Bu bilim dalı, anlamın değişik şekillerde açıklanması niteliği üzerine kuruludur. Kitabet, Hitâbet, inşâ, şiir vb. gibi konular olup bunlar da kendi içinde hitye, lafızlara bağlı bilimler (harflerin mahrec ilmi, lügat ilmi, iştikak ilmi ve sarf ilmi) ve mürekkeblerle ilgili bilimler (nahiv, anlam, beyan, bedi’, aruz, kafiye, karzu’ş-şi’r, inşâ ilmi, muhazara ilmi, divan ilmi, tarih ilmi) gibi dallara ayrılmaktadır.
İslâmî dönemin başlarında “Edeb”, bu zikredilenler derecesinde geniş değildi. Fakat gitgide Müslümanların değişik medeniyetlerle ve farklı bilimlerle tanışmasıyla, ayrıca fikrî ilim ve üslupların gelişmesiyle aynı şekilde Arap olmayan milletlerin Arap dilini ve kaidelerini öğrenme ihtiyacı ile birlikte büyük oranda bir yayılma kaydetti ve Müslümanlar arasında revaç bulan önemli bilim dallarından biri haline geldi. Bu gelişim sürecinde doğrudan etki bırakmış olan etkenlerden birisi, hiç şüphesiz İran’ın millî edebiyat, tarih, hikaye ve destan kitaplarının ve hikmet, atasözü, ahlâk ve buna benzer eserlerin Pehlevî dilinden Arapçaya aktarılması; bir diğeri de Süryanîce, Yunanca ve İran’a ait birçok müfredat, söz ve kavramların kitap tercümesi ve bilim dallarının incelenmesi yoluyla Arapçaya girmesidir. Bir diğer etken de Müslümanların Yunan, Süryanî ve Pehlevî edebiyat bilimleriyle tanışmaları ve bu alandaki çalışmalarıdır. Bu ve buna benzer etkenler, başlangıçta sade ve bilimsellikten uzak olan Arap edebiyatının yükseliş ve tekamül yoluna adım atmasının ve önemli İslâm edebiyatının ortaya çıkmasının kaynağı oldu. Bu konuda İranlıların payı ve etkisi kesin olduğundan dolayı da bunlarla ilgili olarak kısa ve özet halinde de olsa birkaç söz söylememiz gerekli ve yerinde olacaktır.
Arap edebiyatı biliminin başlangıcı, “İlmu’r-rivaye=Rivayet bilimi” olup, Arap kültürüne bağlı tüm konuları kapsar. Özellikle de şiir, atasözü, hikaye, tarih, nesepler ve haberler bunların başında gelmektedir. Bu konuları ezberlemek ve rivayet etmekle uğraşan kimseye “Râvî” veya “Râvîyye” denir. Raviler, cahiliye dönemi ve İslâm’ın ilk dönemi Arap düşünce ve eserleri konusunda sahip oldukları geniş bilgiden dolayı Arap edebiyatına bağlı farklı konulardaki her türlü faydanın kaynağıydılar. Bu sebepten dolayı Arap dili ve edebiyatı kural ve kaidelerinin düzenlenme dönemi olan Abbâsî dönemi başlarında bu gruba karşı büyük bir ilgi başladı. Halifeler, onları teşvik etmek amacıyla büyük miktarda mal harcadılar. Bu da ravilerin çoğalmasına ve bunlar arasında büyük bir bilgi birikimine sahip olan zikredilmeye değer bir kesimin ortaya çıkmasına söz konusu oldu ki bunların büyük bir kısmı İranlı ve velayet sahibi kimselerdendi. Mu‘allakâti’s-Sab‘a’nın derleyicisi Hammâd b. Şâpûr-i Deylemî (ö.155/772), “Haleful-Ahmer” diye bilinen Halef b. Hayyân-i Fergânî (ö.180/796), lügat biliminde ve değişik Arap kabilelerine ait olan şiirleri tanıma konusunda meşhur olan Ben-i Şeybân valilerinden Ebû ‘Amr eş-Şeybânî (ö.206/821), Ebû ‘Ubeyd Kâsım İbn Sellam-i Herevî (ö.224/839), Ebû Hâtem-i Sistânî (ö.255/869) vb. kimseler bunlardandır. Bu ravilerin değişik edebî konulardaki telifleri ve Arapça haber, atasözü, şiir ve nesepler alanında derleyip topladıkları şeyler, kendilerinin edebî araştırma ve teliflerindeki edebiyat bilimlerinin temel sermayesi oldu.
Hicretten sonraki ilk üç yüzyılda İranlı Müslümanlar, Arap dilini öğrenmeye duydukları ihtiyaç nedeniyle onun kaide ve kurallarının ortaya çıkması ve düzenlenmesi noktasında büyük bir çaba harcadılar. Nitekim Arap dilbilgisinin ilk düzenleyicilerinin bunlar olduğunu söylemek gerekir. Arap dilbilgisini araştıran ilk merkezler, iki eski İran şehri olan Basra ve Kufe şehirleri, o esnada yarı Arap yarı İranlı iki şehre dönüşmüş ve Arap çöl bedevilerinin ve şehirde oturanların buluşma yeri ve asil Arap dili ile ilgili bilgileri toplama konusunda en iyi merkezlerdi. Arap nahvi ve sarfının araştırma konusu edildiği bu iki merkezde, meşhur bir grup İranlı bilim adamı işe koyulmuşlardı. Nahiv alanında en büyük ve en kapsamlı ilk eser olan El-Kitâb adlı eserin sahibi olan Sibeveyh-i Fârsî (ö.183/799) ve onun öğrencisi Ahfeş-i Hârezmî (bunların ikisi Basra edebiyat merkezine mensuptur), Kisâî-yi Fârsî (ö.189/805) ve öğrencisi Ferrâ (Bunların ikisi Kufe edebiyat merkezi mensubudur) ve şimdilik isimlerini zikretmeği bir kenara bıraktığımız dikkate değer bir başka kesim buna örnektir.
Lügat ve belâgat bilimi alanında da bu üç yüzyılda çalışmalar olmuş ve Halil b. Ahmed (Lügat bilimi alanındaki el-‘Ayn adlı kitabın yazarı), Mecâzu’l-Kur’ân kitabının sahibi Ebû ‘Ubeyde Mi’mer b. Mesnâ ve Kitâbu’l-Fesâhe’nin sahibi Ebû Hâtem-i Sistânî gibi büyük bilim adamları ortaya çıkmıştır.