Bu dönemde, özellikle IV/X. yüzyıl sonlarına kadar eski dinler yani Zerdüştilük, Mânî ve Mazdek dinleri, Hıristiyan Nasturiliği, Yahudilik dinleri ve tüm bunların eski ve yeni kolları İran’ın uzak-yakın bölgelerinde, Âzerbeycan’dan Mâverâunnehir’in uzak vilayetlerine, Fars’tan Taberistân deryası sahillerine kadar yaygın bir haldeydi. Bu gayri İslâmî inançların kimi takipçilerinin sayısı bazen Fars, Deylem bölgesi ve Gûr toprakları gibi şehir ve bölgelerde bir hayli fazlaydı. Öyle ki bu bölgelerdeki Müslümanların sayısını geçmekteydi. Hatta IV/X. yüzyıl sonlarına kadar henüz İslâm’ın gitmediği ve “Daru’l-küfr” olarak nitelenen şehir ve bölgeler bile vardı.
İranlı hükümdarlıkların İranlıların elinde olduğu IV/X. yüzyıl sonlarına kadar inanç özgürlüğü nedeniyle “Ehl-i Zımme”den hiç kimse “Gayyâr” denilen sarı işareti kendi elbisesi üzerine iliştirmek zorunda değildi. Fakat Bağdat’ta Mutevekkil’in hilafet döneminden itibaren bu bidatler ortaya çıkmış ve V/XI. yüzyıl başlarından itibaren bu insanlık dışı adet İran’da da yaygınlık kazandı.
İran’ın İslâmî mezhepleri ise IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başlarında, önceki iki yüzyılın devam ettiricisi olmuştur. II/VIII. ve III/IX. yüzyılda ortaya çıkan peş peşe ve devamlı şekilde gelen hareketlerin ve yeni yapılanmaların bu dönemde daha az gerçekleştiği açıktır. Zira bu dönem tamamen mezheplerin şekillenmesi ve bazılarının seçilip bazılarının da terk edildiği zamandır. Coğrafya yazarları, milletler ve hükümdarlarla ilgili tarih ve edebiyat kitapları sahipleri, IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başlarında geçerlilikte olan İslâm mezhepleri konusunda daha çok bu mezheplerin değişik bölgelerdeki üstünlüklerine işaret etmişlerdir. Şafi’î, Hanefî, Hanbelî, Neccariyye, Zahîrîyye (Davudiyye), Sevriyye, İmâmîyye Şiası, İsmailiyye, Galiyye Şiası, Kıramite, Hariciler, Hadis ashabı, Mutezile, Kerrâmiyye, Sûfiyye, Beyaz elbiseliler (Beyzu’s-siyab), Cehmiyye, Kadiriyye gibi mezhepler bunlardandır.
Genel olarak bu dönem İran’ında, Gazneli Mahmûd’un egemenliği altında geçen dönem dışında dinlerdeki taassup şiddetli değildi. Bununla birlikte bu dönem tarihinde halkın mezhep inançları yüzünden kimi zaman çatışma içine girdiklerini görürüz ki fazla bir önemi olmayıp fikirsel kavgalar cümlesindendir. Fakat Bağdat’ta Mutevekkil döneminden itibaren bu mezhebî taassuplar kimi zaman kanlı çatışmalarla sonuçlanmakta, Türkler İran’da nüfuz bulunca Bağdat halifelerinin ve Türk emirlerin katı davranışlarını takip ederek Müslümanlardan bir kesimi, özellikle aydın görüşlü Mutezile, filozof ve Şia gruplarına eziyet vermeye başladılar. Gazneli Mahmûd’un Rey’deki vahşice hareketleri, yani Mutezile, felsefe ve Şia kitaplarını ateşe vermesi ve bu fırkaların öncülerini 421/1030 yılında idam ettirmesi meşhurdur.
Mahmûd’un Firdevsî-yi Tûsî’ye karşı yaptığı yakışıksız hareket de bu türdendir. Zira bu filozof şair, Şia inancına sahipti. Tabii olarak inanç esasları bakımından Mutezileye bağlıydı.
Bağdat’ta ve ondan sonra da Gazneli ve Selçuklu sultanlar aracılığıyla İran’da Mutezile’ye karşı gösterilen ağır tavırlarla bu aydın görüşlü fırkanın yenilgisi görülmeye başladı. Eş‘arîyye, Muhaddise, Kerrâmiyye vb. gibi kıt görüşlü Zahîrî bakışlı sınıfların galebesiyle sonuçlanan bu yenilgi, Müslümanların fikirsel çöküşünün başlangıcıydı. Zira Mutezile imamlarının çoğunluğu, tefekkür ve düşünce öncüleri olup ihtiyar ve tenzihe inanan ve felsefe, nazarî ve ispat ilimlerini seven kimselerdi. Onların hakim olmaları ve galebesiyle aklî ilimler genişleyip kemal bulmaktaydı. Oysa onların yenilgisi, Müslümanlar arasında inançsal taassupların ve sertleşmenin galebesi, akıl, istidlal ve görüşün yenilgi sebebi olmakta ve söylediğimiz gibi İslâmî kültür ve medeniyetin tefekkür ve akletme açısından çöküşünün başlangıcı oldu.
Mutezile’nin yenilgisi, IV/X. yüzyıl başlarında Eş‘arî mezhebinin ortaya çıkmasını ve yaygınlık kazanmasını beraberinde getirdi. Bu fırkanın kurucusu, Ebû Mûsâ Eş‘arî’nin torunlarından Ebû’l-Hasan Eş‘arî, ilkönce Mutezile imamlarının ve kendi hocası Ebû Ali Cubbâî-yi Huzistânî’nin takipçisiydi. Mutezile mezhebinin sırlarını iyice öğrendikten sonra her yönüyle ona muhalif olan yeni bir mezhep kurdu. Mutlak cebir, Hakkın zatının kıyamette görüleceğine inanmakta, Hak Taala’nın sıfatlarının cisim olduğunu iddia etmekteydi ve duyulan her şeyin yani geçmişlerden levh, arş, kursi, cennet, ateş, mizan, hesap vb. gibi gaybi şeyler konusunda duyulan her şeyi sorgusuz sualsiz kabul etmek ve onlar hakkında delil, tevil ve tevcihi bir kenara bırakmak gerektiğini söylerdi. Kısacası o, İslâm’ı ve onun inanç esaslarını abidlerin başlangıçtan itibaren sorgusuz sualsiz kabul ettikleri şekilde anladı ve bu yolla, Mutezilenin İslâmî inanç esaslarına felsefî ve delilli bir yapı vermeğe uğraşan Mutezilenin tüm zahmetlerini suya düşürdü. Her tarafta onların söylediklerinin, yazdıklarının ve hükümlerinin aksini yerleştirmeye çalıştı.
Sevindirici olan taraf ise IV/X. yüzyıl boyunca Mutezilenin, henüz İran’da güçlü bir durumda olması ve inançları mutlak olarak yaygın olmasıydı. Diğer usulî fırkalar azınlıktaydı. Onların gücü Gazneli Mahmûd’un ve zamanın diğer mutaassıplarının İran’da Mutezile ve felsefe taraftarlarını öldürmeye başladıkları zamandan yani Türk ve Türkmen kabilelerinin galebesinden itibaren başladı.
IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başlarında Şia fırkası, hem İsna Aşeriye (oniki imam) Şiası, hem İsmailiyye Şiası iyi bir durumda bulunmaktaydılar. Bunun nedeni tüm Tâlibiyye topraklarında, aynı şekilde Taberî, Deylemî yani Estar, Mâklar, Zeyyârîler ve Buveyhiler emirleri topraklarında Şia’nın aleni ve meşru bir mezhep olarak kendisini gösterebilmiş olmasıydı. Aynı şekilde Mısır Fâtimî devletinin kurulmasıyla (297/909) güç elde eden ve İran’da geniş tebliğlerine devam eden İsmailiyye mezhebi, günden güne takipçilerinin sayısını arttırmaktaydı. Hatta bu mezhebin bir kolu olan Kıramite mezhebi, kendi taraftarlarının Fars körfezi çevrelerinde Irak’ın güneyinde ve Suriye’de yapmış oldukları askerî ayaklanmalarla askerî merkezlere sahip olabilmişlerdi. Şia’nın bu dönemdeki faaliyetleri, gerçekte bu fırkanın gelecek yüzyılda yükselmesinin başlangıcı oldu ve ünlü Şia alimlerinin bu yüzyılda, V/XI. ve VI/XII. yüzyılda eserlerinin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Onun gerçek merkezinin İran olmasından, heyecan dolu savunucularının da İranlı olmasından dolayı fikirsel etkilerle birçok İranlı bu mezhebe girdi.
Söz konusu ettiğimiz dönem, tasavvuf düşünce ve inançlarının İran’da yaygınlık kazanması açısından da büyük bir önem taşımaktadır. Başlangıçta bir tür zühd, hırka giyinme ve dünyevî işleri terk etmekten ibaret olan düşünce ve daha sonra varlık ve şuhud alemi gerçeklerini tanıma noktasında mutlak halde ortaya çıkan İslâm tasavvufu, III/IX. yüzyıldan itibaren İran’da küçük bir kapı açtı. Nitekim o yüzyılda Horâsân’da Bâyezid-i Bistâmî’nin (ö.261/875 bir rivayete göre de 304/916) başta geldiği bir kısım tasavvufun üst makam şeyhleriyle karşılaşmaktayız. IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başlarında bu şeyhlerin öğretileri devam etti ve Horâsân ve İran’ın diğer bölgelerindeki sufiler arasından büyük insanlar ortaya çıktı. Bunların en ünlüleri şunlardır: Bağdat’ta vahdet-i vucûd düşüncesinin en büyük yayıcısı Hallâc adıyla bilinen Huseyn b. Mansûr-i Beyzâvî (ö.309/921), Ebû Abdullah Muhammed b. Hafîf-i Şîrâzî (ö.371/981 veya 391/1001), Ebû’l-Hasan Ali b. Cafer Harakânî (ö.425/1034), Ebû Sa’îd b. Ebi’l-Hayr-i Mihenî (ö.440/1048), Arapça Tabakâtu’s-Sûfiye adlı kitabın sahibi Abdurrahman-i Sullemî-yi Nîşâbûrî (ö.412/1021), bu kitap kendisinden kısa bir süre sonra Hâce Abdullah-ı Ensârî’nin (ö.481/1088) Farsça yazdığı Tabakâtu’s-Sûfiye kitabının telifinde yararlanma konusu oldu.
İsmini zikretmiş olduğumuz bu birkaç kişi, bu dönemin en büyük şeyhlerinden sadece birkaçıdır. Yoksa Cullâbî-yi Hucvîrî’nin ifadesiyle, bu dönemde sadece Horâsân’da büyük şeyhlerden üç yüz kişinin üzerinde tasavvufî öğretileri vermekle uğraşmaktaydı.
Tasavvuf makamları ve tasavvufun temellerinin açıklanması konusundaki kitapların yazımı da IV/X. yüzyıldan itibaren başladı. Ebû Bekr b. Ebû İshak-i Buhârî’nin Kitâbu’t-Ta‘arruf’u, bu kitabın Ebû İbrahim Mustemlî-yi Buhârî tarafından Farsçaya çevirisi, Ebû Tâlib-i Mekkî’nin (ö.386/996) Kûtu’l-Kulûb adlı kitabı, Ebû Nasr Serrâc-i Tûsî’nin (ö.378/988), el-Luma’ adlı kitabı vb. gibi eserler bunlardandır.
Tasavvufun inanç esasları üzerinde konuşma, araştırma ve inceleme yapma ve şeyhlerin söylediklerini okuma, kerametlerinin anlatılıp yüceltilmesi gibi konular da IV/X. yüzyılda yaygınlaştı. Bu alanda yapılan tartışmaların sonucu, Ebû Ali Sînâ (ö.428/1037) ile sonuçlandı. İbn Sînâ, son iki eseri olan Kitâbu’l-işârât ve et-Tenbîhât’ta ariflerin inanç esaslarını, zahid ve arifin tanımı, nefislerin faal akılla ilişkisi ve bu tarikatın içeriğinden haberdar olma, ariflerin olgunluk dereceleri, ruhsal seyirleri ve evliyanın keşf, şuhud ve keramet konularını detaylı bir şekilde açıklayıp kendi felsefî temellerine dayanarak bu konuları ispat etmiştir. Bundan da öte bir kısım risalelerinde özellikle de Hayy b. Yakzân’ hayatı, Risâletu’l-ışk ve Salamân u Ebsâl’ın hayatı konusunda Risâle fi Kelimât-i Sûfiyye, Hissu’z-zikr ve Mâhiyetu’l-Husn, tasavvufla bağlantılı olan konularda inceleme işaretlerini ve sırlarını vermiştir.