Cuma 18 Mayıs 2012 - 04:54

الجمعة ٢٧ جمادى الآخرة ١٤٣٣

جمعه ۲۹ ارديبهشت ۱۳۹۱ - ۰۶:۲۴

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

Bu dönemde, özellikle IV/X. yüzyıl sonlarına kadar eski dinler yani Zerdüştilük, Mânî ve Mazdek dinleri, Hıristiyan Nasturiliği, Ya­hudilik dinleri ve tüm bunların eski ve yeni kolları İran’ın uzak-yakın bölgele­rinde, Âzerbeycan’dan Mâverâunnehir’in uzak vilayetlerine, Fars’tan Taberistân deryası sahillerine kadar yaygın bir haldeydi. Bu gayri İslâmî inançların kimi takipçileri­nin sayısı bazen Fars, Deylem bölgesi ve Gûr toprakları gibi şehir ve bölgelerde bir hayli fazlaydı. Öyle ki bu bölgeler­deki Müslümanların sayısını geçmekteydi. Hatta IV/X. yüzyıl sonlarına kadar henüz İslâm’ın gitmediği ve “Daru’l-küfr” ola­rak nitelenen şehir ve bölgeler bile vardı.

İranlı hükümdarlıkların İranlıların elinde olduğu IV/X. yüzyıl sonla­rına ka­dar inanç özgürlüğü nedeniyle “Ehl-i Zımme”den hiç kimse “Gayyâr”[1] denilen sarı işareti kendi elbisesi üze­rine iliştirmek zorunda de­ğildi. Fakat Bağdat’ta Mutevekkil’in hilafet döneminden itibaren bu bi­datler or­taya çıkmış ve V/XI. yüzyıl başla­rından itibaren bu insanlık dışı adet İran’da da yaygınlık kazandı.

İran’ın İslâmî mezhepleri ise IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başla­rında, ön­ceki iki yüzyılın devam ettiricisi olmuştur. II/VIII. ve III/IX. yüz­yılda ortaya çı­kan peş peşe ve devamlı şekilde gelen hare­ketlerin ve yeni yapılanmaların bu dö­nemde daha az gerçekleştiği açıktır. Zira bu dönem tamamen mezheplerin şe­kil­lenmesi ve bazıları­nın seçilip bazılarının da terk edildiği zamandır. Coğrafya ya­zarları, milletler ve hükümdarlarla il­gili tarih ve edebiyat kitapları sahipleri, IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başlarında geçerlilikte olan İslâm mez­hepleri ko­nusunda daha çok bu mezheplerin değişik bölgelerdeki üs­tünlüklerine işaret et­mişlerdir. Şafi’î, Hanefî, Hanbelî, Neccariyye, Za­hîrîyye (Davudiyye), Sevriyye, İmâmîyye Şiası, İsmailiyye, Galiyye Şiası, Kıramite, Hariciler, Hadis ashabı, Mute­zile, Kerrâmiyye, Sûfiyye, Beyaz elbiseliler (Beyzu’s-siyab), Cehmiyye, Kadiriyye gibi mezhepler bunlar­dandır.

Genel olarak bu dönem İran’ında, Gazneli Mahmûd’un ege­menliği al­tında geçen dönem dışında dinlerdeki taassup şiddetli de­ğildi. Bununla birlikte bu dö­nem tarihinde halkın mezhep inançları yüzünden kimi za­man çatışma içine gir­diklerini görürüz ki fazla bir önemi olmayıp fikirsel kavgalar cümlesindendir. Fa­kat Bağdat’ta Mutevekkil döneminden itiba­ren bu mezhebî taassuplar kimi za­man kanlı çatışmalarla sonuçlanmakta, Türkler İran’da nüfuz bulunca Bağ­dat halifelerinin ve Türk emirlerin katı davranışlarını takip ederek Müslümanlardan bir kesimi, özellikle aydın görüşlü Mutezile, filozof ve Şia gruplarına eziyet ver­meye başladılar. Gazneli Mahmûd’un Rey’deki vahşice hareketleri, yani Mutezile, felsefe ve Şia kitaplarını ateşe vermesi ve bu fırkaların öncülerini 421/1030 yı­lında idam ettirmesi meşhurdur.

Mahmûd’un Firdevsî-yi Tûsî’ye karşı yaptığı yakışıksız hareket de bu tür­dendir. Zira bu filozof şair, Şia inancına sahipti. Tabii olarak inanç esasları bakı­mından Mutezileye bağlıydı.

Bağdat’ta ve ondan sonra da Gazneli ve Selçuklu sultanlar ara­cılığıyla İran’da Mutezile’ye karşı gösterilen ağır tavırlarla bu aydın gö­rüşlü fırka­nın ye­nilgisi görülmeye başladı. Eş‘arîyye, Muhaddise, Kerrâmiyye vb. gibi kıt görüşlü Zahîrî bakışlı sınıfların galebesiyle so­nuçlanan bu yenilgi, Müslümanların fikirsel çöküşünün başlangıcıydı. Zira Mutezile imamları­nın çoğunluğu, tefekkür ve dü­şünce öncüleri olup ihtiyar ve tenzihe ina­nan ve felsefe, nazarî ve ispat ilimlerini se­ven kimselerdi. Onların hakim olmaları ve galebesiyle aklî ilimler ge­nişleyip kemal bulmaktaydı. Oysa onların yenilgisi, Müslümanlar ara­sında inançsal taas­supların ve sertleş­menin galebesi, akıl, istidlal ve görüşün yenilgi sebebi olmakta ve söyledi­ğimiz gibi İslâmî kültür ve medeniyetin tefekkür ve akletme açısından çö­küşünün başlangıcı oldu.

Mutezile’nin yenilgisi, IV/X. yüzyıl başlarında Eş‘arî mezhe­binin or­taya çık­masını ve yaygınlık kazanmasını beraberinde getirdi. Bu fırkanın kurucusu, Ebû Mûsâ Eş‘arî’nin torunlarından Ebû’l-Ha­san Eş‘arî, ilkönce Mutezile imam­larının ve kendi hocası Ebû Ali Cubbâî-yi Huzistânî’nin ta­kipçisiydi. Mutezile mezhebi­nin sırlarını iyice öğrendikten sonra her yö­nüyle ona muhalif olan yeni bir mez­hep kurdu. Mutlak cebir, Hakkın zatı­nın kıyamette görüleceğine inan­makta, Hak Taala’nın sıfatlarının cisim olduğunu iddia etmekteydi ve duyulan her şeyin yani geçmişlerden levh, arş, kursi, cennet, ateş, mi­zan, hesap vb. gibi gaybi şeyler ko­nusunda du­yulan her şeyi sorgusuz sualsiz kabul etmek ve onlar hakkında delil, tevil ve tevcihi bir kenara bırakmak gerektiğini söylerdi. Kısacası o, İslâm’ı ve onun inanç esasla­rını abidlerin başlangıçtan itibaren sorgusuz sual­siz ka­bul et­tikleri şe­kilde anladı ve bu yolla, Mutezilenin İslâmî inanç esaslarına felsefî ve delilli bir yapı vermeğe uğraşan Mutezilenin tüm zahmetlerini suya dü­şürdü. Her tarafta onların söylediklerinin, yazdıklarının ve hü­küm­lerinin aksini yerleştir­meye çalıştı.

Sevindirici olan taraf ise IV/X. yüzyıl boyunca Mutezilenin, henüz İran’da güçlü bir durumda olması ve inançları mutlak olarak yaygın olma­sıydı. Diğer usulî fırkalar azınlıktaydı. Onların gücü Gazneli Mahmûd’un ve zamanın diğer mutaassıpları­nın İran’da Mutezile ve felsefe taraftarla­rını öldürmeye başladıkları zamandan yani Türk ve Türkmen kabileleri­nin galebesinden itibaren başladı.

IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başlarında Şia fırkası, hem İsna Aşeriye (oniki imam) Şiası, hem İsmailiyye Şiası iyi bir durumda bu­lunmaktaydı­lar. Bu­nun ne­deni tüm Tâlibiyye topraklarında, aynı şe­kilde Taberî, Deylemî yani Estar, Mâklar, Zeyyârîler ve Buveyhiler emirleri toprakla­rında Şia’nın aleni ve meşru bir mez­hep olarak kendi­sini gösterebilmiş olmasıydı. Aynı şekilde Mısır Fâtimî devleti­nin ku­rulmasıyla (297/909) güç elde eden ve İran’da geniş tebliğlerine de­vam eden İsmailiyye mez­hebi, günden güne takipçilerinin sayısını art­tırmak­taydı. Hatta bu mezhe­bin bir kolu olan Kıramite mezhebi, kendi taraftarlarının Fars körfezi çev­relerinde Irak’ın güneyinde ve Suriye’de yapmış oldukları askerî ayaklan­malarla askerî merkezlere sahip ola­bilmişlerdi. Şia’nın bu dönemdeki fa­a­liyetleri, gerçekte bu fırkanın ge­lecek yüzyılda yükselmesinin başlangıcı oldu ve ünlü Şia alimlerinin bu yüzyılda, V/XI. ve VI/XII. yüzyılda eserle­rinin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Onun gerçek merkezinin İran olma­sından, heyecan dolu savunucularının da İranlı olmasından dolayı fikirsel etkilerle birçok İranlı bu mezhebe girdi.

Söz konusu ettiğimiz dönem, tasavvuf düşünce ve inançlarının İran’da yay­gın­lık kazanması açısından da büyük bir önem taşımakta­dır. Başlan­gıçta bir tür zühd, hırka giyinme ve dünyevî işleri terk et­mekten ibaret olan düşünce ve daha sonra varlık ve şuhud alemi ger­çeklerini tanıma noktasında mutlak halde ortaya çıkan İslâm tasav­vufu, III/IX. yüzyıldan itibaren İran’da küçük bir kapı açtı. Ni­tekim o yüzyılda Horâsân’da Bâyezid-i Bistâmî’nin (ö.261/875 bir rivayete göre de 304/916) başta gel­diği bir kısım tasavvufun üst makam şeyh­leriyle karşılaş­maktayız. IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başlarında bu şeyhlerin öğretileri devam etti ve Horâsân ve İran’ın diğer bölgelerin­deki sufiler arasından büyük insanlar ortaya çıktı. Bunların en ünlüleri şunlardır: Bağdat’ta vahdet-i vucûd dü­şüncesi­nin en büyük yayıcısı Hallâc adıyla bilinen Huseyn b. Mansûr-i Beyzâvî (ö.309/921), Ebû Ab­dullah Muhammed b. Hafîf-i Şîrâzî (ö.371/981 veya 391/1001), Ebû’l-Hasan Ali b. Cafer Harakânî (ö.425/1034), Ebû Sa’îd b. Ebi’l-Hayr-i Mihenî (ö.440/1048), Arapça Tabakâtu’s-Sûfiye adlı kitabın sahibi Abdurrahman-i Sullemî-yi Nîşâbûrî (ö.412/1021), bu kitap kendisinden kısa bir süre sonra Hâce Abdullah-ı Ensârî’nin (ö.481/1088) Farsça yazdığı Tabakâtu’s-Sûfiye kitabının teli­finde yararlanma konusu oldu.

İsmini zikretmiş olduğumuz bu birkaç kişi, bu dönemin en bü­yük şeyh­lerin­den sadece birkaçıdır. Yoksa Cullâbî-yi Hucvîrî’nin ifadesiyle, bu dö­nemde sa­dece Horâsân’da büyük şeyhler­den üç yüz kişinin üzerinde ta­savvufî öğretileri vermekle uğraşmak­taydı.

Tasavvuf makamları ve tasavvufun temellerinin açıklanması konusun­daki kitapların yazımı da IV/X. yüzyıldan itibaren başladı. Ebû Bekr b. Ebû İshak-i Buhârî’nin Kitâbu’t-Ta‘arruf’u, bu kitabın Ebû İbra­him Mustemlî-yi Buhârî tara­fından Farsçaya çevirisi, Ebû Tâlib-i Mekkî’nin (ö.386/996) Kûtu’l-Kulûb adlı kitabı, Ebû Nasr Serrâc-i Tûsî’nin (ö.378/988), el-Luma’ adlı kitabı vb. gibi eserler bunlardandır.

Tasavvufun inanç esasları üzerinde konuşma, araştırma ve in­celeme yapma ve şeyhlerin söylediklerini okuma, kerametlerinin anla­tılıp yücel­tilmesi gibi ko­nular da IV/X. yüzyılda yaygınlaştı. Bu alanda yapılan tar­tışmaların so­nucu, Ebû Ali Sînâ (ö.428/1037) ile sonuç­landı. İbn Sînâ, son iki eseri olan Kitâbu’l-işârât ve et-Tenbîhât’ta ariflerin inanç esaslarını, zahid ve arifin tanımı, nefislerin faal akılla ilişkisi ve bu tarikatın içeriğin­den haberdar olma, ariflerin olgunluk dere­celeri, ruhsal seyirleri ve evli­yanın keşf, şuhud ve keramet konula­rını detaylı bir şekilde açıklayıp kendi felsefî temellerine dayanarak bu konuları ispat etmiştir. Bundan da öte bir kısım risalelerinde özellikle de Hayy b. Yakzân’ hayatı, Risâletu’l-ışk ve Salamân u Ebsâl’ın hayatı konusunda Risâle fi Kelimât-i Sûfiyye, Hissu’z-zikr ve Mâhiyetu’l-Husn, tasavvufla bağ­lantılı olan konularda inceleme işaretlerini ve sırlarını vermiştir.



[1] Eskiden Yahudilerin sırtlarına aldıkları sarı renkli bir kumaş.

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.