Cuma 18 Mayıs 2012 - 04:50

الجمعة ٢٧ جمادى الآخرة ١٤٣٣

جمعه ۲۹ ارديبهشت ۱۳۹۱ - ۰۶:۲۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

5-MEVLANA

 

 

5- Mevlânâ: Kitaplarda kendisinden “Mevlânâ-yi Rûm”, “Mevlevî” ve “ Mollâ-yi Rûm” diye söz edilmiş olan Mevlânâ Celâluddîn Muhammed b. Sultânu’l-ulemâ Bahâuddîn Muhammed b. Hüseyin b. Ahmed Hatîbî-yi Bekri-yi Belhî tasavvufun en güçlü ve en büyük sözcülerinden, ünlü arif­lerden, Fars edebiyatı semasının parlayan yıldızı, aydınlık güneşi, dü­şünce sahibi hassas şair ve İslam dünyasının tartışmasız düşünürlerin­dendir. Babası, “Bahâ-i Veled” adıyla meşhur Sultânu’l-ulemâ Bahâuddîn Muhammed (543/1148-628/1230), büyük ve etkili alim ve hatiplerden, VI/XII. yüzyıl sonlarının, VII/XIII. yüzyıl başlarının büyük tasavvuf bü­yüklerinden ve Necmuddîn Kubrâ’nın eğitiminden geçmiş kişilerdendi. Sultan Muhammed Harezmşah ile aralarında meydana gelen bir tartışma sonucunda 610/1213 yılı civarında ailesi ve bir kısım yakın dostlarıyla birlikte İran’ın doğu bölgesinden batı tarafına göç etti ve Nişabur, Bağdat ve Mekke yoluyla Şam’a, oradan da Erzincan’a, daha sonra da Malatya ve Larende’ye gitti. Sonunda Selçuklu Alâuddîn Keykubâd (616/1219-634/1237)’in davetiyle Konya’ya yerleşti ve aynı yerde vefat etti.

Bahâuddîn Veled’in 604/1207 yılının Rebiu’l-evvel ayının altısında Belh’te doğan oğlu Celâluddîn Muhammed, bu uzun yolculuk başlarında beş altı yaşlarındaydı. Anlatıldığına göre, babasıyla birlikte Nişabur’dan geçerken Şeyh Ferîduddîn Attâr’ın sohbetinde bulunmuş, Şeyh Esrâr-nâme adlı kitabını ona vermiştir[1]. Yine anlatıldığına göre, Attâr, Mevlânâ konusunda babasına şöyle söylemiştir: “Bu çocuğun değerini bil, çok ya­kın bir zamanda sıcak nefesiyle alemdeki yanık yüreklilerin yüreğine ateş düşürecektir”[2]. Mevlânâ’ya inananların ve müritlerinin onun yaşlılık döne­mindeki makamını müşahede ettikten sonra Attâr’ın dilinden onun küçük yaşlardaki dönemi hakkında böyle bir önseziyi söylemeleri olmaya­cak bir şey değildir.

Sultânu’l-ulemâ’nın 628/1230 yada 631/1233 yılındaki vefatından sonra oğlu Celâluddîn Muhammed, müritlerin isteği üzerine tarikata gir­miş olmaksızın babasının yerine vaaz, zikir, fetva ve tedris makamına oturdu. Babasının vefatından kısa bir zaman sonra müridi ve öğrencisi Seyyid Burhânuddîn Muhakkık-i Tirmizî üstadı görmek amacıyla Konya’ya geldi. Bahâ-i Veled vefat etmiş olduğu için o sırada “kal” ilimle­rinde kemal derecesinde bulunan oğlu Celâluddîn’in eğitim ve irşadına katıldı. Şer‘î ve edebî ilimlerde kamil olması için onu Halep ve Dimaşk’ta yolculuk ve tahsil için görevlendirdi. O da Halep ve Dimaşk’ta Hanefi fık­hında tahsille uğraştı ve güya Muhyuddîn İbnu’l-Arabî’nin sohbet feyzine de ulaşmıştır. Yedi yıl süren bu yolculuktan sonra Konya’ya geri döndü ve Seyyid Burhânuddîn’in emriyle bir süre riyazete devam etti. İmtihan po­tasından geçtikten sonra talim ve irşad emrini aldı. Bu şekilde Mevlânâ, zahir tahsili ve batın terbiyesini zamanın birçok şeyhinin aksine kamil anlamıyla kendinde topladı ve talim nispeti, Seyyid Burhânuddîn Muhakkık aracılığıyla Sultânu’l-ulemâ’ya, ondan da Kubreviyye şeyhle­rine ulaşır. Seyyid Burhânuddîn, 638/1240 yılında Kayseri’de vefat etti. Mevlânâ ise Şems-i Tebrîzî ile görüştüğü yıl olan 642/1244 yılına dek Konya’da Şer‘î ilimleri öğretme, vaaz ve zikir ile uğraştı.

Mevlânâ’nın bakışaçısını bir anda değiştiren Şemsuddîn Muhammed b. Ali b. Melek-dâd-i Tebrîzî, o zamanın şeyhlerinden ve Şeyh Ruknuddîn-i Secâsî, Baba Kemâl-i Hucendî ve Ebû Bekir Sellihbâf-i Tebrîzî’nin eğiti­minden geçmiş biriydi. Bu görüşme ve içeriği konusunda Mustavfî’nin şerhi kimi zaman bir efsane gibi göze çarpacak şekilde hal tercümesi ki­taplarında zikredilmiştir. Mevlânâ, Şems’i bulmakla birlikte dünyevî ma­kamlara sırt çevirerek irade elini Şems’in irşad eteklerinden çekmedi ve onun hizmet ve sohbetinde kaldı. Ta ki Şems, 645/1247 yılında Mev­lânâ’nın bir grup mutaassıp öğrencisi tarafından–ki güya oğlu Alâuddîn de onlar arasındaydı–öldürüldü. Bu sırada kırk bir yaşında olan Mevlânâ, perişanlık, dağınıklık ve ıstırap içinde Şems’i bekleyerek yaşadı. Sonunda onu Şam’da bulacağı düşüncesiyle Dımaşk’a yolculuk etti ve orada bir süre arayışla geçirdi. Ümidini yitirdikten sonra tekrar Konya’ya döndü. Bu olay, onda ve eserlerinde geriye unutulmayacak bir etki bıraktı. Şems’ten yaklaşık on yıl sonra “Zerkûb” diye bilinen Salâhaddîn Ferîdûn-i Konevî, Mevlânâ’nın iradesini kendine doğru çekti. Şeyh Salâhaddîn 657/1258 yılı Muharreminde vefat edince Mevlânâ’nın inayeti, Çelebi Husâmuddîn diye bilinen Husâmuddîn Hasan b. Muhammed (ö.683/1284)’e nasip oldu. O, Mevlânâ’dan sonra onun yerine geçmeye ve halifeliğine nail oldu. Mevlânâ’yı Mesnevî’yi nazmetmeye sürükleyen ve bu yolda sonuna kadar onunla birlikte olan da oydu.

Mevlânâ’nın gerçek hayatı, aşık bir şair olarak 647/1249 yılından ha­yatındaki büyük değişiklikten sonra başladı. Ondan sonra da Şemsuddîn’in nefeslerinin bereketiyle özgür bir arif, kamil bir ermiş oldu, yaşamını kendi hankahında bulunan bir grup bağlısının irşad ve eğiti­mine vakfetti ve tasavvuf yolunda “Mevleviyye” diye meşhur olan yeni bir tarikatı ortaya çıkardı. Bu tarikat, Mevlânâ’dan sonra birkaç yüzyıl Ana­dolu’da, İran’da ve diğer topraklarda dağılmış haldeydi[3]. Mevlânâ’nın Konya’da yaşamını sürdürdüğü zaman zarfında padişahlardan, emirler­den, alimlerden ve vezirlerden bir grup insan onunla çağdaş, dost ve soh­bet halindeydiler ve “Hudavendegâr”a nispetle büyük bir hürmetle karşı­larlardı. Hepsinden daha önemlisi de Mu‘inuddîn Pervâne (675/1276 senesinde öldürüldü) idi. Çoğu zaman Mevlânâ’nın toplantılarını dinle­mek için “medrese”sine giderdi. Bundan dolayı da Fihi Ma Fih adlı eseri­nin bir kısmı bu Mu‘inuddîn’e hitap şeklindedir. Mevlânâ ile eşzamanlı olarak Konya’da yaşayan meşhur arif, şair ve yazarlar arasından Sadruddîn-i Konevî, Irâkî, Necmuddîn Dâye, Kâni‘î-yi Tûsî, Allâme Kutbuddîn Mahmûd b. Mes‘ûd-i Şîrâzî ve Kadı Sirâcuddîn Urmevî’yi say­mak mümkündür.

Mevlânâ Celâluddîn’in vefatı 672/1273 yılının Cemadiye’l-ahir ayının beşine rastlar. Ölümü Konya’da çok acı bir olay olarak değerlendirildi. Nitekim halk kırk gün boyunca yas tuttu. Cenazesi Konya’da babası Bahâuddîn Veled’in türbesine yakın bir yerde toprağa verildi. Bugün “Kubbetu’l-hadrâ” adıyla bilinmektedir. Mevlânâ, Ehl-i sünnet mezhebine bağlı olmasıyla birlikte bu inanç ve dindarlığıyla özgür düşünceli kamil bir insandı. Diğer din ve mezheplerin bağlılarına kendisi gibi kamil in­sanlara yakışır şekilde saygı ve tarafsızlık gözüyle bakardı.

Mevlânâ’nın en önemli manzum eseri, remel-müseddes-i maksur veya mahzuf bahriyle yazılmış altı defterden oluşan yaklaşık 26000 be­yitlik Mesnevî-yi Şerîf’tir. İnsan düşüncesinin en iyi ürünlerinden biri sa­yılması gereken bu uzun manzumede Mevlânâ, önemli irfanî, dinî ve ah­lakî konuları dile getirmiş, açıklama sırasında ayet ve hadislere yer vermiş veya onlara işaretlerde bulunmuştur. Mesnevî’den günümüze dek birçok özetler derlenmiş ve üzerine çeşitli şerhler yazılmıştır. Önemli tercüme­lerden birisi Rainold Nickelson’un İngilizce’ye yaptığı tercümedir (1925-1930).

Mevlânâ’nın ikinci büyük eseri, Dîvân-i Gazeliyât-i Şems-i Tebrîzî adıyla bilinen Dîvân-i Kebîr adlı eserdir. Zira Mevlânâ, kendi adı veya mahlası yerine gazellerinden çoğunun sonunda şeyhi Şems-i Tebrîzî’nin adını zikretmiştir. Bu divanın en güzel baskısı merhum Üstat Bediuzzaman Firuzanfer’in tashihiyle 1337/1959 yılından 1345/1967 yı­lına kadar yapıldı. Beyitlerinin sayısı rubailer dışında 36360’a ulaşır. Mevlânâ’nın gazelleri yüce irfanî hakikatlerle dolu, şairin sonsuz sevgisi ve üstün düşüncesiyle coşan bir deryadır.

Mevlânâ’nın üçüncü manzum eseri Rubâ’iyât’ı olup merhum Üstat Firuzanfer’in baskısında sayıları 1983 rubaiye (3966 beyit) ulaşmıştır. Mevlânâ’dan mensur eserler de kalmış olup çok değerli bilgiler içermek­tedir. Bunlar, onun Mekâtib ve Mecâlis mecmuası ve Fihi Ma Fih adlı ki­tabından oluşur.

Mevlânâ’nın sözü sade ve her türlü süslemeden ve budamadan uzak­tır. Bu ölçülü açık sade kelam, bazen son derece üstün, sağlam, güzel ve açık, parlak ve kapalılıktan uzaktır. Mevlânâ’nın atasözlerden ve kıssalar­dan yararlanma konusunda kendine özgü bir başarısı vardır. Bilgisinin genişliği, sadece çeşitli Şer‘î ilimlerde değil hatta tüm edebî konularda, anlaşılması güç irfanî konularda ve genel İslamî kültürde şaşırtıcıdır. Onun Horasan şairlerinin devamı olan ve temelde onların etkisi altında olan geniş kelamı özel bir tatlılık, güzellik ve üstünlüğe sahiptir. Gönle hoş gelme ve çekicilik açısından arif ve avam, yaşlı ve genç her ne düşün­ceye sahip olunursa olunsun kendisiyle meşgul edecek bir derecededir.

Aşağıdaki şiirler ondandır:

Tüm bunları söyledim ancak besic içinde Allah’ın inayeti olmaksızın hiçim ben hiç.

Hakkın ve hakkın haslarının inayeti olmaksızın melek de olsa yap­rak siyahtır.

Ey Allah, ey fazlı Hâcet olmaya reva, seninle hiç kimsenin yadı de­ğildir reva.

Bu kadar irşadı bağışladın sen, ta ki böylece ayıbımızı örttün.

Kendinden bir damla ilim bağışladın da kendi deryana bağladın.

                                                                                      (Mesnevi, Birinci Defter)

Ey yüce, eşsiz ve yarsiz Allah, elimizden tut da suçumuzu bağışla.

Bize güzel sözler hatırlat ki onlar rahmetini getirir ey dost.

Dua sana edilir, karşılık vermek de senden, emin olma sendendir, korku da senden.

Hata söylediysek onu sen düzelt, düzeltici sensin ey söz sultanı.

Değiştirecek kimyaya sahipsin sen, kan ırmağı olsa da Nil’e dönüş­türürsün.

Bu tür süslemeler senin işindir, bu tür iksirler senin sırlarındır.

Suyu ve toprağı birbirine kattın, su ve çamurdan Adem’in vücüt ha­ritasını çizdin.

                                                                                      (Mesnevi, İkinci Defter)

Yüz binlerce tuzak ve dane var ey tanrım, bizler ise zayıf ve sessiz kuşlar gibiyiz.

Her adım başı binlerce tuzak olsa da sen bizimle olduğun için bir endişemiz yoktur.

Biz bir ney gibiyiz, bizdeki ses sendendir, biz dağ gibiyiz bizdeki yankı sendendir.

Hamlemiz rüzgardan rüzgar ise görünmez, görünmez olan o rüz­gara can feda.

Oku fırlatıyorsak o bizden değildir, bizler yayız ok atıcısı ise Al­lah’tır.

Eğer cehaletle gelirsek o onun zindanıdır, ilimle gelirsek o onun di­vanıdır.

Eğer ağlarsak onun güzellikler dolu bulutuyuz, eğer gülersek o du­rumda da onun şimşeğiyiz.

Kıvrım kıvrım olan bu zaman içinde bizler kimiz, bir başına hiç içinde hiç olan elif gibi.

*              *              *

Gönlün iniltisinden aşıklık bellidir, gönül hastalığı gibi hastalık yoktur.

Aşka dair her ne söyler açıklar isem aşka geldiğimde ondan utanı­rım.

Her ne kadar kalemin açıkladığı aydınlatıcıysa da dilsiz aşk daha da aydınlatıcıdır.

Kalem kendisi de yazmak için acele ederdi, kalem aşka geldiğinde kendi içine yarıldı.

 

Yüzünü göster, bağ ve gülistanı görmektir arzum, dudağını aç zira şeker ihtiyacım çoktur.

Ey güzellik güneşi buluttan bir anlık olsun çık, zira o ışıltılı çehreni görmektir arzum.

Senin hevesinden davulun sesini duydum yine, geri geldim zira mutlu sultandır arzum.

Firavundan ve zulmünden ruhum büzüldü, Musa-yi İmran’ın yü­zündeki nuru görmektir arzum.

Tebriz’in mutlu kılıcı Şems’ini doğudan göster, ben hüdhüdüm, Sü­leyman’ın olmasıdır arzum.

                                                                                      (Divan-i Şems’ten)


 

[1] Nefahâtu’l-Uns, Tahran 1336, s.460.

[2] Tarâiku’l-Hakâik, c.II, s.140.

[3] Bkz. Tarâiku’l-Hakâik, c.II, s.140-141.

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.