Cuma 18 Mayıs 2012 - 05:12

الجمعة ٢٧ جمادى الآخرة ١٤٣٣

جمعه ۲۹ ارديبهشت ۱۳۹۱ - ۰۶:۴۲

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       


AKIL VE DİN

 

                   İnsan, yaratılışı  gereği kendisini ilgilendiren doğru ve yanlışları,  ayırt edebilen bir varlıktır. Bu yüzden sahip olduğu ve  irade olarak tabir edilen bu gücü kullandığı yerlerden biriside  iyiliğin kaynağı olan ve kendi zatında tekliği,  kudreti, ilmi ve iradeyi barındıran bir varlığı bulmak  yolundadır.

                  Akla şöyle bir soru gelebilir, insan  bütün iyiliklerin kaynağı olan bu varlığı neden  tanımalıdır. ? Acaba onu tanımanın insana ne gibi bir  faydası veya tanımamanın ona ne gibi bir zararı olabilir. ?

                 Bu ve buna benzer sorulara verilen belki de  yüzlerce cevaptan bir tanesi, o kaynağı tanıma yolunda  insanın çaresiz ve alternatifsiz kalmasıdır.    

      AKIL VE MARİFET:

                 Felsefeciler, aklın marifete  yetişmekteki rolü hakkında değişik görüşlere  sahiptirler bunlardan iki asıl görüş şunlardır:

  1:Tecrübe asıldır  (Asalatu-l tecrübe)

  2:Akıl asıldır (Asalatu-l  akıl)

  1:Asalatu-l tecrübe: Tecrübenin  asıllığına inananlar açısından tecrübeden önce  hiçbir kanun var olmamış ve bugün akli ve bedihi olarak bilinen  kanunlar gerçekte insanoğlunun tarihinde tecrübeyle ele gelen şeyler  olmuştur. Bu kanunlar ilk dönemlerde çok açık ve aşikâr  olmayıp zamanla kati ve kesin kurallara dönüşmüşlerdir.

               Tecrübenin asaletine inanan felsefecilerden  bir tanesi şöyle diyor: Tabiatta gerçekleşen olayların muvazi  bir şekilde devam ettiğini, insanoğlu, geçmişte  yaşamış insanların, kendi tecrübelerinin ve bu tecrübelerin  bıraktığı eserlerle ele getirmiştir. Bu  olaylardır ki insanoğlu tabiatta olan olayların aynı  ritimde gerçekleştiğine yakin etmiştir.

2:Asalatu-l  akıl: Bu grup, beşerin yetiştiği akli veya ilmi  marifetlerin hepsini bir yığın akli ve aşikâr kurallara  dayalı olduğuna inanmışlar ve bu kuralları şöyle  sıralamışlardır.

a)Tenakuz  (aykırılık):Bu kural bütün ilimlerin temeli olarak kabul edilir  ve bu asıl kuralı tecrübe yoluyla müşahede etmek imkânsız  olduğundan hiçbir zaman dışarıda var olamayacak bir kuraldır.  Çünkü birbirleriyle tenakuzu olan iki şey hiçbir zaman bir araya  gelemedikleri gibi ikisinin aynı anda olmamaları da imkânsızdır.

b)İlliyet(nedensellik):  Akli kurallardan bir diğeri de illiyettir. Herhangi bir olayın  illetsiz gerçekleşmesi imkânsızdır.

c)Tabiat  olaylarının benzerliği: Tabiatta gerçekleşen olaylar  aynı şekil ve kılıf içerisinde tekrarlanır.  Örneğin ateşin her zaman yakıcı olması vb gibi…

               Bu  akli kuralları kabullenmek, diğer akli kuralları kabullenme  zorunluluğu getirir. Bu kurallar arasında ayrım yapmak, yani  sadece bir bölümünü kabullenmek, daha önceden de söylenildiği gibi muhal  ve imkânsız olan tenakuza yol açacaktır.

FİKRİ  YANILGILAR

              Felsefi ve ilmi konular arasındaki fark,  felsefi konularda akıl ve fikirden faydalanıldığı gibi,  ilmi ve tecrübî konuların aksine hissi müşahede söz konusu olmaz.  İlmi konular ise tabiata yönelik hissi müşahedelerle ve onları  incelemekle mümkündür.

              Felsefe ve İlahiyatın tarihine  baktığımız zaman fikir denen bu kuvvenin hatalardan korunmuş  olmadığını görürüz. Buna en güzel örnek düşünürlerin  aralarında olan fikir ayrılıklarıdır. Onlar  birbirlerinin hatalarını bulmuş ve düzeltmeye çalışmışlardır.  Bu soruna şöyle bir cevap vermek mümkündür. Bu iddianın kendisi akli  bir önerme olduğundan bunu iki mukaddeme ile açıklamak yerinde olur.

a)Fikir  ve düşünce hata yapar

b)Hataya  duçar olabilen bir şeye güvenilemez

              Birinci mukaddeme tecrübî olmasına  rağmen ikinci mukaddeme tamamen aklidir. Düşüncenin hata  yapabileceği ve sorgusuz sualsiz güvenilemeyeceğini, genel bir kural  olarak kabul edersek, bu kural, düşünce hata yapabilir cümlesini de içine alacaktır.  Sonuç olarak iddia edilen bu istidlal, tenakuz (çatışma ve  aykırılık) sebebiyle kabul edilmeyecektir. Bu yüzden  düşünceye itimat edilebileceği iddiası kabul edilecektir.

              Düşünürlerin, akli kanıtlarla  vardıkları bazı sonuçlarda ayrılık içinde  oldukları kesindir fakat onlar birçok konuda (Asıl olarak kabul  edilen bazı akli kurallarda) ortak düşünceye sahiptirler. Düşüncede  yanılgı, yolun yanlışlığını değil  düşünürlerin, ellerinde olan bu kuvveyi yerli yerinde ve gerektiği  gibi kullanamamalarındandır. Elbette bazı eksiklikler  insanın zatından kaynaklanır, insan aklı hiçbir zaman  sınırsız olan birinin ilmiyle boy ölçüşemez. Yapılan  hatalar doğru düşünme metodu olarak bilinen mantık ilminin  kurallarını gerektiği gibi uygulanmamasından  kaynaklanır.

             Tecrübî ilimler yalnız müşahedeyle  ele gelmediği gibi akli kural ve kanunlara da ihtiyacı vardır.  Hissi yollarla ele gelen sonuçlar dahi akli ve fikri kurallardan  faydalanılarak yorumlanır. Bu yorumlardır ki düşünce  hatalarının ortaya çıkmasına sebep olur.

            Bu  konu hakkında Allame Tabatabai şöyle buyuruyor; Metafiziğe  inanmanın düşüncede hatalara yol açacağını ve  kesinlikle yakin getirmediğini, o halde kesinlikle bu yola girilmemesi  gerektiğini ve hissi, tecrübî ve maddi ilimlerin daha güvenilir ve kati  olduğunu iddia edenler, ölçüp biçmeden söz söyleyenlerdir. Bu  iddianın kendisi maddi olmadığı gibi, bu ve buna benzer  sözler hiçbir fizik ve kimya deneyimlerinden ele gelmemiştir. Onları tecrübî  ilimleri kabule zorlayan güç, eğer isterlerse başka yönlere de  hidayet edebilir.

            His ve  tecrübenin yaptığı tek şey olayları  gerçekleştirmek veya onlar hakkında hüküm makamında  olmaktır. Hüküm vermenin kendisi başka bir şey olduğundan  insan zorunlu olarak ta olsa verilen bu hükmü kabullenmiştir.

VAHİY  NAZARINDA AKLIN GEÇERLİLİĞİ:

            Kuran, değişik yollarla aklın,  ilahi marifetlere yetişmesinde etkili olduğunu ve yaratılan  varlıklar hakkında tefekkür etmeye yönlendirmiştir. Kuranın  bizleri Enfal suresinin 22.ayetinde uyararak şöyle buyuruyor “Allah  katında canlıların en kötüsü düşünmeyen, gerçeği  kavramayan sağır ve dilsizlerdir.” Yunus suresinin 100’cü ayetinde  ise şöyle buyuruyor “ Allah’ın izni olmadıkça hiç kimsenin  inanması söz konusu değildir. Allah, aklını  kullanmayanları en yüz kızartıcı iğrençliğin  kucağına atar.”

           Kuranın mantığı delil ve  burhan mantığı olduğundan belirli bir inanca sahip olan  insanlardan istediği, kendi akidelerini delillerle ispatlamalarıdır.  Kuranın kendisi de Allah’ın tekliği ve vahdaniyetini ispat için  enbiya suresinin 22.ayetinde şöyle buyurmuştur; “Eğer yerde ve  gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı yerin ve göğün düzeni  altüst olurdu.”

             Kuran, aklı, hem nazari (teori) felsefede  ve hem ameli (pratik) felsefede ( Felsefe, nazari ve ameli olmak üzere ikiye  ayrılır. Bilinenlere yönelik olan nazari felsefe, tabiiyat, riyaziyat  ve ilahiyat gibi konuları ihtiva eder, tabiiyat kendi içinde dünya bilim,  jeoloji, zeoloji, biyoloji gibi bölümlere ayrılır. Riyaziyat ise  hesap, matematik, astronomi ve musiki gibi bölümlere ayrılır.  İlahiyat ise iki kısımdır, birincisi tabiat ötesi,(metafizik)  diğeri, varlık (vücut) tır. Birinci bölüme ilahiyat-ı  bi’l-ma’nal-a’am,  genel anlamıyla  ilahiyat, ikinci bölüme ise, ilahiyat-ı bi’l-ma’nal-has özel  anlamıyla ilahiyat denilir. Ameli felsefe insanın  davranışlarına, gereken ve gerekmeyen işlerine yöneliktir  ve üç bölüme ayrılır, birincisi ahlak, daha çok kişisel  davranışlarla ilgilidir. İkincisi tedbir-i menzil (ev idaresi)  küçük bir toplulukla, yani aile ile ilgilidir. Üçüncüsü de Siyaset-i müdun,  büyük bir toplulukla ve ülkelerin genel yapı çerçevesiyle ilgilidir.) her  zaman ön plana çıkarmıştır. Akıl, insanı gitmesi  gereken daha doğrusu yetişmesi gereken hedefine doğru götüren  bir pusula mahiyetindedir.

RİVAYETLERDE  AKIL VE MARİFET:

             Aklın, hakikate yetişmekte  kullanılması gereken en önemli araçlardan olduğu ve bunun önemi  rivayetlerde de gelmiştir.

            Örneğin; Peygamber efendimizin (s.a.a)  yanına gelen bir Yahudi nin sorduğu sorulardan biriside şuydu,  Allah neden hiç kimseye zulüm etmez. Peygamber şöyle buyurdu; Allah zulmün  ne kadar kötü olduğunu biliyor ve onu yapmaya da ihtiyacı yoktur.  Anlaşıldığı gibi Peygamber akli olarak istidlal  etmiştir, bu istidlal, şia kelamcılarının  Allah’ın kötü fiillerden uzak olduğunu ispat ederken kullandıkları  akli istidlallerdendir.

            Hz.  Ali, (a.s),insanın, kendi iradesiyle amel eden bir varlık  olduğunu ve kesinlikle cebrin ve zorlamanın söz konusu  olmadığını şu sözleriyle ispatlıyor; “Eğer  Allah’ın kaza ve kaderi insanı kendi amellerinde mecbur  kılsaydı, onun tarafından gelen emir ve nehiylerin, sevap ve azapların  hiçbir anlamı kalmaz, boş ve beyhude olurdu.”

           Hz.  Ali, (a.s) Allah’ın vahdaniyeti hakkında şöyle buyuruyor; “Eğer  Allah’ın şerikleri olsaydı (Allah’la beraber başka ilahlar)  onlarda insanları hidayet için peygamberler gönderirlerdi, böyle bir  şey olmadığı için, yani gelen peygamberler yalnız tek  bir Allah tarafından geldikleri ve yalnız ona davet ettikleri için,  bir tek Allah’tan başka ilah yoktur.”

          Bu istidlalin temeli, akli bir  kuraldır. Oda şu ki; ulûhiyet, rububiyetsiz olmaz, çünkü  yaratanın yaratılana karşı duyarsız kalması ve  onların hidayeti için gayret sarf etmemesi makul değildir.  Rububiyetin örneklerinden bir tanesi insanlar hakkında ve teşrii  makamında olan rububiyettir. Bu, peygamberlerin vasıtasıyla dini  kanunların gönderilmesiyle gerçekleşir. Akli olan bu asılla  Şöyle bir kıyas karşımıza çıkar

        Allah’tan başka bir ilah olsaydı,  insanların hidayeti için peygamberler gönderirdi

Bütün  peygamberler yalnız bir tek Allah tarafından gönderildiği için,,  şu sonuç alınır, Allahtan başka ilah yoktur.

          İmam Sadık (a.s) aklın,  Allah’ı, iyiyi ve kötüyü tanımaktaki önemini hakkında şöyle  buyuruyor; her şeyin aslı, başlangıcı ve onsuz hiçbir  şeyden faydalanılamadığı kuvve akıldır.  Allah, insanı akılla süslemiş ve yol gösterici olarak karar  kılmıştır.

            O halde insanlar, Allah’ı, iyiyi ve  kötüyü, karanlığın cehalette, aydınlığın ise  ilimde olduğunu tanımışlardır ki bu, aklın  onları hidayet ettiği yoldur.

           Acaba insanlar hidayet yolunda akılla  yetinebilirler mi diye sorulduğu zaman İmam şöyle cevap veriyor;  Akıllı insanlar, akıllarının gösterdiği yol ile  Allah’ı ve ona kulluğu tanıyan, onun sevdiği ve  sevmediği şeyleri anlayan insanlardır. Allah’a isyan veya itaat  konusu da burada ortaya çıkar, Fakat akıl, itaat ve isyan  sayılan şeyleri tanıyamadığı için bu tür yerlerde  sahibini hidayet edemez. Bu yüzden başka yollardan bunları  tanımalıdır, bunları tanımadığı zaman  aklını gerektiği gibi kullanamayacaktır. Çünkü akıllı  insana, hayatının temeli olan ilim ve edep öğrenmesi  farzdır.

              Ehli beyt (a.s),İslami marifetlere  yetişmede akla ve akli istidlale büyük bir önem vermiş ve muhataplarıyla  olan konuşmalarında akli istidlallerden, burhan, cedel ve hitabeden faydalanmışlardır.  Şia’nın akli ve felsefi konularda gelişmesinin sebeplerinden bir  tanesi de budur.



Total Visit: 491
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.