İran’ın bu dönemdeki devlet ve hanedanlıkları çoktur. Özellikle de eski asil hanedanların büyük bir kısmı, batıdan doğuya kadar İran topraklarının farklı bölgelerinde bölgesel hakimiyetlerini sürdürmekte, daha güçlü ve daha büyük devletlerden haraç alacak konuma gelmişlerdi. Tüm bu büyük ve küçük hanedanlar, bizim bilim ve edebiyatımızın gelişmesi alanında temel bir paya sahip olup tümü, tarihimizin sayfalarında sağlam bir isim ve yer bırakmaya değerdirler.
Saffârî Hanedanı: 287/900 yılında ‘Amr b. Leys’in İsmail b. Ahmed-i Sâmânî’ye yenilmesi sonucu Sistân sınırları dahilinde güç elde eden Saffârî hanedanı, Halef b. Ahmed’in hakimiyet dönemi olan 393/1003 yılına kadar mahallî bir emirlik şeklinde Sâmânîlerden haraç almaktaydı. Sonunda Gazneli Mahmûd eliyle yıkıldı. Bu hanedanın tüm emirleri, IV/X. yüzyılın tümünde alimleri çekme, teşvik ve rağbet etme içinde olup ilim ve edebiyat konusunda meşhur olan bir grup insan, onların hizmetinde bulunmuş ya da onların sarayına bağlanmıştı.
Sâmânî Hanedanı, bu dönem hükümdar hanedanlarının en önemli, en büyük ve en övgüye değer olan hanedanıdır. Bu hanedanın büyük atası “Sâmân-i Hudâ”, Behrâm-i Çûbîn’in torunlarından olup Emevîler döneminde Belh’te hüküm sürmekteydi. Başlangıçta Zerdüşt dinine mensuptu, daha sonra İslâm’ı kabul etti. Ondan sonra da oğlu Esed onun yerini aldı. Esed’in evlatları, Hârûn’un döneminde baş göstermiş olan Horâsân inkılaplarında İslâm halifesine yardımlarda bulunmuşlar. Bundan dolayı da Me’mûn, Mâverâunnehir şehirlerinden birkaçının hakimiyetini onlara verdi (204/819 yılı). Bu şekilde Sâmân-i Hudâ’nın evlatları, III/IX. yüzyıl başlarından itibaren İslâm memleketlerinin kuzey-doğu bölgesinin uzak bölgelerini ele aldılar ve kendi iktidarlarını bu bölgelerde güçlendirme yolunda çalıştılar. Nihayet 279/892 yılında İsmail b. Ahmed, kardeşi Nasr’ın ölümünden sonra Mâverâunnehir hakimiyetini eline geçirdi ve sekiz yıl sonra ‘Amr b. Leys’le girdiği savaşta ona üstün gelerek (287/900) Horâsân’ı da kendi hükümdarlığına ekledi. Bu tarihten sonraki savaşlarda, Rey ve Kazvin sınırlarına kadar ilerledi. Doğu tarafından da Türk kabilelerini kendi yerlerinde bıraktı. Böylece vefat etmiş olduğu esnada (295/908) bağımsız ve güçlü bir hükümdarlık meydana getirmişti. Bu durum, 389/999 yılına dek devam etti ve Sind, Kirmân ve Rey’e kadar İran’ın büyük bir bölümünde saltanat sürdü, Sistân ve Harezm ona haraç verdi. Tüm Mâverâunnehir, Sir deryası sahillerine ve Pamir eteklerine kadar onun emri altındaydı.
Sâmânî emirlerinin en önemli özelliği, İranlı asil ve eski bir aileden olmalarından dolayı kendi milliyetlerine büyük bir ilgi duymalarıydı. Bundan dolayı da Horâsân ve Mâverâunnehir’de geriye kalmış olan eski İran geleneklerini ve göreneklerini korudular. İranlı “Dihkanlar=çiftçiler”, “özgürler” gibi eski sosyal sınıflara ve soylulara her zaman için ikramlarda bulundular. Bu hareket, birçok eski geleneğin yeniden canlanmasına yol açtı. Gazneliler de kendi elleri altında yetiştikleri için bu gelenek-göreneklerin bir çoğunu korudular.
Fars dili ve edebiyatına yöneliş hareketi de Sâmânî şahlarının önemli işlerindendir. Bu hanedanın tüm mensupları, Fars diline ve onun nazım ve nesrine büyük bir ilgi duymaktaydı. Bundan dolayı da Farsça söyleyen şairleri teşvik edip onlara bağış ve ikramlarda bulunmaktaydılar ve mütercimleri Sindbâd-nâme, Bahtiyâr-nâme, Kelîle ve Dimne, Târîh-i Taberî, Tefsîr-i Kebîr-i Taberî vb. gibi güvenilir kitapları, Fars nesrine tercüme etmeye teşvik etmekteydiler. Bu yollarla da Fars edebiyatının temellerini her açıdan sağlamlaştırmış olmaktaydılar. Sâmânî hükümdarlığına bağlı olan bazı emirler de bu yolda onları takip etmekteydiler. Örneğin onların döneminde Horâsân’da valilerinden birinin çabasıyla Şâhnâme-i Ebû Mansûrî, derlenip yazıldı. Veya Sâmânîlerin valileri olan Harezm emirleri (Âl-i Irak), kendi dönemlerinin İranlı alimlerinin teşviki ve eğitimi konusunda geniş bir alan sağladılar.
Harezm’de eski bir hanedan olan Âl-i Irak (Şahiyye), Çagânîler’de Âl-i Muhtâc adında asil bir hanedan, bugünkü Afganistan’ın kuzey eteklerinde olan Gurcistân’da Şâr lakaplı emirler, Horâsân’da emirlik hanedanları ve özellikle Ferîgûnlular hükümetleri ve Simcûrlular hükümdarlık hanedanları ve bunların benzerleri tamamen Sâmânîler devletine bağlı olup her biri kendine göre İran edebiyatı, sanatı ve biliminin yükselmesi noktasında bir paya sahip olup iyilikleri her zaman zikredilmeye değerdir.
III/IX. yüzyılda Gurgân, Taberistân, Rûyân ve Deylemân, tarihte Tâlibiye Büyükleri olarak meşhur olan Zeydî büyüklerinden olan bir grubun eliyle Abbâsoğulları devletinden ayrılmıştı. Bu hanedan da, IV/X. yüzyıl başlarına kadar hala adı geçen bu bölgelerde yaşamlarını sürdürmekteydiler. Fakat iktidarları sona ermiş ve onların yerine kendi devletlerinin eğitimlerinden geçmiş olan İran’ı seven komutanlardan bazı kahramanlar, IV/X. Yüzyılda başkaldırdılar. “Kâkî’nin oğlu Mâkân”, “Şîrûye oğlu Esfâr”, “Zeyyâr oğlu Merdâvîc” ve “Buveyh oğlu Ali” gibi kimseler, IV/X. yüzyıl başından itibaren her biri, Irak ve İran’ın değişik bölgelerinde komutanlık ve padişahlık ümidiyle at koşturup kamçı sallamaktaydılar. Bu kahramanlardan da Zeyyâr hükümdarlığı (Zeyyâroğulları) ve güçlü Buveyh devleti (Buveyhoğulları) ortaya çıktı.
Zeyyâroğulları fertlerinin büyük bir çoğunluğu, fazilet ve ilimsever, edebiyatı destekleyen ve İran gelenek-göreneklerini korumaya ilgi duyan kimselerdi. Bunlar arasından Voşmgîr’in oğlu Şemsu’l-Me‘âlî Kâbus, büyük alim, yazar ve şairlerdendir. Kemâlu’l-Belâga adlı kitabı, belagata olan hakimiyetinin, edebiyat ve hikmetten haberdar oluşunun bir göstergesidir. Ondan geriye kalan Arapça ve Farsça şiirleri de şiirdeki becerisini göstermektedir. Ayrıca alimlere ve şairlere değer vermekten de geri kalmayan bir kişiydi. Nitekim Husrevî-yi Serahsî, onun sarayında özel bir konuma sahipti, Ebû Reyhân-i Bîrûnî, son derece üstün ve değerli bir konuma sahipti. Âsâru’l-Bâkîye adlı kitabını 391/1001 yılında onun adına yazdı. İranlı büyük edib ve hekîm Ebû’l-Ferec Ali b. Hindû (ö.420/1029), bir süre büyük bir değer ve ikramla onun huzurunda yaşamıştır. Kâbus-nâme yazarı, Kâbus’un oğlu Unsûru’l-Me‘âlî Keykâvus da bu hanedanın meşhur alimlerindendir. Kâbus-nâme adlı kitabı, Farsça kitapların ana kaynaklarından olup bu kişinin kendi dönemindeki bilim, edebiyat ve gelenekleri noktasındaki yeteneğinin bir göstergesidir. Bunun yanında Farsça ve Taberîce şiir de söylemekteydi.
Başlangıçta Merdâvîc’in valileri olan ve kendisi tarafından Fars ve Huzistân’ın fethi için görevlendirilen Buye-i Deylemî evlatlarının (Ali, Hasan, Ahmed) hükümdarlığı, o büyük komutanın katledilmesinden sonra yani 323/935 yılından itibaren bağımsızlıkla başladı ve Adudu’d-devle Fenâhusrev’in padişahlığı döneminde (367-372/977-982) genişliğinin ve büyüklüğünün son haddine ulaştı, daha sonra da iki temel kola ayrıldı. Adudu’d-devle’nin torunları, 447/1055 yılına kadar Bağdat, Huzistân ve Fars’ta hakimiyetlerini sürdürdüler. Fahru’d-devle’nin torunları da 420/1029 yılına kadar Rey ve Cibâl’de hüküm sürdüler.
Bu sülalenin ve onların İbn ‘Amîd ve Sâhib b. ‘Abbâd gibi tanınmış vezirlerinin İran kültür ve edebiyatına özellikle de ilim ve alimlere yapmış oldukları hizmetleri meşhur olup Arap ve Fars edebiyat ve tarih kitaplarında yankı bulmuştur.
Bu dönemin sonunda yani Sâmânîlerin 389/999 yılında Efrâsiyâboğulları Türklerine yenilmesiyle birlikte, Mâverâunnehir, bu kavmin eline geçti. Aynı zamanda Irak hanedanı Harezm’de zayıf düştü ve o bölgedeki yerini, iktidar ömrü fazla sürmeyen ve 408/1017 yılında Gazneli Mahmûd eliyle yıkılan Me’mûniler adında bir başka hanedana bıraktı.
Sâmânîler döneminin sonlarında bu sülalenin zayıflaması ve Sâmânîler devletinin komutan ve valilerinin o topraklarda günden güne artan savaşları sonucu, Firdevsî’nin deyişiyle, “savaşla dopdolu bir saray” olan Horâsân, Sebuktekîn ve oğlu Mahmûd’un eline düştü. Bunlar, Gazneliler sülalesi olarak bilinen Türk sülalelerinden biriydi. Sâmânîler tarafından emirliğe getirilmiş olan Alptekîn Hâcib, 351/962 yılında Gazne şehrinde teşkil etmişti. Bu hükümdarlığın gücü Mahmûd b. Sebuktekîn’in saltanatı zamanında (387-421/997-1030) en üst dereceye ulaştı ve o, Sind vilayetlerinde, Hindistan kuzeyinin kimi bölgelerinde yapmış olduğu fetihlerle, ayrıca Harezm, Sistân ve Rey’de elde ettiği başarılarla egemenlik sınırlarını çok fazla genişleterek geniş bir memleket toprağını hakimiyeti altına aldı. Vefatından on yıl sonra Selçuklu Türkmenlerin Horâsân’a egemen olmalarının (431/1039) sonucunda Horâsân’ın bir bölümü, Oğan (Afgan) kabilelerinin toprakları ve fethedilen Hindistan topraklarıyla sınırlı kaldı. Bundan sonra bu konu ele alınacaktır.
Gazneliler sarayı, hükümetlerinin ilk döneminde yani sözünü ettiğimiz dönemle eşzamanlı olan Sultan Mes‘ûd saltanatının sonlarına kadar Farsça şiir söyleyen büyük şairlerle dopdoluydu. Zira bu dönem, Sâmânîler döneminin sonlarında eğitilmiş ve V/XI. yüzyıl başlarında ün kazanmış ‘Unsurî, Ferruhî, Escedî, ‘Ayyûkî, Menûçihrî ve bunların benzeri kimselerin varlığından yararlanmaktaydı.