Bu nimet çokluğunun afetlerinden birisi, köle ve cariyelerin alınıp satılmasına yöneliş ve bunların İran aileleri içine girişine yol verilmesi ve onlar aracılığıyla ırkın karışmasıydı. Bu köleler, genellikle İslâm savaşçılarının Sin, Hind, Türk, Hazar, Rum, Habeşîstan ve Zend bölgelerindeki gaza ve sınır ötesi saldırılarda ellerine düşen veya köle satıcıları tarafından hırsız kabileler ve aşiretler arasından İslâm memleketine getirilen, eğitildikten sonra da alış-veriş durumuna gelen esirlerden oluşmaktaydı.
Sâmânîler ve Deylemîler teşkilatlarında Türk köle ve cariyeler çoğunluktaydı. Daha ilginç olanı da Horâsân ve Mâverâunnehir İranlılarının bu Türkler ve Türk asıllılarda güzellik ve tatlılığı gözetmiş olmaları, onları bu tür sıfatlarla övmeleri ve onlar için sevgi ifadelerini sıklıkla kullanmalarıydı. Öte yandan da el-Mu’tasım-billah’ın İslâm devletinde koymuş olduğu bidat üzere, İran’daki Türk ırkına mensup kimselerden ordu teşkilatlarını kurmakta ve onları yavaş yavaş “vaşşak” derecesinden “vaşakbaşı” derecesine, oradan da emirlik ve en sonunda da “ordu komutanlığı”na ulaştırmaktaydılar.
Bundan dolayı bu kölelerin değeri bir hayli fazlaydı ve İbn Havkal’ın Sûretu’l-Arz’da işaret ettiğine göre, bir cariye ya da kölenin değeri üç bin dinara kadar ulaşmaktaydı! Bu canalıcı malın alınıp satılması tüm değer ve pahalılığına rağmen kimi kural ve kaidelere sahip olup Unsûru’l-Me‘âlî Keykâvus, bunların büyük bir kısmını ayrıntılı bir şekilde Kâbus-nâme’sinde zikretmiştir. Nizamu’l-Mulk-i Tûsî de Siyâset-nâme’de Türk kölelerin “vaşşak” derecesinden yani normal bir piyade asker derecesinden suvarî asker derecesine, bu dereceden de haciplik, emirlik, komutanlık derecesine ulaşmasının ve ülke vilayetlerine hükmetmenin niteliğini açıklamıştır.
“Türkler”, iyi-kötü geçmişleriyle, köle tüccarlarından çektikleri sıkıntılarla ve görmüş oldukları belalarla birlikte bir güç elde ettiklerinde kendi içlerinde taşıdıkları haklarını halktan geri almaktaydılar. Bunlar, Bağdat’ta ve İran’ın diğer bölgelerinde savaş ateşleri yaktılar, girdikleri savaşlarda sayısız mallar biriktirdiler. Bağımsızlık ve kendi kendilerine hükmetme yollarını genişlettiler.
İranlıların can ve gönülden istemiş oldukları ve yollarında büyük mallar feda ettikleri bu kimseler, çok hızlı bir şekilde saldırı başladılar. Ahmed b. İsmail ve İranlıların adeta bir ümidi olan Merdâvîc b. Zeyyâr gibi büyük padişahlar, bu kimseler eliyle yok edildiler. Bu kimseler, emirlik ve iktidar elde edince İran kültür ve medeniyetine değişikliklere de yol açtılar. Tuslu üstad Firdevsî’nin (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) şu beyitlerde buyurduğu bir durum ortaya çıktı:
Hünersiz bir köle şehriyar olunca ırk ve ululuk bir işe yaramaz.
Dünya üzerinde vefa kimsede kalmayınca ruhlar ve diller cefa ile dolar.
Tüm hazineleri etekleri altına alarak çalışıp da çalıştıklarını düşmana sunarlar.
Gam, keder ve hüzün o derece olur ki mutluluk, Behrâm-i Gûr dönemine özgü kalır.
Ne eğlence, ne tören, ne çalışma ne de zevk alma kalır. Her şey çare, tembel, silah ve tuzak.
Başkalarının zararını kendi menfaatlerinde ararlar dini de öne çıkarırlar.
Bu hikayeden çok şey geçince artık kimse özgürlerin tarafına bakmaz.
İstediklerinden kan akıtırlar, zamanı kan gölüne çevirirler.
Tüm bunlara rağmen İranlılar, bu ince bakışlı ve “küçük gözlüler”e aşıktılar ve şairler, kendi şiirlerinde onların güzellik ve çekiciliğini vasfetmekle uğraştılar. Vefasızlık, her ne kadar bir atasözü haline geldiyse de onlardan hep vefa bekler oldular. Farsça kaside söyleyen şairlerimizin kasideleri, IV/X. yüzyıl başlarından itibaren uzun bir müddet, bu Halhlı maşukların, Hitâlı dilberlerin, Tirâzlı Türklerinin, Yağmâlı güzel yüzlülerin vasıflarıyla ve şairlerin bu kölelere ve cariyelere yönelik söyledikleri aşk oyunları ve gönül kaptırmalarıyla dopdoludur.