İnsanın ruhunda iki merkez mevcuttur. Bunların her biri bir tür ruhsal faaliyet ve tecelliler kaynağıdır. Bu iki merkezden biri akıl ve diğeri gönüldür. Algı, düşünme, ileriyi görme, hesap yapma, mantık, istidlal, ilim ve felsefe akıl merkezinin tecellilerindendir. İsteme, aşık olma, arzulama ve harekete geçirme gibi bazı ruhsal tecelliler de gönül merkezinden kaynaklanır. Gönül merkezinden sıcaklık ve hareket yükselir, akıl merkezinden ise hidayet ve aydınlık. Solgun, isteksiz, ümitsiz ve arzusuz bir gönlü olan insan soğuk, hareketsiz ve donuk bir varlıktır; ondan hiç bir hareket beklenmez, ölüme hayattan daha yakındır o. Akıl, düşünme ve tedbir gücünden yoksun olan kimse de karanlık bir gecede ışıksız ve kılavuzsuz hareket eden bir makineye benzer. Bazen bu iki merkez arasında uyum gerçekleşir; gönlün beğendiği bir şeyin iyi olduğunu akıl da onaylar. Bu tür durumlarda insan herhangi bir sorun ve mahzurla karşılaşmaz. Çoğu zaman da iki merkez arasında uyum gerçekleşmez. Mesela gönlün beğendiği ve bağlandığı bir şeyi, ileriyi gören ve hesabını yapan akıl onaylamaz veya aklın iyi bulduğu ve kabul ettiği bir şeyi gönül beğenmez veya sakıncalı bulur. İşte burada gönül ile akıl arasında kavga ve çekişme başlar. Bireylerin farklılığı da işte burada ortaya çıkar; bazıları aklın yolunu tutar ve bazıları da gönlün emrine boyun eğer. Akıl ve gönül arasındaki kavga ve çekişmenin bir örneği şöyledir: Herkes içgüdüsel olarak çocuğunu sever, ilgi duyar ve bu sevgisinden dolayı da çocuğunun rahat ve huzurlu olması için kendini zahmete düşürür. Nitekim çocuğun eğitimi söz konusu olur. Aklın hesabı uyarınca eğitim, ne kadar da kolay tutulursa tutulsun ve mülayim yapılırsa yapılsın yine de ister istemez başlangıçta çocuk için bazı zorlukları olacaktır. Bazen baba ve anne, çocuğun ayrılığına katlanmak zorunda kalacaktır. Gönül açısından evlat hasretine katlanmak ağır ve zordur. İnsan gönlünün sözüne bakacak olsa, çocuğunun -geleceğinin ve mutluluğunun yegâne aracı olan- eğitiminden vazgeçmesi gerekecektir; aklın yolunu seçecek ve buyruğuna uyacak olsa gönül rızasına aykırı davranmak zorunda kalacaktır. Bundan daha önemlisi ise insanın kendi nefsini tezkiye etmesi ve arındırmasıdır. Nefsi arındırmak ve güzel ahlâk edinmek her şeyden daha zor ve daha ağırdır. Çünkü bu bağlamda çoğunlukla akıl ve gönül iki karşıt kutupta yer alır. Kötülük buyuran nefsle mücadele akıl ve imandan çok daha güçlü bir şeyi gerektirir. Yüce Allah Resulü (s.a.a) bir gün bir grup gencin yanından geçti; onların güçlerini denemek için büyük bir taşı kaldırmakla meşgul olduklarını görünce şöyle buyurdu: "Sizin aranızda hakem olmamı ve kimin güçlü olduğunu söylememi ister misiniz?" Gençler: "Evet, ey Allah Resulü (s.a.a)!" dediler. Onlar zannettiler ki Allah Resulü (s.a.a), kimin bileğinin daha güçlü ve kimin daha kuvvetli olduğunu belirleyecektir. Ancak Allah Resulü (s.a.a), onların beklentisinin aksine şöyle buyurdu: "Aranızda en güçlü olan, öfkelendiğinde ve sevinçli olduğunda aklın idaresini kötülük buyuran nefse kaptırmayandır. Sizin en güçlü olanınız, bileği güçlü olan değil, daha güçlü iradesi ve ruhiyesi olan kimsedir. Nefsi arındırma ve güzel ahlâk edinme bağlamında akıl ve gönül arasında amansız bir çatışma vardır. Nefsi arındırma ve eğitme bu iki merkez arasında uyum sağlamak içindir ve gönlün isteklerini kontrol altında tutmayı gerektirir. Esas itibari ile düzen ve disiplin akıl merkezinden kaynaklanır, dağınıklık ve başına buyrukluk ise gönül merkezinden. Yüce Allah Resulü (s.a.a) meşhur bir hadisinde dakik bir beyan ile akıl ve gönül arasındaki kavgaya dikkat çekmiştir. Yüce Allah Resulü (s.a.a), cihattan dönen ashap ve dostlarına hitap edip şöyle buyurdu: Ne mutlu onlara ki küçük cihadı yerine getirdiler ve büyük cihad henüz onların üzerindedir. Ashap sordu: "Ey Allah Resulü (s.a.a), büyük cihad hangisidir?" Allah Resulü (s.a.a) buyurdu ki: Nefsle ve gönlün azgınlıklarıyla. Ey şehan koştim ma hasm-ı birun Mand hasm-i zı-an beter der enderun Koşten in, kar-ı agl u huş nist Şir-i batın sehreyi herguş nist Gad rece'na min cihadi'l-asğar'im Ba boti ender cihad-ı ekber'im Sehl dan şir-i ki safha bişkend Şir an başed ki hud ra bişkend. Ey şahlar, dış düşmanı öldürdük Ondan beter iç düşmanı kalmıştır Bunu öldürmek, akıl ve zekâ işi değil Batın aslanı tavşanın maskarası değil Küçük cihattan dönenleriz biz Batındaki putla büyük cihattayız Safları parçalayan aslan ne ki Kendini parçalayandır gerçek aslan. Bu çekişme ve kavgalarda bazen akıl, gönlü ve arzularını etkisi altında tutarak emrine tâbi tutar ve bazen de gönül galip olur. Aklın gönlü kontrolü altında tutmasının ve emrine muti ettirmesinin anlamı açıktır ve açıklama gerektirmez. Gönlün akla galebe etmesi ve hâkimiyet kurması tefsir gerektiren bir durumdur. Akıl, özgür olması durumunda gerçekle uyumlu olarak hükmedecektir; iyiyi iyi, kötüyü kötü görecektir. Gönül arzularının etkisinde kaldığı durumda ise gerçekle uyumlu olarak değil, gönlün istediği ve beğendiği şekilde yargıda bulunacaktır. Akıl kendi zatında adaletle hükmeden bir yargıçtır. Ancak bunun gerçekleşmesi için bağımsızlığı korunmalı ve yürütme erki (eğilim, arzu, karar ve iradeler) tarafından kukla haline getirilmemelidir. Eğer akıl bir kuklaya dönüşecek olsa artık adaletle hükmetmesi beklenmemelidir. Takvalılar önderi İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Bir şeye âşık olan ve gönül arzusu o şey hakkında galeyan eden kimse gece körlüğüne tutulur ve ruhu hastalanır. Bu buyrukta geçen "gece körlüğü" ifadesiyle kastedilen şudur: Bir yol göstericiye, akıl ve mantık aydınlığına ihtiyaç duyduğu olayların karanlıklarında artık bir şey görmez. Öfke, sevgi ve nefret yargı tarzında etkilidir. Şair şöyle demiş: Ve aynu'r-rıza an kulli aybin kelileten Kema enne ayne's-suhti tubdi'l-mesaviye Sevgiyle bakmak, her hatayı örten gece gibidir Nasıl ki öfkeyle bakmak hataları ortaya çıkarır. Eğer insan, her şeye sevgiyle ve iyimserlikle yaklaşacak olsa bu, bütün hataları ve kusurları örten gece karanlığı gibi olacaktır; öfke ve kötümserlikle olaylara bakmak ise kusurları ortaya çıkaracaktır. Çun ğaraz amed huner puşide şod Sed hicab ez dil be suyi dide şod Garaz, kin geldi miydi sanat örtülür Gönülden göze yüz perde örtülür. İnsanın kendine ait olan her şeyi güzel görmesi ve övmesinin nedeni de budur. Sa'di'nin tabiriyle: "Herkes kendi aklını kâmil ve kendi çocuğunu güzel görür." İnsan, kendisini sevme içgüdüsüne sahiptir, kendisini her şeyden ve herkesten daha çok sever. Her zaman kendisini ve kendisine ait olan her şeyi güzel görür. Yani insan, kendisi ve kendisine ait olan şeyler hakkında gerçekle uyumlu olarak hükmetmez, gönlünün istediği şekilde hükmeder. İnsan böyledir işte; kötü ahlâkını iyi ve çirkin davranışını güzel sayar. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: İşlediği kötü iş kendisine bezenen ve onu güzel gören adam, iyiyi, kötüyü bilen gibi midir? Bir diğer ayet şöyle buyurmuştur: Andolsun Allah'a ki, senden önce de ümmetlere peygamberler göndermiştik de Şeytan, onların yaptıkları şeyleri bezemiş, hoş göstermişti onlara. Yine Kur'ân şöyle buyurmuştur: De ki: İşledikleri işler bakımından en fazla ziyan edenler kimlerdir, haber vereyim mi size? Onlardır en fazla ziyan edenler ki dünya yaşayışında bütün çalışmaları boşa gider, halbuki onlar, gerçekten de kendilerinin iyilik ettiklerini, iyi işlerde bulunduklarını sanırlardı. Müminler Emiri Ali (a.s), bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: Mümin insan, ancak nefsi ve davranışları hakkında kötümser olarak ve her an bir çirkin davranış yapabilir ihtimaliyle akşamı sabaha ve sabahı akşama vardırır. Kendi nefsini zan altında tutan, kendisini her an bir günah işleme tehdidi altında gören, böyle yüce bir makama ulaşan insan elbette ki kendisini gözetleyecek, nefsini dizginleyecek ve azgınlığına engel olacaktır. Kendine karşı tamamen iyimser olan, her şeyiyle kendisinden razı olan kimsenin vay haline! Buradan anlaşılıyor ki bazen insanın yargı gücünde bir hastalık meydana gelir ve insan yanlış hükmeder, adaletten düşer, aklı özgürlüğünü kaybeder. Akıl ve düşüncesi gönlünün ve gönül arzularının hâkimiyetinde olan bir insan, kendisini sözlü olarak temiz ve kusursuz tanıtmakla kalmayacak, kalben bile tertemiz ve kusursuz olduğuna inanacaktır. Zaten bunun aksi düşünülemez. Çünkü böyle birinin akıl ve düşüncesi özgür değildir ve haliyle de olduğu gibi gerçeği göremez. Eli, ayağı ve boynu özgür olmayan kimsenin hareket edemeyeceği gibi, akıl ve düşüncesi özgür olmayan kimse de gerçeği göremeyecek ve gerçek yönünde hareket edemeyecektir. El, ayak ve boynun tutsaklığı, ip veya zincirle bağlanmasıdır; aklın tutsaklığı ise gönül arzularının azgınlaşarak heva, heves, taassup ve taklit zincirleriyle aklı bağlamasıdır. Kur'ân-ı Kerim, yüce Allah Resulü'nü (s.a.a) şöyle vasfetmiştir: ...O, onlara iyiliği emreder, kötülükten nehy eder onları ve temiz şeyleri onlara helâl etmededir, pis ve kötü şeyleri haram etmede. Sırtlarındaki ağır yükleri indirmededir, bağlandıkları zincirleri kırmada. Ayette ifade edilen ağır yük ve zincirler, yüce Peygamberimizin (s.a.a) güçlü eliyle kaldırdığı akıl ve ruhlar üzerindeki ağırlıklar ve zincirlerdir. Biz insanların toplumumuzu ıslah etmedeki başarısızlığımızın asıl nedenlerinden biri, her ferdin kendisini ve davranışlarını iyi görmesi ve kendisine iyimser olması, başkalarına ise kötümser olmasıdır. Sonuçta kimse kendisini kusurlu ve hatalı görmez, hatanın başkalarından kaynaklandığını düşünür. Herkes toplumun adaletine göz diker ve kimse toplumun adaletinin bireylerin adil olmasından kaynaklandığını düşünmez. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Ey inananlar, Allah için daima adâleti tam yerine getirin ve tanıklığı o yolda yapın, hatta kendi aleyhinize, yahut anayla babanın ve yakınların aleyhine bile olsa. Hatta zengin, yahut yoksul bile olsa, çünkü Allah ikisine de sizden daha ziyade sahiptir, sizden daha fazla korur onları ve siz, adâleti icra ederken nefsinizin dileğine uymayın. İnsanların dinî eğitimle eğitilmesinin faydalarından biri, insanları kendi ruh ve gönüllerinde adaletli yapmasıdır. İmandan pay alan, yaptıklarını ve düşündüklerini Allah'ın gördüğüne inanan kimse ile sırf toplumun yararı için çalışan insan arasında elbette ki fark vardır. Kur'ân şöyle buyurmaktadır: Ey inananlar, siz, kendinize bakın; doğru yolu buldunuzsa sapık kişi, size bir zarar veremez. İslâm dininde başkalarının davranışlarına nezaret etmek farizalardan biridir. Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Hepiniz toplumunuzu gözetmeli ve ondan sorumlusunuz. Ancak herkes de toplumun ve başka insanların bozuk olduğu türünden şeytanî düşünceleri kafasından atmalıdır. Başkalarının kötü, bozuk ve dalalette olması, Allah katında bizim kötü davranışlarımız için mazeret olmayacaktır; insan nefsinin düzenlerinden biri de kendi günahını başkalarının üzerine atmasıdır. İnsan, bedenini, ruhunu, aklını, imanını, dünyasını ve ahiretini karartan şehvetlerinin hâkimiyetinden kurtulmak istiyorsa ancak akıl gücünü güçlendirmekten başka bir yolu yoktur. Akıl gücünü güçlendirmenin yollarından biri, yapmak istediği işlerde düşünmeyi ve aklını kullanmayı alışkanlık hâline getirmektir. İnsan kararlarında acele etmemelidir. Bir gün biri Allah Resulü'nün (s.a.a) huzuruna geldi ve: "Bana nasihatta bulunun." dedi. Allah Resulü (s.a.a) buyurdu ki: Eğer nasihat etsem nasihatime uyacak mısın? Adam, "Evet, uyacağım." dedi. Allah Resulü (s.a.a) üç defa aynı şeyi tekrarladı ve adamda her üç defasında cevap olarak uyacağını söyledi. Allah Resulü (s.a.a) bu hususta vurgulu ve kesin söz aldıktan sonra adama şöyle buyurdu: Bir işe girişmek istediğinde önce onun sonucunu ve akıbetini düşün (yararlı ve hidayet vesilesi olduğunu anlayacak olsan işin peşinde ol ve eğer de onda kötülük ve dalalet görsen ondan sakın). Allah Resulü'nün (s.a.a) adamdan söz alış tarzından anlaşılıyor ki bu cümle onun açısından fevkalade önem taşımaktadır. Böylece Allah Resulü (s.a.a) düşünmeyi, akletmeyi tamamen araştırmadan bir işe girişmemeyi, işin sonuç ve akıbetini ölçmeyi ve tartmayı alışkanlık hâline getirmemiz gerektiğini bizlere anlatmaktadır. İnsan duyguların değil mantığın yolunu izlemelidir. İnsan mantığına dayanarak gerçekleştirdiği bir işte gerekli hazırlığı, hesabı, ön görüleri yapmıştır; akıl ve düşünce ışığı ile yaptığı işin etraf ve boyutlarını aydınlatmıştır. Ama duygularıyla ve duygularına dayanarak yaptığı bir işte plân, hesap, ön görü ve sonuç değerlendirmesi söz konusu değildir. İnsan sadece ruhunda oluşan heyecandan dolayı ve bu heyecanı yatıştırmak amacı ile böyle bir işe girişir, duyguların kabarmasından kaynaklanan toz, duman, karanlık sebebi ile de ileriyi düşünme fırsatı bulamaz ve işin sonucunu göremez. Az ya da çok her insana hem mantık ve hem de duygular hükmeder; insanın toplum arasında söylediği bir söz veya yaptığı bir iş bir yandan bir dizi duygu ve heyecanlara bağlıdır ve bir yandan da onların etrafında bunlar üzerinde düşündüğünden ve dikkat edildiğinden dolayı akıl ve mantığa bağlıdır. Bazı insanların akılsallıkları, bazılarının da duygusallıkları daha çoktur. Toplum bilimciler, bu farklılığın halklar ve uluslar arasında da görülebilir olduğunu, bazı halkların mantığa daha yakın ve bazılarının da daha duygulu olduğunu söylemişlerdir. Yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) kapsamlı buyruk ve nasihati şöyledir: Her zaman yapmak istediğin işleri mantığınla ölç, değerlendir ve duyguların kabarmasına engel ol; duygu kölesi değil, mantık eri ol. Bir şahıs veya bir halk gelişme ve ilerleme yönünde ne kadar çok başarılı olursa tedricî olarak duygulardan geçip mantığa eğilim gösterecektir. Mantık egemenliğine yakınlaşmak ve duyguların boyunduruğundan çıkmak, ruhun olgunluk ve yetkinlik delilidir. İnsan çocukluk döneminde tümüyle duygu doludur ve mantık yoksunudur ve bu nedenle de kendini yönetmekten ve de yararlarını korumaktan acizdir. Bir çocuğun bir işe sağlanan eğilimi, duygularının kullanılması ve bir başkasının lehine bir olaya itilmesi de buradan kaynaklanır. Ancak insanın yaşı ilerledikçe ve tecrübesi arttıkça mantığı da güçlenir. Hemen belirtmek gerekir ki insanın akıl ve mantık eri olabilmesi için sadece zamanın geçmesi ve yaşın ilerlemesi yeterli değildir. Bu etik erdem de diğer erdemler gibi alıştırma, devamlılık ve gayret gerektirir; öncelikle ilim ve düşünce sermayesi gerektirir; ikinci olarak da insan bir süre kendisini olaylar karşısında ve kararlarında çok düşünmeye, işin sonucunu tamamen ölçmeye ve de duygularını önemsememeye zorlamalıdır. Yüce Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Fakirlik bakımından ümmetim hakkında kaygılı değilim; (fakirlik çaresi zor olmayan bir derttir.) Ancak kötü tedbirden (mantık ve istidlal ölçüsünün azlığından) korkuyorum. Allah Resulü (s.a.a) kendisinden aktarılan bir rivayette akla uymak ile duyguya uymak arasındaki farkı ortaya koymuştur: Bir gün Araplardan biri Allah Resulü'nün (s.a.a) huzuruna geldi ve nasihat istedi. O buna sadece "Öfkelenme." buyurdu. Adamda bununla yetindi ve kabilesine döndü. Kabilesine vardığında bir olay olmuş ve onun kabilesi ile başka bir kabile savaşmak üzere karşı karşıya gelmişti. Adam birden eski geleneğinden ve kabile taassubundan hareket ederek kabilesine yardım etmek amacıyla kılıcını kuşandı ve kabilesinin safında yer aldı. Tam bu esnada Allah Resulü'nün (s.a.a), öfkelenmemesi yönündeki buyruğunu hatırladı. Hiddet ve öfkesini yatıştırdı. Düşünceye daldı. Ansızın sarsıldı ve mantığı uyandı. Kendi kendine, "Niye iki grup insan sebepsiz yere bir birine kılıç çeksin?" diye düşündü. Bunun üzerine düşman safına yaklaştı ve düşmanın diyet olarak istediği miktarı kendi malından vermeyi kabul etti. Onlar da bunun mertlik ve yiğitliğini görünce davalarından vazgeçtiler. Böylece bu kavga oracıkta yatıştı. Duyguların kabarmasından yükselen ateş bir anda akıl ve mantık suyu ile söndürüldü. Bu konuşma, 1376 h. kamerî (24 İsfend, 1335 h. şemsî) yılında ve Şaban ayının 12. günü yapılmıştır. Nehcü'l-Belâğa, 109. Hutbe Nehcü'l-Belâğa, 174. Hutbe Biharu'l-Envar c.71, s.339 |