Cuma 18 Mayıs 2012 - 05:12

الجمعة ٢٧ جمادى الآخرة ١٤٣٣

جمعه ۲۹ ارديبهشت ۱۳۹۱ - ۰۶:۴۲

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
     

     

İnsan; İki Merkezli Varlık

     

İnsanın ruhunda iki merkez mevcuttur. Bunların her biri bir  tür ruhsal faaliyet ve tecelliler kaynağıdır. Bu iki merkezden biri akıl ve  diğeri gönüldür. Algı, düşünme, ileriyi görme, hesap yapma, mantık, istidlal,  ilim ve felsefe akıl merkezinin tecellilerindendir. İsteme, aşık olma, arzulama  ve harekete geçirme gibi bazı ruhsal tecelliler de gönül merkezinden  kaynaklanır.
        Gönül merkezinden sıcaklık ve hareket yükselir, akıl  merkezinden ise hidayet ve aydınlık. Solgun, isteksiz, ümitsiz ve arzusuz bir  gönlü olan insan soğuk, hareketsiz ve donuk bir varlıktır; ondan hiç bir  hareket beklenmez, ölüme hayattan daha yakındır o. Akıl, düşünme ve tedbir gücünden  yoksun olan kimse de karanlık bir gecede ışıksız ve kılavuzsuz hareket eden bir  makineye benzer.
        Bazen bu iki merkez arasında uyum gerçekleşir; gönlün  beğendiği bir şeyin iyi olduğunu akıl da onaylar. Bu tür durumlarda insan  herhangi bir sorun ve mahzurla karşılaşmaz. Çoğu zaman da iki merkez arasında  uyum gerçekleşmez. Mesela gönlün beğendiği ve bağlandığı bir şeyi, ileriyi  gören ve hesabını yapan akıl onaylamaz veya aklın iyi bulduğu ve kabul ettiği  bir şeyi gönül beğenmez veya sakıncalı bulur. İşte burada gönül ile akıl  arasında kavga ve çekişme başlar. Bireylerin farklılığı da işte burada ortaya çıkar;  bazıları aklın yolunu tutar ve bazıları da gönlün emrine boyun eğer.
        Akıl ve gönül arasındaki kavga ve çekişmenin bir örneği  şöyledir: Herkes içgüdüsel olarak çocuğunu sever, ilgi duyar ve bu sevgisinden  dolayı da çocuğunun rahat ve huzurlu olması için kendini zahmete düşürür.  Nitekim çocuğun eğitimi söz konusu olur. Aklın hesabı uyarınca eğitim, ne kadar  da kolay tutulursa tutulsun ve mülayim yapılırsa yapılsın yine de ister istemez  başlangıçta çocuk için bazı zorlukları olacaktır. Bazen baba ve anne, çocuğun  ayrılığına katlanmak zorunda kalacaktır. Gönül açısından evlat hasretine katlanmak  ağır ve zordur. İnsan gönlünün sözüne bakacak olsa, çocuğunun -geleceğinin ve  mutluluğunun yegâne aracı olan- eğitiminden vazgeçmesi gerekecektir; aklın  yolunu seçecek ve buyruğuna uyacak olsa gönül rızasına aykırı davranmak zorunda  kalacaktır.
        Bundan daha önemlisi ise insanın kendi nefsini tezkiye  etmesi ve arındırmasıdır. Nefsi arındırmak ve güzel ahlâk edinmek her şeyden  daha zor ve daha ağırdır. Çünkü bu bağlamda çoğunlukla akıl ve gönül iki karşıt  kutupta yer alır. Kötülük buyuran nefsle mücadele akıl ve imandan çok daha  güçlü bir şeyi gerektirir.
        Yüce Allah Resulü (s.a.a) bir gün bir grup gencin yanından  geçti; onların güçlerini denemek için büyük bir taşı kaldırmakla meşgul  olduklarını görünce şöyle buyurdu: "Sizin aranızda hakem olmamı ve kimin  güçlü olduğunu söylememi ister misiniz?" Gençler: "Evet, ey Allah  Resulü (s.a.a)!" dediler. Onlar zannettiler ki Allah Resulü (s.a.a), kimin  bileğinin daha güçlü ve kimin daha kuvvetli olduğunu belirleyecektir. Ancak  Allah Resulü (s.a.a), onların beklentisinin aksine şöyle buyurdu: "Aranızda  en güçlü olan, öfkelendiğinde ve sevinçli olduğunda aklın idaresini kötülük  buyuran nefse kaptırmayandır. Sizin en güçlü olanınız, bileği güçlü olan değil,  daha güçlü iradesi ve ruhiyesi olan kimsedir.
        Nefsi arındırma ve güzel ahlâk edinme bağlamında akıl ve  gönül arasında amansız bir çatışma vardır. Nefsi arındırma ve eğitme bu iki  merkez arasında uyum sağlamak içindir ve gönlün isteklerini kontrol altında  tutmayı gerektirir. Esas itibari ile düzen ve disiplin akıl merkezinden kaynaklanır,  dağınıklık ve başına buyrukluk ise gönül merkezinden.

     

Küçük Cihad ve Büyük Cihad

     

Yüce Allah Resulü (s.a.a) meşhur bir hadisinde dakik bir  beyan ile akıl ve gönül arasındaki kavgaya dikkat çekmiştir. Yüce Allah Resulü  (s.a.a), cihattan dönen ashap ve dostlarına hitap edip şöyle buyurdu:
        Ne mutlu onlara ki küçük cihadı yerine getirdiler ve büyük cihad  henüz onların üzerindedir.
        Ashap sordu: "Ey Allah Resulü (s.a.a), büyük cihad hangisidir?"  Allah Resulü (s.a.a) buyurdu ki: Nefsle ve gönlün azgınlıklarıyla.
        Ey şehan  koştim ma hasm-ı birun
        Mand hasm-i zı-an  beter der enderun
        Koşten  in, kar-ı agl u huş nist
        Şir-i  batın sehreyi herguş nist
        Gad rece'na min cihadi'l-asğar'im
        Ba boti ender cihad-ı ekber'im
        Sehl dan şir-i  ki safha bişkend
        Şir  an başed ki hud ra  bişkend.
        Ey şahlar, dış düşmanı öldürdük
        Ondan beter iç düşmanı kalmıştır
        Bunu öldürmek, akıl ve zekâ işi değil
        Batın aslanı tavşanın maskarası değil
        Küçük cihattan dönenleriz biz
        Batındaki putla büyük cihattayız
        Safları parçalayan aslan ne ki
        Kendini parçalayandır gerçek aslan.
        Bu çekişme ve kavgalarda bazen akıl, gönlü ve arzularını  etkisi altında tutarak emrine tâbi tutar ve bazen de gönül galip olur. Aklın  gönlü kontrolü altında tutmasının ve emrine muti ettirmesinin anlamı açıktır ve  açıklama gerektirmez. Gönlün akla galebe etmesi ve hâkimiyet kurması tefsir gerektiren  bir durumdur.

     

Aklın Yargısında Gönlün Etkisi

     

Akıl, özgür olması durumunda gerçekle uyumlu olarak  hükmedecektir; iyiyi iyi, kötüyü kötü görecektir. Gönül arzularının etkisinde  kaldığı durumda ise gerçekle uyumlu olarak değil, gönlün istediği ve beğendiği  şekilde yargıda bulunacaktır. Akıl kendi zatında adaletle hükmeden bir yargıçtır.  Ancak bunun gerçekleşmesi için bağımsızlığı korunmalı ve yürütme erki (eğilim,  arzu, karar ve iradeler) tarafından kukla haline getirilmemelidir. Eğer akıl  bir kuklaya dönüşecek olsa artık adaletle hükmetmesi beklenmemelidir.
        Takvalılar önderi İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:
        Bir şeye âşık olan ve gönül arzusu o şey hakkında galeyan eden  kimse gece körlüğüne tutulur ve ruhu hastalanır.
        Bu buyrukta geçen "gece körlüğü" ifadesiyle  kastedilen şudur: Bir yol göstericiye, akıl ve mantık aydınlığına ihtiyaç  duyduğu olayların karanlıklarında artık bir şey görmez. Öfke, sevgi ve nefret  yargı tarzında etkilidir. Şair şöyle demiş:
        Ve aynu'r-rıza an kulli aybin  kelileten
        Kema enne ayne's-suhti tubdi'l-mesaviye
        Sevgiyle bakmak, her hatayı örten gece gibidir
        Nasıl ki öfkeyle bakmak hataları ortaya çıkarır.
        Eğer insan, her şeye sevgiyle ve iyimserlikle yaklaşacak  olsa bu, bütün hataları ve kusurları örten gece karanlığı gibi olacaktır; öfke  ve kötümserlikle olaylara bakmak ise kusurları ortaya çıkaracaktır.
        Çun ğaraz  amed huner puşide şod
        Sed hicab ez dil be suyi dide şod
        Garaz, kin geldi miydi sanat örtülür
        Gönülden göze yüz perde örtülür.
        İnsanın kendine ait olan her şeyi güzel görmesi ve övmesinin  nedeni de budur. Sa'di'nin tabiriyle: "Herkes  kendi aklını kâmil ve kendi çocuğunu güzel görür." İnsan, kendisini  sevme içgüdüsüne sahiptir, kendisini her şeyden ve herkesten daha çok sever.  Her zaman kendisini ve kendisine ait olan her şeyi güzel görür. Yani insan,  kendisi ve kendisine ait olan şeyler hakkında gerçekle uyumlu olarak hükmetmez,  gönlünün istediği şekilde hükmeder. İnsan böyledir işte; kötü ahlâkını iyi ve  çirkin davranışını güzel sayar.
        Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
        İşlediği kötü iş kendisine bezenen ve onu güzel gören adam,  iyiyi, kötüyü bilen gibi midir?
        Bir diğer ayet şöyle buyurmuştur:
        Andolsun Allah'a ki, senden önce de ümmetlere peygamberler  göndermiştik de Şeytan, onların yaptıkları şeyleri bezemiş, hoş göstermişti  onlara.
        Yine Kur'ân şöyle buyurmuştur:
        De ki: İşledikleri işler bakımından en fazla ziyan edenler  kimlerdir, haber vereyim mi size? Onlardır en fazla ziyan edenler ki dünya  yaşayışında bütün çalışmaları boşa gider, halbuki onlar, gerçekten de  kendilerinin iyilik ettiklerini, iyi işlerde bulunduklarını sanırlardı.
        Müminler Emiri Ali (a.s), bir hutbesinde şöyle buyurmuştur:
        Mümin insan, ancak nefsi ve davranışları hakkında kötümser  olarak ve her an bir çirkin davranış yapabilir ihtimaliyle akşamı sabaha ve  sabahı akşama vardırır.
        Kendi nefsini zan altında tutan, kendisini her an bir günah  işleme tehdidi altında gören, böyle yüce bir makama ulaşan insan elbette ki  kendisini gözetleyecek, nefsini dizginleyecek ve azgınlığına engel olacaktır.  Kendine karşı tamamen iyimser olan, her şeyiyle kendisinden razı olan kimsenin  vay haline!
        Buradan anlaşılıyor ki bazen insanın yargı gücünde bir  hastalık meydana gelir ve insan yanlış hükmeder, adaletten düşer, aklı  özgürlüğünü kaybeder. Akıl ve düşüncesi gönlünün ve gönül arzularının hâkimiyetinde  olan bir insan, kendisini sözlü olarak temiz ve kusursuz tanıtmakla kalmayacak,  kalben bile tertemiz ve kusursuz olduğuna inanacaktır. Zaten bunun aksi  düşünülemez. Çünkü böyle birinin akıl ve düşüncesi özgür değildir ve haliyle de  olduğu gibi gerçeği göremez. Eli, ayağı ve boynu özgür olmayan kimsenin hareket  edemeyeceği gibi, akıl ve düşüncesi özgür olmayan kimse de gerçeği göremeyecek  ve gerçek yönünde hareket edemeyecektir. El, ayak ve boynun tutsaklığı, ip veya  zincirle bağlanmasıdır; aklın tutsaklığı ise gönül arzularının azgınlaşarak  heva, heves, taassup ve taklit zincirleriyle aklı bağlamasıdır.
        Kur'ân-ı Kerim, yüce Allah Resulü'nü (s.a.a) şöyle  vasfetmiştir:
        ...O, onlara iyiliği emreder, kötülükten nehy eder onları ve  temiz şeyleri onlara helâl etmededir, pis ve kötü şeyleri haram etmede.  Sırtlarındaki ağır yükleri indirmededir, bağlandıkları zincirleri kırmada.
        Ayette ifade edilen ağır yük ve zincirler, yüce Peygamberimizin  (s.a.a) güçlü eliyle kaldırdığı akıl ve ruhlar üzerindeki ağırlıklar ve  zincirlerdir.

     

Kendine İyimser ve Başkalarına Kötümser Olmak

     

Biz insanların toplumumuzu ıslah etmedeki başarısızlığımızın  asıl nedenlerinden biri, her ferdin kendisini ve davranışlarını iyi görmesi ve  kendisine iyimser olması, başkalarına ise kötümser olmasıdır. Sonuçta kimse  kendisini kusurlu ve hatalı görmez, hatanın başkalarından kaynaklandığını  düşünür. Herkes toplumun adaletine göz diker ve kimse toplumun adaletinin  bireylerin adil olmasından kaynaklandığını düşünmez.
        Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur:
        Ey inananlar, Allah için daima adâleti tam yerine getirin ve tanıklığı  o yolda yapın, hatta kendi aleyhinize, yahut anayla babanın ve yakınların  aleyhine bile olsa. Hatta zengin, yahut yoksul bile olsa, çünkü Allah ikisine  de sizden daha ziyade sahiptir, sizden daha fazla korur onları ve siz, adâleti  icra ederken nefsinizin dileğine uymayın.
        İnsanların dinî eğitimle eğitilmesinin faydalarından biri,  insanları kendi ruh ve gönüllerinde adaletli yapmasıdır. İmandan pay alan,  yaptıklarını ve düşündüklerini Allah'ın gördüğüne inanan kimse ile sırf  toplumun yararı için çalışan insan arasında elbette ki fark vardır. Kur'ân  şöyle buyurmaktadır:
        Ey inananlar, siz, kendinize bakın; doğru yolu buldunuzsa sapık  kişi, size bir zarar veremez.
        İslâm dininde başkalarının davranışlarına nezaret etmek  farizalardan biridir. Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
        Hepiniz toplumunuzu gözetmeli ve ondan sorumlusunuz.
        Ancak herkes de toplumun ve başka insanların bozuk olduğu  türünden şeytanî düşünceleri kafasından atmalıdır. Başkalarının kötü, bozuk ve  dalalette olması, Allah katında bizim kötü davranışlarımız için mazeret  olmayacaktır; insan nefsinin düzenlerinden biri de kendi günahını başkalarının  üzerine atmasıdır.

     

Düşünme ve Akletme Alışkanlığı

     

İnsan, bedenini, ruhunu, aklını, imanını, dünyasını ve  ahiretini karartan şehvetlerinin hâkimiyetinden kurtulmak istiyorsa ancak akıl  gücünü güçlendirmekten başka bir yolu yoktur. Akıl gücünü güçlendirmenin  yollarından biri, yapmak istediği işlerde düşünmeyi ve aklını kullanmayı alışkanlık  hâline getirmektir. İnsan kararlarında acele etmemelidir.
        Bir gün biri Allah Resulü'nün (s.a.a) huzuruna geldi ve: "Bana  nasihatta bulunun." dedi.
        Allah Resulü (s.a.a) buyurdu ki: Eğer nasihat etsem nasihatime  uyacak mısın?
        Adam, "Evet, uyacağım." dedi.
        Allah Resulü (s.a.a) üç defa aynı şeyi tekrarladı ve adamda  her üç defasında cevap olarak uyacağını söyledi. Allah Resulü (s.a.a) bu  hususta vurgulu ve kesin söz aldıktan sonra adama şöyle buyurdu:
        Bir işe girişmek istediğinde önce onun sonucunu ve akıbetini  düşün (yararlı ve hidayet vesilesi olduğunu anlayacak olsan işin peşinde ol ve  eğer de onda kötülük ve dalalet görsen ondan sakın).
        Allah Resulü'nün (s.a.a) adamdan söz alış tarzından anlaşılıyor  ki bu cümle onun açısından fevkalade önem taşımaktadır. Böylece Allah Resulü  (s.a.a) düşünmeyi, akletmeyi tamamen araştırmadan bir işe girişmemeyi, işin  sonuç ve akıbetini ölçmeyi ve tartmayı alışkanlık hâline getirmemiz gerektiğini  bizlere anlatmaktadır.
        İnsan duyguların değil mantığın yolunu izlemelidir. İnsan mantığına  dayanarak gerçekleştirdiği bir işte gerekli hazırlığı, hesabı, ön görüleri  yapmıştır; akıl ve düşünce ışığı ile yaptığı işin etraf ve boyutlarını  aydınlatmıştır. Ama duygularıyla ve duygularına dayanarak yaptığı bir işte plân,  hesap, ön görü ve sonuç değerlendirmesi söz konusu değildir. İnsan sadece  ruhunda oluşan heyecandan dolayı ve bu heyecanı yatıştırmak amacı ile böyle bir  işe girişir, duyguların kabarmasından kaynaklanan toz, duman, karanlık sebebi  ile de ileriyi düşünme fırsatı bulamaz ve işin sonucunu göremez.
        Az ya da çok her insana hem mantık ve hem de duygular  hükmeder; insanın toplum arasında söylediği bir söz veya yaptığı bir iş bir  yandan bir dizi duygu ve heyecanlara bağlıdır ve bir yandan da onların  etrafında bunlar üzerinde düşündüğünden ve dikkat edildiğinden dolayı akıl ve  mantığa bağlıdır. Bazı insanların akılsallıkları, bazılarının da  duygusallıkları daha çoktur. Toplum bilimciler, bu farklılığın halklar ve  uluslar arasında da görülebilir olduğunu, bazı halkların mantığa daha yakın ve  bazılarının da daha duygulu olduğunu söylemişlerdir.
        Yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) kapsamlı buyruk ve nasihati  şöyledir: Her zaman yapmak istediğin işleri mantığınla ölç, değerlendir ve  duyguların kabarmasına engel ol; duygu kölesi değil, mantık eri ol. Bir şahıs  veya bir halk gelişme ve ilerleme yönünde ne kadar çok başarılı olursa tedricî  olarak duygulardan geçip mantığa eğilim gösterecektir. Mantık egemenliğine  yakınlaşmak ve duyguların boyunduruğundan çıkmak, ruhun olgunluk ve yetkinlik  delilidir. İnsan çocukluk döneminde tümüyle duygu doludur ve mantık yoksunudur  ve bu nedenle de kendini yönetmekten ve de yararlarını korumaktan acizdir. Bir  çocuğun bir işe sağlanan eğilimi, duygularının kullanılması ve bir başkasının  lehine bir olaya itilmesi de buradan kaynaklanır. Ancak insanın yaşı ilerledikçe  ve tecrübesi arttıkça mantığı da güçlenir.
        Hemen belirtmek gerekir ki insanın akıl ve mantık eri  olabilmesi için sadece zamanın geçmesi ve yaşın ilerlemesi yeterli değildir. Bu  etik erdem de diğer erdemler gibi alıştırma, devamlılık ve gayret gerektirir;  öncelikle ilim ve düşünce sermayesi gerektirir; ikinci olarak da insan bir süre  kendisini olaylar karşısında ve kararlarında çok düşünmeye, işin sonucunu  tamamen ölçmeye ve de duygularını önemsememeye zorlamalıdır.
        Yüce Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
        Fakirlik bakımından ümmetim hakkında kaygılı değilim; (fakirlik  çaresi zor olmayan bir derttir.) Ancak kötü tedbirden (mantık ve istidlal ölçüsünün  azlığından) korkuyorum.
        Allah Resulü (s.a.a) kendisinden aktarılan bir rivayette  akla uymak ile duyguya uymak arasındaki farkı ortaya koymuştur:

     
Bir gün  Araplardan biri Allah Resulü'nün (s.a.a) huzuruna geldi ve nasihat istedi. O  buna sadece "Öfkelenme." buyurdu. Adamda bununla yetindi ve  kabilesine döndü. Kabilesine vardığında bir olay olmuş ve onun kabilesi ile  başka bir kabile savaşmak üzere karşı karşıya gelmişti. Adam birden eski  geleneğinden ve kabile taassubundan hareket ederek kabilesine yardım etmek  amacıyla kılıcını kuşandı ve kabilesinin safında yer aldı. Tam bu esnada Allah  Resulü'nün (s.a.a), öfkelenmemesi yönündeki buyruğunu hatırladı. Hiddet ve  öfkesini yatıştırdı. Düşünceye daldı. Ansızın sarsıldı ve mantığı uyandı. Kendi  kendine, "Niye iki grup insan sebepsiz yere bir birine kılıç çeksin?"  diye düşündü. Bunun üzerine düşman safına yaklaştı ve düşmanın diyet olarak istediği  miktarı kendi malından vermeyi kabul etti. Onlar da bunun mertlik ve  yiğitliğini görünce davalarından vazgeçtiler. Böylece bu kavga oracıkta  yatıştı. Duyguların kabarmasından yükselen ateş bir anda akıl ve mantık suyu  ile söndürüldü.
     
  

Bu konuşma, 1376 h. kamerî (24 İsfend, 1335 h. şemsî) yılında ve Şaban ayının  12. günü yapılmıştır.     

el-Kâfî, c.5, s.12      

Nehcü'l-Belâğa, 109. Hutbe     

Fatır, 8    

Nahl, 63    

Kehf, 103-104     

Nehcü'l-Belâğa, 174. Hutbe 

A'râf, 157    

Nisâ, 135    

Mâide, 105     

Camiu's-Sağir, c.2, s.95   

Biharu'l-Envar c.71, s.339  

Evali'l-Leali, c.4, s.39

Total Visit: 1019
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.