne sahipti. En ünlü eserleri şunlardır: Tehzibu’l-Ahlâk (bir­kaç kez ba­sılmıştır), Câvîdân-ı Hired (birkaç kez basıldı, büyük bir bölümü eski İranlıların ahlakî anla­yışlarını konu almakta ve aynı isimdeki eserin bir öze­tidir), et-Tahâre veya et-Tahâretu’l-‘Arak (bu eser de ahlak bilimi açı­sından çok önemli eserlerden olup Hâce Nâsıreddîn-i Tûsî, Ahlâk-i Nâsırî adlı eserinde bu kitabı kendi çalışmasının temel kaynağı olarak almıştır.), Tecâribu’l-Umem (bu eser de tarihle ilgili bir kaynak olup İran ile ilgili çok yararlı tarihi bilgileri içer­mesinden dolayı ayrıca ilk dönem Deylemî padişahları ve emirleri hakkında bil­gileri içer­mesinden dolayı özel bir de­ğer ve öneme sahiptir). Ebû Ali Miskeveyh’in eserle­rinin tamamı Arapçadır.

İbn Sînâ: Genellikle “Ebû Ali Sînâ” veya “İbn Sînâ” ya da “Pûr-i Sînâ” olarak adlandırılmakta olan Huccetu’l-Hakk Şeyhu’r-Reis Şerefu’l-Mulk Ebû Ali Huseyn b. Abdullah b. Sînâ, doğu filozoflarının sonuncusu, İslâm filozoflarının en bü­yüklerinden, dünya bilim adam­larından ve Aristo’nun İslâm medeniyetin­deki devamı ve yerine geçe­nidir.  370/980 yılında, Buhârâ’ya bağlı Hormisen kö­yünde doğmuş­tur. Babası İsmailî inancınına mensup olup Sâmânî devletinin yö­neti­cile­rindendi. Bu İranlı ailenin büyük dedeleri “Sînâ”[1] adında bir adamdı. Bu ailenin nesebi bunda sona erdiğinden dolayı Ebû Ali, İbn Sînâ olarak ünlendi. Eğitim-öğreni­mine Buhârâ’da başladı ve ilk eği­timini aldıktan sonra IV/X. yüz­yılın bü­yük alimlerinden Ebû Abdullah Nâtilî-yi Taberistânî’nin yanında ders aldı ve Nâtilî Buhârâ’dan Harezm’e gittiği ana kadar hızla mantık, Öklides ve el-Micistî kitapla­rının bir bölümünü hocanın yanında, bir bölümünü de Allah’ın kendi­sine vermiş olduğu akıl ve zeka ile öğrendi. Nâtilî, Harezm’e gidince Ebû Ali tek başına ilahî, tabiî, tıp ve matematik bilimlerindeki in­ce­leme ve öğrenimine devam etti ve tüm bu bilimlerde yeterli bir hale geldi. Daha sonra Sâmânî padi­şahını hasta­lıktan kurtarıp tedavi et­mesi sonucu Sâmânîlerin sarayına girdi ve bu hanedanın güvenilir kütüphane­sinden yararlandı. On sekiz yaşına gelince (388/998) sa­hip olduğu üstün zekası ve başarılarının yardımıyla bütün bilim­leri kavramış olup kendisi­nin de ifadesiyle, bu esnada ezberleme ve zihin­sel kav­ram açısından son­raki dönemlerden daha önde fakat ondan sonra olgunlaşma ve sağlamlık açısın­dan daha üstündü. Ancak onun bilim kapasitesinde o tarihten sonra bir farklılık olmadı. Yirmi bir ya­şından itibaren eser yazmaya başladı, yirmi iki yaşında da babasını kaybetti. Babasının vefatından sonra Bu­hârâ’da bir süre babasının mesleği ile uğraştı. Bu dönemde Efrâsiyâboğulları’ın Buhârâ’ya yap­tıkları gale­beler sonucunda buranın iş­leri karışık hale geldiği için o da Bu­hârâ’dan Me’mûnilerin başkenti olan Gurgânc’a (Curcânîye, bugünkü Evrgenc) gitmek amacıyla Harezm’e gide­rek Harezmşahlı Ali b. Me’mûn b. Muhammed’in huzu­runa gitti ve bir süre bu diyarda ya­şadı. Ondan sonra da Gazneli Mahmûd’un ha­kimiye­tiyle birlikte mu­taassıp padişahın korkusundan Ebû Sehl-i Mesîhî ile bir­likte  403/1012 yılından önce Harezm çölü yolundan Gurgân’a kaçtı ve bir süre burada kaldı. Kitaplarının bir kısmını da burada kaleme aldı. 405/1014 yılı ci­varlarında Rey’e gitti ve Mecduddevle Ebû Tâlib Rustem b. Fahruddevle-i Deylemî’yi (387-420/997-1029) tedavi etti. Oradan da Kazvin ve Hemedân’a geçti ve yaklaşık dokuz yıl bu şe­hirde kaldı. Aynı yerde, 406/1015 yılından sonra ve 411/1020 yılından önce Şemsu’d-devle Ebû Tâhir Şah Husrev-i Deylemî’nin ve 387/997 yılından 412/1021 yılına kadar Hemedân ve çevresinde hüküm süren Fahruddevle-i Deylemî’nin diğer oğlunun vezirliğini yaptı. Ebû Ali, ve­zirliği süre­since öğretim ve te­liften geri durmadı ve Kitâbu’ş-Şifâ’nın tabiiyât bölümünü bu dönemde yazdı. Şemsu’d-devle’nin ölümünden sonra oğlu Samau’d-devle yerine oturdu ve Ebû Ali’ye vezirlik teklif etti. Fakat o, bunu kabul etmedi ve Şifa’nın tabiiyât ve ilahiyat bö­lümlerini tamamlamakla uğraşarak bu kita­bın mantık bi­limiyle ilgili bölümünü yazmaya başladı. Nihayet İsfa­hân’daki Deylemî valisi ‘Alâuddevle Kâkûye ile yazıştığı ithamıyla Ferdcân kalesinde (bu­günkü Ferâhan nahiyesinde bir yer) hapsedildi ve o zin­danda dört ay hapis kaldı. Bu süre içinde Kitâbu’l-Hidâye, Risâle-i Hayy b. Yakzân ve Kitâbu’l-Kulunc’u kaleme aldı. Ha­pisten kurtulduktan sonra kendi öğ­rencisi, Ebû ‘Ubeyd-i Cuzcânî, kardeşi ve iki kölesiyle birlikte ta­nınma­yacak bir şekilde ve sufilerin elbisesine bürünerek Hemedân’dan İsfa­hân’a kaçıp ‘Alâuddevle Kâkûye’nin huzuruna büyük bir say­gıyla kabul edildi. Hazarda ve seferde her zaman onunla birlikteydi ve eği­tim, öğ­retim ve telifle uğraştı. Nihayet ‘Alâuddevle ile birlikte Hemedân’a gittiği 428/1036 yılında hastalandı ve o şehirde hayatını kaybederek, aynı yerde defne­dildi. Mezarı şu anda bu şehirdedir.

İbn Sînâ, kendi döneminin tüm bilim dallarından haberdar, uzman ve her bir bilim dalıyla ilgili olarak telif ve araştırmalarda bu­lundu. Edebiyat ala­nında da değeri büyüktü. Fars ve Arap nazım ve nesrinde söz ve ma­kam sahibi biriydi. IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başlarında bilimsel ki­tapların Farsçayla yazılma­sının yeni başladığı ve bu dilin henüz bilimsel amacını ifade etmesi ge­rektiği bir düzeyde ol­madığı bir zamanda, İbn Sînâ, bu dilde eser telif etmekten, tasnifler yapmaktan geri durmadı ve kendi ana diliyle bilimsel ve felsefî kav­ram­ların or­taya çıkarılıp toplanma­sında İran’ın kendinden sonraki ya­zarlarının ön­cüsü oldu. Bundan da öte İbn Sînâ, bir başka bilime yani şiire de girmiş ve kendi­sinden ge­riye Farsça ve Arapça şiirler bırak­mıştır. Onun bu şiirlerinden bir kısmı, bilim­sel manzumeler ya da kısa şiirleridir. Bir diğer kısmı da Arapça kasi­deleri­dir ki bu kasidelerinin en tanınmışı onun ‘Ayniye-i Rûhîye Kasidesi’dir. Bu kasidenin ko­nusu, ruhun ortaya çıkışı ve onun cisme hulul edişi ve onun ruhanî mucerred aleme geri dönüşüdür.

Şeyhu’r-Reis’e ait olan Farsça şiirler, toplam olarak yirmi iki kıta ve ru­baidir. Bunların beyit sayısı, altmış beştir. Şu üç rubainin onun olduğu rivayet edilir:

Gönül her ne kadar bu çölde çok koşuşturduysa da

Bir kıl dahi çıkaramadı fakat kılı kırk yardı.

Benim gönlümde binlerce güneş aydınlandı,

Sonuçta kemâle bir zerre bile yol almadı.

***

Benimki gibi boş ve kolay bir küfür olmaz,

Benim imanımdan daha sağlam bir iman olmaz.

Zamanda benim gibi biri ve o da Kâfîr,

O halde tüm zamanlar içinde bir Müslüman olmaz.

***

Ömrün süsü olan o cevher gitti,

Zamane ömrün sermayesinin gücünü bitirdi.

Beyaz saç tellerimden ümit tomurcukları

Bak ki ömrün anasını karartıyor.

Ebû Ali Sînâ’nın eserleri ve telifleri çok olup yaklaşık olarak 238 kitap, risale ve mektubu geçmektedir. Eserlerinin tamamına ya­kını günümüze kadar gelmiş, bunların bir çoğu yayınlanmış olan, de­ğişik dünya dillerine çevrilen ve bunlara şerhler ve tefsirler yazılan tek büyük filozoftur. Eserle­rinin değişik ko­nular nok­tasındaki çeşitliliği de dikkate değerdir ve onun bilgi ve malumatının çeşitliliğin­den haber vermektedir. Tüm bu felsefî, tıp, tabiî, matematik, irfanî, Kur’ân tef­siri ve bunun dışındaki konularla il­gili kitaplarının burada ayrıntılı olarak zikredil­mesi zordur. Biz, sadece en önemli olanları zikretmekle yetineceğiz:

el-İşârât ve’t-Tenbîhât, Şeyh’in mantık, tabiî ve ilahî bilim ko­nusunda yaz­mış olduğu felsefî görüşlerinin toplu bir özetini içermek­tedir. Bu eserin en önemli şerhi, Hâce Nâsıreddîn-i Tûsî’nin (ö.672/1273) yapmış olduğu Hallu Muşkilâti’l-İşârât adlı şerhidir.

Kitâbu’ş-Şifâ, İbn Sînâ’nın felsefe konusundaki en kapsamlı eseridir. Man­tık, tabiiyât, riyaziyat ve ilahiyat olmak üzere dört bö­lümden oluş­maktadır. Bu bölümlerin her biri de ayrıca kendi içinde bilim dallarına, makalelere ve fa­sıllara ayrılmaktadır. Bu eserin, deği­şik bölümler halinde Arapça, Latince, Al­manca, Fransızca ve Farsça tercümeleri  elde mevcut­tur.

Kitâbu’n-Necât, Şeyh’in düzenlemiş olduğu Şifa’nın bir özeti niteliğin­dedir. Bundan dolayı da Şeyh’in felsefe ve mantık konusun­daki bilgi ve düşün­celerinin bir özeti niteliğindedir. Bu kitabın mate­matik ile ilgili olan bölümünü, Şeyh’in öğrencisi Ebû ‘Ubeyd-i Cuzcânî, Kitâbu’ş-Şifâ’nın Matematik bölümün­den bir özet çıkarıp bu esere eklemiştir.

Dâniş-nâme-i Âlâî, Felsefe konusunda olup Farsça yazılmış­tır. Şeyh, bu ese­rini ‘Alâuddevle’nin isteğiyle yazmış ve sadece mantık, tabiiyât ve ilahiyat bö­lümlerini yazmaya fırsat bulmuş, onun riyaziyat bölümünü öğ­rencisi Ebû ‘Ubeyd-i Cuzcânî, İbn Sînâ’nın kitaplarından ter­cüme edip derleyerek ona ekle­miştir.

Risâle-i Nabz, Farsça yazılmış olup damarlar, nabız ve onların türleri ve ni­teliklerini konu almaktadır.

Risâle-i Mi’râciyye ya da Mi’râc-nâme, Şeyh bu eserini bir dostunun is­teği üzerine yazmış olup Farsçadır. İbn Sînâ, bu eserinde mi’racın be­densel değil ma­nevî ve ruhî olduğunu ispat etmiştir.

Kitâbu’l-Kânûn, tıp konusunda İbn Sînâ’nın tıp ile ilgili yaz­mış ol­duğu ki­tapları arasında en önemli eseri, İslâmî tıbbın en önemli kitapla­rından ve eski dünyada tıp alanındaki rükünlerdendir. el-Kâ­nûn, beş kitap halinde ve her bir kitap birkaç “dal”a ayrılmaktadır. Bu eser, hem bütün şeklinde hem de ayrı ayrı bölümler halinde Latinceye ve diğer dünya dille­rine tercüme edilmiş ve basıl­mıştır. İranlı büyük alimler tarafından bu esere değerli ve büyük şerhler yazılmış, bundan özetler çıkarılmıştır. Bu eser üzerinde birçok haşiyeler yapılmıştır.

İbn Sînâ’nın tarih ve insanî bilimler felsefesindeki önemi şu­radandır: O, sa­hip olduğu olağanüstü zeka ve kabiliyetiyle en başta kendi dönemin­deki tüm bi­limsel bilgileri, kendi zamanına dek ortaya çıkmış olduğu ka­darıyla İranî-İslâmî kültürle birleştirerek kendi üstün zeka ve hafızasında toplayabilmiş ve mantıkî beyninde onlara bir şekil ve bilimsel bir düzen ve nizam verebilmiştir. Ondan sonra da kavranabilecek bir şekilde derleyip düzenleyerek yazıp kitap haline geti­rebilmiştir. Her bir bölümle ilgili ola­rak özellikle de tıp ve felsefe dallarında hem Farsça hem de Arapça öğre­tim derecelerinde kullanılabilir bir şe­kilde özet ve ay­rıntılı olarak kitaplar yazabilmiştir. İslâmî kültür ve medeniyetin kendi yaşadığı döneme kadar kendinde görmüş olduğu en kapsamlı, en yetenekli ve en açık be­yanlı ve en dü­zenli kişisiydi. İbn Sînâ ile ilgili bir diğer önemli nokta da onun me­ta­fizik konusunda İslâmî düşünce ile Yunan düşüncesi arasındaki telfîk nok­tasında kapsamlı bir çalışma yapmış olmasıdır. Bu çalışmala­rını hatta Kur’ân ve bazı süre ve ayetlerinin tefsirine kadar çekerek bu iki dü­şünce yapısında varolan şiddetli ikilemi ortadan kaldırdı. Onun bu noktada başa­rıdan uzak olmadığı doğ­rudur. Fakat zaman, onun bu yaptığını be­ğenmedi ve yaklaşık olarak onun haya­tından bir yüzyıl sonra onun o do­yuma ulaşamadığı konuların yankısı, kendi dö­nemlerinin gerçek İslâmî ve İranî kültürün sözcüleri olan Gazzâlî ve Ferîd-i Gilânî gibi kişilerin eserle­rinde görüldü.

Pûr-i Sînâ’nın mutluluk verici özelliklerinden birisi de onun vefalı, çalışkan öğrencilere de sahip oluşuydu.  403/1013 yılından üsta­dın ömrü­nün sonuna dek büyük bir tevazu ve saygıyla onun hizme­tinde bulunan Ebû‘Ubeyd Abdulvahid b. Muhammed-i Cuzcânî (Horâsân Guzgânân’ından), Behmen-yâr b. Merzbân, Âzerbaycan Zerdüştlerin­dendi ve Pûr-i Sînâ, Irak’a geldiğinde onun hizmetine girdi. Ölümü, Üsta­dın ölümünden otuz yıl sonra, 457/1064 yılındadır. O, İbn Sînâ’nın en bü­yük öğrencisidir. En önemli ve güve­nilir eseri, mantık, tabiiyât ve ilahiyat konusundaki et-Tahsîl ya da et-Tahsîlât isimli kitabıdır. Behmenyâr’ın dayısı olan Behrâm b. Hurşid b. Yezdyâr adına te­lif etmiştir. Bu kitap, V/XI. ve VI/XII. yüzyıllarda en önemli ders kitapları ara­sındaydı. Onun hikmet konusunda yazmış olduğu başka eserleri de olup tümü Arapçadır.

İbn Sînâ’nın öğrencilerinden bir başkası da Ebû Abdullah-i Ma’sûmî’dir. Gazneli Mahmûd’un Rey’e yaptığı saldırı ve Mutezile ve Şia’nın ileri gelen önemli filozof ve öncülerinin vahşice öldürülmesi so­nucu şehit edildiği (420/1029) riva­yet edilir. Ünlü ve önemli eseri İsbâtu’l-Mefârikât, V/XI. ile VI/XII. yüzyılda bü­yük bir üne sahipti.

Kimi araştırmacılar, Ebû Ali Sînâ’nın Risâle-i Hayy b. Yakzân’ının Farsça tercüme ve şerhinin ona ait olduğunu söyler.

 

Ebû Reyhân-i Bîrûnî, Harezmli Muhammed b. Ahmed dönemi İran’ın bü­yük düşünür, alim, görüş sahibi, eski dünyanın değerli ma­tema­tikçi ve astrono­micisi, eşine az rastlanır ünlü ve çok bilgili alimle­rinden­dir. Ancak onun İslâm kültü­ründeki değeri, hala gerektiği şe­kilde açıklık kazanmış değildir. Irak’taki İran sülalesinin o bölgedeki başkenti olan Harezm’in Kas şehrinin Havma’sında 362/972 yılında doğdu. Öğrenimine Harezm’de başladı ve bu şehirde edebiyat, felsefe, tabiiyât, riyaziyat bi­limlerini ho­caların yanında aldı. Özellikle IV/X. yüz­yıl sonlarının ile V/XI. yüzyıl başla­rının büyük matematikçisi, Ebû Nâsır Mansûr b. Ali b. Irak’ın eğitim ve terbiye­sinden geçti. Ondan sonra da Âl-i Irak haneda­nının za­yıflayıp işlerinin bozulmaya yüz tutması sonucu Harezm’i terk edip Ho­râ­sân’a, oradan da Rey ve Taberistân bölgesine geçti. Daha sonra Gurgân’a gitti ve bir süre büyük bir saygı ve itibarla Şemsu’l-Me‘âlî Kâbûs b. Voşmgîr’in hizme­tinde bulundu. Âsâru’l-Bâ­kiye adlı kitabını, onun adına 391/1000 yılında kaleme aldı. Birkaç yıl sonra da Harezm’e geri döndü ve Âl-i Me’mun Harezmşahlarının hizmetinde bulundu. Ebû’l-Abbâs Me’mûn b. Me’mûn’un yardımcılığına ve müşa­virliğine atandı. Fa­kat bil­diğimiz üzere bu dönemlerde Gazneli Mahmûd, çeşitli bahanelerle Harezm’in içişlerine karışmaya başladı ve burayı adeti olduğu üzere kat­liam ve esaretlerle halkını yağmalamaya ve mallarını almaya başlayıp egemenliği altına geçirerek o dönemdeki İran hanedanlarını yok etti. Bu olay, 408/1017 yılı civar­larında oldu. Bu olaydan sonra Mahmûd için Harezm’in bütün ganimetlerinden daha değerli olan Ebû Reyhân, onun ordusuyla birlikte Gazne’ye götü­rüldü. On­dan sonra da onun ve veliahtının müneccimi olarak Gazne sarayında çalıştı. Mahmûd ile birlikte Hindistan seferlerine katıldı, o memleketteki alimlerle görüş alış-verişle­rinde bulundu, on­lardan Sanskrit dilini, Hint felsefesini, mate­matiğini, astronomisini ve dinî sosyal inançlarını, edebiya­tını, adetlerini ve din­lerini öğrendi. Dönemin coğrafya konuları konusunda de­taylı araştırmalarda bu­lundu. Tüm bu detaylı ve değerli birikimlerinden eşsiz şa­heseri Kitâbu Mâlu’l-Hind isimli kitabını meydana getirdi. Aynı şekilde Mes‘ûd’un ve oğlunun dö­nemlerinde sürekli hizmette bulundu. Nihayet 440/1242 yı­lında Gazne şehrinde vefat etti. Ebû Reyhân, değişik ko­nularda eserler yazmıştır. Zira o, kesintisiz ola­rak dönemin bütün bi­lim dallarında araş­tırmalar ve değerlendirmeler yapmış bu çalışmala­rının meyvesini de eserler ka­leme almak şeklinde sunmuş olan müte­fekkir ve araştırmacı bir kişidir. Kendisi, altmış beş yaşına kadarki ömründe ka­leme aldığı eserle­rinin bir fihristini vermiş olup toplam yüz on üç kitabı kapsa­maktadır. Konu olarak da heyet, tıp, hikmet, he­sap, fiziksel konular, zaman ve vakit ilmi, astronomi hükümleri, hi­kayeler, olaylar, tarih, coğrafya, eczacılık ve inanç gibi konulardır. Bu tarihten sonra yet­miş sekiz yıllık ömrünün so­nuna dek bu yüz on üç kitabına değişik konularda başka kitaplar da yaza­rak eklemede bu­lundu. Bunlardan el-Cemâhir, ed-Dustûr, el-Kânûnu’l-Mes‘ûdî gibi kimi kitap­ları, ilgili dallarda İslâmî kitapların ana kay­nakla­rındandır.

Ebû Reyhân’ın çeşitli eserlerinden bugün elimizde yirmi kusur civa­rında ünlü eseri mevcut olup bunların en önemlileri şunlardır:

1) et-Tefhîm li Evâili Sinâ‘ati’t-Tencîm, Farsça ve Arapça olarak iki dilde, hesap, hendese, heyet, astronomi ve usturlab bilimleri dalında ya­zılmış olup her iki dilde de basılıp yayın­lanmıştır. Bu kitabın Farsça ya­zılanı, ge­nellikle Pehlevî esaslar açısın­dan birçok Farsça astronomi, ma­tematik ve Farsça kav­ramları içer­mesi açısından çok değerli ve önemlidir ve ilk değerli Farsça bi­limsel kitaplardan sayılır. Ebû Reyhân, bu kitabı 420/1029 yılında Huseyn-i Hârezmî’nin kızı Reyhâne’nin adına yazmıştır.

2) Makâlîdu İlmi’l-Hey’e, üstad bu eserini, Rey’den ayrıla­rak Taberistân’a gidip burada kaldığı sırada Taberistân komutanı Merzbân b. Rustem b. Şervîn adına yazmıştır.

3) el-İsti’âb fi San‘ati’l-Usturlâb, Üstad’ın ilk dönem eserlerin­den olup usturlab konularıyla ilgili çeşitli konuları içeren en iyi kitaplar­dandır.

4) el-Âsâru’l-Bâkîye ani’l-Kurûni’l-Hâliye, Ebû Reyhân’ın tak­vim, eski milletlerin önemli gün ve bayramlarının tanınması konu­sundaki ölümsüz şahe­seridir. Bunun dışında tarihsel açıdan nadir ve çok kıymetli bilgileri ve üs­tadın değişik konulardaki yeni görüşlerini içermesi açısından da mükemmel bir eser­dir.

5) el-Kânûnu’l-Mes‘ûdî, heyet ve astronomi ile ilgili bir eser olup bunu, Ptolemaios’un el-Micistî adlı eserinin ikincisi olarak nitelemişlerdir. Gerçekten de böyledir. Gazneli Sultan Mes‘ûd adına yazılmış olan bu ki­tap, matematik, ast­ronomi ve heyet bilimi açısından bir ansiklopedi değe­rindedir. Bu eserde de es­kilerin bilgileri noktasında çok değerli konular da yer almakta­dır.

6) Malu’l-Hind min Makûleti Makbûleti fi’l-Aklî ev Marzuleti, üs­tadın hendese bilimi açısından en ölümsüz şaheserle­rin­dendir, hala da bu alan­daki en önemli kaynak eser sayılmaktadır. Ebû Reyhân, sadece bu tür detaylı bir araştırma tarzı kullanarak böyle bir eseri kaleme almış olmakla kendi döne­min­den bin yıl ileri gittiğini göstermiş olmaktadır.

7) Tahdîdu Nihâyeti’l-Emâkin, Matematiksel coğrafya konusun­dadır. Bu eserde üstad, bir başka eseri olan Tastihu’s-Suver ve Tabtihu’l-Kuver adlı ki­tapta şerhettiği kendi buluş tarzını, yani ha­rita (cartographie) bilimi konu­sunda ortaya koymuştur.

8) el-Cemâhir fi Ma’rifeti’l-Cevâhir, değerli taşların ve bazı ma­denlerin fiziksel araştırması noktasında çok değerli eski kay­nak eserler­dendir. Üstadın bu kitapta özel bazı unsur ve cisimlerin tartılmasının be­lirlenmesi için kullandığı yöntem, çok ince, ayrıntılı ve günümüzde icat edilmiş olan sonuçlara yakın bir niteliktedir.

Ebû Reyhân-i Bîrûnî, eski dünyada eşine çok az rastlanır bü­yük müte­fekkir ve alimlerdendir. Onun araştırma noktasındaki yön­temi, bilimsel değerini hiçbir zaman kaybetmeyecek olan bir araştırma yöntemi olup sözleri, son derece güve­nilir bir derecededir. Bu ince gö­rüşlü şahsiyetin görüşlerinin dikkat ve isa­beti gerçekte kendi felsefî okumalarına borçlu­dur. Felsefe noktasında ise, kendi dö­nemindeki ariflerin yönteminin ta­kipçisi değil kendisinin sahip olduğu kendine özgü inanç, düşünce, kişisel ve kuşkucu yöntemi ve görüşle­riyle Aristo’dan üs­tündür. Onun matema­tikteki ince düşüncesi, felse­fede tasavvur ve evhamdan daha üstün ger­çeklerin habercisidir. Bir başka ifadeyle, kesin ve inkar edilemez matema­tik esasları gibi ger­çeklerin habercisidir. Bundan dolayıdır ki Ebû Rey­hân, sadece Aristo ve onun takipçilerinin ya da diğer Yunan filozofları­nın yönte­mini okumakla yetinmemiş diğer milletlerin özellikle de eski Hint ve İran mil­letlerinin felsefî inançlarını da dikkate almıştır. Onun ve Ebû Ali’nin soru ve ce­vaplarında ve onun Ebû Ali’nin cevaplarına yaptığı açık­lamalardaki de­rin ve kap­samlı felsefî görüşleri, Meşâî fel­sefe yöntemi kar­şısında durmayışı çok iyi bir şe­kilde görülmektedir.

 

 



[1] Bu isim, eski İranda kullanılan bir isim olup Saena kökünden türemiştir. “Şahin” anla­mına gelmektedir. Hatta III/IX. ve IV/X. yüzyılda da doğu bölgesinde kullanılmaktaydı.

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.