Söz konusu bu isyanlar, genel olarak olumlu bir sonuca ulaşmadıysa da taşıdıkları önemli etki, hilafet makamında zaaf ve ihtilafın meydana gelmesine ve İranlı bağımsızlık yanlılarının nihaî isyanlarının başlamasına yol açması açısından hazırlık çalışmalarının oluşması demekti. Tam bir liyakat, bilinç ve tecrübeyle bu bulanık sudan balık avlayan kişi, Sistânlı meşhur kalaycı Leys-i Saffâr’ın oğlu Yakub oldu.
Bağımsızlık isteği düşüncesinin İran’ın değişik bölgelerini sardığı ve her nerede yürekli ve becerikli birisi varsa Abbâsî ve Araplar karşısında muhalefet için baş kaldırdığı II/VIII. yüzyılın ikinci yarısında ve III/IX. yüzyıl başlarında Sistân toprakları, “Harici” ve ‘Ayyâr (başıboş) grupların bir arenası durumundaydı. Birinci gruptakiler, Sistânlıydılar ve halifelerin hakimiyetini mutlak olarak haktan uzak olarak görüp onları ve onlara tabi olanları öldürülmeye layık kimseler olarak görmekteydiler; ikinci gruptakiler, yani başıboşlar (‘Ayyârlar) ve gençler ise, hükümetlerden emir almayı kabul etmeyen, kendilerine özgü sınıfsal yapılanmalar ve sosyal bir düzene sahip olan bağımsız gruplar idiler. Yakûb, bu ikinci gruptan olup bilinç ve tecrübesi neticesinde liderliğine geçerek çok hızlı bir şekilde Sistânlı ‘Ayyârlardan oluşan kalabalık bir güç meydana getirdi. Toplamış olduğu güçlü orduyla bölgesel çatışmaların içine girip işinde, öyle bir başarı elde etti ki 248/862 yılında tüm Sistân’ı ele geçirebildi. İster Hariciler ister bölgesel hakimlerden olsun kendisine muhalif olan tüm güçleri ortadan kaldırmayı ve başarılı bir şekilde “meşru” halifenin yetkisi olmaksızın Sistân’ın tek hakimi olmayı başardı.
Bu yıldan sonra Yakûb, hükümdarlık alanını genişletmekle uğraştı. 254/868 yılına kadar Sistân’daki tüm muhaliflerini ortadan kaldırdı ve Kâbulşâh’a üstün geldi. Daha sonra da Kirmân’ı fethetti. 259/873 yılında Tâhirîlerin son emiri olan Muhammed b. Tâhir’i esir alıp Tâhirî devletini ortadan kaldırdı. 261/875 yılında Fars’ı tasarrufu altına alıp Abbâsî halifesiyle yaptığı yazışmaların etkisiyle Horâsân, Taberistân, Gurgân, Fars, Sind ve Hind’in hakimiyetini ve Bağdat muhafızlığını ondan aldı. Birkaç yıl sonra maslahatını, Bağdat’a saldırmakta ve onu tasarrufuna geçirmekte gördü. Fakat ordunun komutanlığını elinde bulunduran halifenin kardeşi “Muvaffık”, hileyle Dicle suyunu Yakûb’un ordugahına sürdü. Sistân ordusunun büyük bir kısmı yok oldu, Yakûb, Gundîşâpûr şehrine (bugünkü Şâpûr şehri) kadar geri çekilip yeniden Bağdat’a saldırı planları yaparak güç toplama ile uğraşıyordu ki aniden kulunç hastalığına yakalanıp o şehirde öldü (265/878) ve işi yarım kaldı. Kendisinden sonra kardeşi ‘Amr, onun yerini aldı. Sahip olduğu tedbir ve zeka ile, Saffârî hükümetini düzlüğe çıkarabildi ve meşru halifeden kardeşinin sahip olduğu memleketin tümünün hakimiyetini eline geçirebildi. Fakat Mâverâunnehir üzerine yürüdüğü 287/900 yılında bir olay sonucu, İsmail-i Sâmânî’nin askerlerine esir düştü. Bu olayla birlikte Saffârî hakimiyeti, Sistân ile sınırlı kaldı. 393/1003 yılında Gazneli Mahmûd’un o memleketi ele geçirmesiyle de iktidardan düştü.
Saffârîler, vatansever ve yiğit bir halktı. Yakûb, bizzat kendisi almış olduğu bölgesel ve sınıfsal eğitim sonucu, milliyet temeline saygı, millî adet ve gelenekleri yüceltme konusunda duyarlı olup Fars diline büyük bir ilgi duyardı. Bundan dolayı da tören ve bayram günlerinde şairlerin, kendisini Arap diliyle övmemelerini, şiirlerini Farsça olarak söylemelerini emretti. Bu da Fars dilinin Doğu İran sultanlarının saraylarında resmî saray dili olarak revaç bulması için bir başlangıç oldu. Bu şekilde Fars edebiyatı temelini bulup yerini sağlamlaştırdı.
Yakûb’un yerine geçenler de onun geleneğini sürdürdüler. Onların çabalarıyla Farsça saray şiiri, İran’ın güneydoğu köşesinde sağlam bir temel buldu. Bu hanedan, cesaretli bağımsızlık isteğiyle halifelerin resmî hükümetini İran’da kesin bir şekilde bir tür sözde ve göstermelik hükümet şekline dönüştürmekle kalmadı, şairleri Farsça söyleme gereği ile saray övgü şiirini icat etmekle, Fars dilinin resmî saray dili olarak seçilmesi ile İran’ın edebî bağımsızlığını bulması ve bu yolla ebedî ve sonsuz bir hayrın dile getirilmesini de sağlamış oldu. Yüce Allah, o uzak görüşlü yiğit adamın ruhunu yüce nuruyla kaplasın.