İnceleme konusu ettiğimiz üç yüzyılda İran’ın eski mezhep ve dinleri bir anda ortadan kalkmış olmadılar. Aksine Zerdüştlük, Mânîheizm, Mazdek, Hıristiyanlık, Yahudilik aynı şekilde Budizm gibi tüm dinlerin İran’ın uzak doğusundaki bölgelerde takipçileri vardı. Bu takipçilerin sayısı farklı bölgelerde farklı oluyordu ve faaliyetleri, IV/X. ve V/XI. yüzyıllara, hatta kimi dinlerin faaliyetleri, son yüzyıllara kadar devam etti. Bu dinlerin kalmış olması ve gitgide zayıflamaları, onlara ait bazı inançların İran’da İslâm dönemindeki dinlere de nüfuz etmesi söz konusu oldu, Kerrâmiyye ve Mânîheizm gibi bazı inançları gibi. Ya da Şiî mezhebinden bir grupta var olan beklenen Mehdi inancı veya Hulûliyye inançları gibi.
Bu üç yüzyılda İslâmî mezhepler, ister İran’da ister İran dışında olsun eşine az rastlanır bir hızla yayılıyor ve revaç buluyordu. Müslümanların bu alandaki ihtilafları, öyle bir dereceye ulaştı ki Müslümanların inanç sisteminin dışında olan ihtilaf, fırka ve aykırılıkların bir çoğunun bu üç yüzyılda meydana geldiğini ve başka fırkaların doğmasına da bunların yol açtığını söylememiz mümkündür. Bu işin sebebi, İslâmî dönemin ilk zamanlarında Müslümanların özellikle de Arap olmayan Müslümanların henüz İslâm dininin gerçeklerini inceleme gereklerini yerine getirme, özellikle de eski dinleri arasından sıyrılıp eski inançları arasından İslâmî inançları bulma peşinde olmalarıydı. Bu arada siyasî ihtilaflar, Müslümanların hilafet ve imamet, iman ve küfrün sınırı ve gereği, dinî ve dünyevî yükümlülüklerin nasıl yerine getirileceği vb. konular, bu üç yüzyılda devam etti. Değişik gruplar arasından birkaçı her alanda diğerlerine üstün gelip inançları, Müslümanlar arasında kabul konusu oldu. Bu sonuç, IV/X. ile V/XI. yüzyıllarda meydana geldi. Nitekim her alanda mezhepler ortaya çıkıp gerek fıkıh gerek Kur’ân okunuşu (kıraat) veya siyasî konular ile kelâmî konular kabul edilebilir bir hal aldı. Bir kısım mezhepler ise bu arada zayıflayıp git gide ortadan kalktı.
Bu tartışmaların, Müslümanların bu dönemdeki etraflı bir dinî edebiyatın ortaya çıkmasına sebep olmasından da öte Müslümanların düşüncelerinde, fikrî üsluplarında ve sonuçta şiir ve nesirde de etkin bir hale geldiği açıktır.
İranlılar, bu büyük ve kapsamlı münakaşalarda sadece tarafsız kalmamakla yetinmediler, İslâmî medeniyetin diğer alanlarında olduğu gibi, bu alandaki geniş ve esaslı bir pay sahibi de oldular. Hatta kesin olarak şunu da söylemek mümkündür: İslâmî mezheplerin geneli, özellikle II/VIII. yüzyıl başlarından IV/X. yüzyıl başlarına kadar Irak-ı Arab’da ve İran topraklarında ortaya çıktı ve yavaş yavaş diğer Müslüman milletlerin kabulünü de kazandı.
Bu farklı ve değişik mezhepleri ve onlar yüzünden baş gösteren münakaşaları söz konusu etmek, sözü çok uzatacağından onlar hakkında özet birkaç söz söyleyip geçmek daha iyi olacaktır.
Müslümanların ihtilafa düşmeleri ve değişik kollara ayrılmaları üç temel konu etrafında şekillendi:
Birincisi, (peygamberin) yerine geçme konusu: Bu noktada, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ‘at, Şia ve Hariciler olmak üzere üç temel grup ortaya çıktı. Bu grupların her biri de kendi arasında değişik kollara ayrıldı.
İkincisi, inanç esasları noktasında yani usulî konular ve İslâmî metafizik konular noktasında daha doğru bir ifadeyle, İslâm dininin nazarî konuları noktasında oluşan ihtilaflar idi. Bu yolla ortaya çıkan gruplardan ihtiyar (Kadiriye) ve cebre (Cebriye) inanan, Mutezile, Kerrâmiyye, Neccâriyye, Hulûliyye, Ehl-i Tenâsuh ve bunun gibi birkaç fırkayı bilmekteyiz. Bunlar arasından, II/VIII. ve III/IX. yüzyılda Mutezile tümünden daha etkili olup Müslümanların fikir hayatında etkili oldu. Mutezile, birçok fırkanın tersine vacip olan vücudun cismiyetten ve onun gereklerinden tenzihine, ayrıca “Adl”e (ki ihtiyar konusuna kadar gider) inanıyor ve iyiyi kötüden ayırma noktasında aklın ve onun etkisinin üstünlüğüne inanıyordu. Söylemlerindeki detaylı konular ispata muhtaçtı ve ister istemez mantık ve felsefeye özellikle de Meşşâî felsefesine dayanmaktaydı. Bunu kendi kelâmî iddiaları için kullanmaktaydılar. Bu hareketleri de tabii olarak Yunan felsefesinin İslâmi söylemde yayılmasına yardımcı oldu.
Üçüncüsü, dinin amelî konuları noktasında idi. Bir başka ifade ile fıkhî konularda birkaç mezhebin ortaya çıkmasına yol açan hükümlerin ayrıntılarında meydana geldi. Hükümleri delillendirmede kıyas yanlısı olan Hanefî fırkası (Ebû Hanife Numan b. Sabit (ö.150/767) taraftarları); hadis, sünnet ve icmaya dayanma yanlısı olan Mâlikî fırkası (Mâlik b. Enes (ö.179/795) taraftarları); söz konusu bu iki mezhebin ortası bir yol yanlısı olan Şafi‘î fırkası (Muhammed İdrîs-i Şafi‘î (ö.204/819) taraftarları), dinî konularda ve problemlerde hadislere mübalağalı bir şekilde dayanan Hanbelî fırkası (Ahmed b. Muhammed b. Hanbel (ö.241/855) taraftarları); fıkhî konularda kıyası tamamen inkar eden ve hükümlerin zahiriyle yetinen Davudîye fırkası (Dâvud ez-Zâhirî olarak meşhur olan Ebû Suleymân b. Davud b. Ali b. Davud-i İsfahânî (ö.270/883) taraftarları); Taberîye fırkası (Muhammed b. Cerîr-i Taberî (ö.310/922) yanlıları); Sevriye fırkası (Sufyân b. Sa’îd es-Sevrî (ö.161/778) taraftarları) ve İsna Aşariye İmâmîye Şiası olan İmam Ebû Abdullah Cafer-i Sadık (ö.148/765 ) taraftarlarının Caferiye fırkası gibi.
Müslümanların fırkalara ayrılmalarının ve yeni mezhep ve tarikatların ortaya çıkmasının başka etkenlerinin de olduğu kesindir. Kur’ân’ın okunmasındaki görüş farklılıkları, Kur’ân tefsirindeki üslup farklılıkları ve kendilerinden haberdar olmak için daha geniş kaynaklara müracaat edilmesi gereken buna benzer ihtilaflar da mevcuttur.