Cuma 18 Mayıs 2012 - 04:29

الجمعة ٢٧ جمادى الآخرة ١٤٣٣

جمعه ۲۹ ارديبهشت ۱۳۹۱ - ۰۵:۵۹

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

İran’ın bu dönemdeki devlet ve hanedanlıkları çok­tur. Özel­likle de eski asil hanedanların büyük bir kısmı, batıdan doğuya kadar İran top­raklarının farklı bölgelerinde bölgesel ha­kimiyetlerini sürdürmekte, daha güçlü ve daha büyük devletlerden ha­raç alacak konuma gelmişlerdi. Tüm bu bü­yük ve küçük hane­danlar, bizim bilim ve edebiyatımızın gelişmesi alanında temel bir paya sahip olup tümü, tarihimizin sayfalarında sağlam bir isim ve yer bı­rakmaya değerdir­ler.

Saffârî Hanedanı: 287/900 yılında ‘Amr b. Leys’in İsmail b. Ahmed-i Sâ­mânî’ye yenilmesi sonucu Sistân sınırları dahilinde güç elde eden Saffârî ha­ne­danı, Halef b. Ahmed’in hakimiyet dönemi olan 393/1003 yılına kadar mahallî bir emirlik şeklinde Sâmânîlerden ha­raç almaktaydı. Sonunda Gazneli Mahmûd eliyle yıkıldı. Bu hanedanın tüm emirleri, IV/X. yüzyılın tümünde alimleri çekme, teşvik ve rağbet etme içinde olup ilim ve edebiyat konusunda meşhur olan bir grup insan, onla­rın hizmetinde bulunmuş ya da onların sarayına bağlan­mıştı.

Sâmânî Hanedanı, bu dönem hükümdar hanedanlarının en önemli, en büyük ve en övgüye değer olan hanedanıdır. Bu hanedanın bü­yük atası “Sâ­mân-i Hudâ”, Behrâm-i Çûbîn’in torunlarından olup Emevîler döneminde Belh’te hü­küm sürmekteydi. Başlangıçta Zerdüşt di­nine mensuptu, daha sonra İslâm’ı ka­bul etti. Ondan sonra da oğlu Esed onun yerini aldı. Esed’in evlatları, Hârûn’un döneminde baş göstermiş olan Horâsân inkılaplarında İslâm halifesine yardım­larda bulunmuşlar. Bundan dolayı da Me’mûn, Mâverâunnehir şehirlerin­den birkaçının ha­kimiyetini onlara verdi (204/819 yılı). Bu şekilde Sâmân-i Hudâ’nın ev­latları, III/IX. yüzyıl başlarından itibaren İslâm memle­ketlerinin ku­zey-doğu bölgesinin uzak bölgelerini ele aldılar ve kendi iktidarlarını bu bölge­lerde güç­lendirme yolunda çalıştılar. Nihayet 279/892 yılında İsmail b. Ahmed, kardeşi Nasr’ın ölümünden sonra Mâverâunnehir hakimiyetini eline geçirdi ve sekiz yıl sonra ‘Amr b. Leys’le girdiği savaşta ona üstün gelerek (287/900) Horâ­sân’ı da kendi hükümdarlığına ekledi. Bu tarihten sonraki savaşlarda, Rey ve Kazvin sı­nırlarına kadar ilerledi. Doğu tarafın­dan da Türk kabilele­rini kendi yerlerinde bı­raktı. Böylece vefat etmiş ol­duğu esnada (295/908) bağımsız ve güçlü bir hü­kümdarlık meydana ge­tirmişti. Bu durum, 389/999 yılına dek de­vam etti ve Sind, Kirmân ve Rey’e kadar İran’ın büyük bir bölümünde saltanat sürdü, Sistân ve Harezm ona haraç verdi. Tüm Mâverâunnehir, Sir deryası sa­hillerine ve Pamir eteklerine kadar onun emri altındaydı.

Sâmânî emirlerinin en önemli özelliği, İranlı asil ve eski bir aileden ol­mala­rından dolayı kendi milliyetlerine büyük bir ilgi duy­malarıydı. Bundan do­layı da Horâsân ve Mâverâunnehir’de geriye kalmış olan eski İran geleneklerini ve göre­neklerini korudular. İranlı “Dihkanlar=çiftçiler”, “özgürler” gibi eski sos­yal sı­nıflara ve soylulara her zaman için ikramlarda bulundular. Bu hareket, bir­çok eski gelene­ğin yeniden canlanmasına yol açtı. Gazneliler de kendi elleri altında yetiştikleri için bu gelenek-göre­neklerin bir çoğunu korudular.

Fars dili ve edebiyatına yöneliş hareketi de Sâmânî şahlarının önemli işle­rindendir. Bu hanedanın tüm mensupları, Fars diline ve onun nazım ve nes­rine büyük bir ilgi duymaktaydı. Bundan dolayı da Farsça söyleyen şairleri teşvik edip onlara bağış ve ikramlarda bulun­maktaydılar ve mü­tercimleri Sindbâd-nâme, Bahtiyâr-nâme, Kelîle ve Dimne, Târîh-i Taberî, Tefsîr-i Kebîr-i Taberî vb. gibi güvenilir ki­tapları, Fars nesrine tercüme etmeye teşvik etmekteydiler. Bu yol­larla da Fars edebiyatının te­mellerini her açıdan sağlamlaştırmış olmaktaydılar. Sâ­mânî hükümdarlı­ğına bağlı olan bazı emirler de bu yolda onları ta­kip etmek­tey­diler. Örne­ğin onların döneminde Horâsân’da valilerin­den birinin çabasıyla Şâhnâme-i Ebû Mansûrî, derlenip yazıldı. Veya Sâmânîlerin valileri olan Harezm emirleri (Âl-i Irak), kendi dönemle­rinin İranlı alimlerinin teşviki ve eği­timi konusunda geniş bir alan sağladılar.

Harezm’de eski bir hanedan olan Âl-i Irak (Şahiyye), Çagânîler’de Âl-i Muhtâc adında asil bir hanedan, bugünkü Afga­nistan’ın kuzey etek­lerinde olan Gurcistân’da Şâr lakaplı emirler, Ho­râsân’da emirlik hane­danları ve özel­likle Ferîgûnlular hükümetleri ve Simcûrlular hüküm­darlık hanedanları ve bun­ların benzerleri ta­mamen Sâmânîler devletine bağlı olup her biri kendine göre İran ede­biyatı, sanatı ve biliminin yük­selmesi noktasında bir paya sahip olup iyi­likleri her zaman zikredilmeye değerdir.

III/IX. yüzyılda Gurgân, Taberistân, Rûyân ve Deylemân, ta­rihte Tâlibiye Büyükleri olarak meşhur olan Zeydî büyüklerinden olan bir grubun eliyle Abbâsoğulları devletinden ayrılmıştı. Bu hanedan da, IV/X. yüzyıl başlarına ka­dar hala adı geçen bu bölgelerde yaşamlarını sürdür­mekteydiler. Fakat iktidar­ları sona ermiş ve onların yerine kendi devletle­rinin eğitimlerinden geçmiş olan İran’ı seven komutan­lardan bazı kahra­manlar, IV/X. Yüzyılda başkaldırdılar. “Kâkî’nin oğlu Mâkân”, “Şîrûye oğlu Esfâr”, “Zeyyâr oğlu Merdâvîc” ve “Buveyh oğlu Ali” gibi kimseler, IV/X. yüzyıl başından itibaren her biri, Irak ve İran’ın de­ğişik bölgelerinde komutanlık ve padişahlık ümidiyle at koştu­rup kamçı salla­maktaydılar. Bu kahramanlardan da Zeyyâr hüküm­darlığı (Zeyyâroğulları) ve güçlü Buveyh devleti (Buveyhoğulları) ortaya çıktı.

Zeyyâroğulları fertlerinin büyük bir çoğunluğu, fazilet ve ilimsever, edebi­yatı destekleyen ve İran gelenek-göreneklerini korumaya ilgi duyan kimselerdi. Bunlar arasından Voşmgîr’in oğlu Şemsu’l-Me‘âlî Kâbus, bü­yük alim, yazar ve şairlerdendir. Kemâlu’l-Belâga adlı kitabı, belagata olan hakimiyetinin, edebiyat ve hikmetten haberdar oluşunun bir göster­gesidir. Ondan geriye kalan Arapça ve Farsça şiir­leri de şiirdeki becerisini göstermektedir. Ayrıca alimlere ve şairlere değer vermekten de geri kal­mayan bir kişiydi. Nitekim Husrevî-yi Serahsî, onun sarayında özel bir konuma sahipti, Ebû Reyhân-i Bîrûnî, son derece üstün ve de­ğerli bir ko­numa sahipti. Âsâru’l-Bâkîye adlı kitabını 391/1001 yılında onun adına yazdı. İranlı büyük edib ve hekîm Ebû’l-Ferec Ali b. Hindû (ö.420/1029), bir süre büyük bir değer ve ik­ramla onun huzurunda yaşamıştır. Kâbus-nâme ya­zarı, Kâbus’un oğlu Unsûru’l-Me‘âlî Keykâvus da bu hanedanın meşhur alimle­rindendir. Kâbus-nâme adlı kitabı, Farsça kitapların ana kaynaklarından olup bu kişinin kendi dönemindeki bilim, edebiyat ve ge­lenekleri noktasındaki yeteneği­nin bir göstergesidir. Bunun yanında Farsça ve Taberîce şiir de söylemekteydi.

Başlangıçta Merdâvîc’in valileri olan ve kendisi tarafından Fars ve Huzistân’ın fethi için görevlendirilen Buye-i Deylemî evlatlarının (Ali, Hasan, Ahmed) hükümdarlığı, o büyük komutanın katledilme­sinden sonra yani 323/935 yılından itibaren bağımsızlıkla başladı ve Adudu’d-devle Fenâhusrev’in padişah­lığı döneminde (367-372/977-982) genişliği­nin ve büyüklüğünün son haddine ulaştı, daha sonra da iki temel kola ay­rıldı. Adudu’d-devle’nin torunları, 447/1055 yılına kadar Bağdat, Huzistân ve Fars’ta hakimiyetlerini sürdürdüler. Fahru’d-devle’nin torunları da 420/1029 yılına kadar Rey ve Cibâl’de hüküm sürdüler.

Bu sülalenin ve onların İbn ‘Amîd ve Sâhib b. ‘Abbâd gibi ta­nınmış ve­zirleri­nin İran kültür ve edebiyatına özellikle de ilim ve alimlere yapmış oldukları hiz­metleri meşhur olup Arap ve Fars edebi­yat ve tarih kitapla­rında yankı bul­muş­tur.

Bu dönemin sonunda yani Sâmânîlerin 389/999 yılında Efrâsiyâboğulları Türklerine yenilmesiyle birlikte, Mâverâunnehir, bu kavmin eline geçti. Aynı za­manda Irak hanedanı Harezm’de zayıf düştü ve o bölgedeki yerini, iktidar ömrü fazla sürmeyen ve 408/1017 yılında Gazneli Mahmûd eliyle yıkılan Me’mûniler adında bir başka hanedana bı­raktı.

Sâmânîler döneminin sonlarında bu sülalenin zayıflaması ve Sâmâ­nîler devletinin komutan ve valilerinin o topraklarda günden güne artan savaşları so­nucu, Firdevsî’nin deyişiyle, “savaşla dopdolu bir saray” olan Horâsân, Sebuktekîn ve oğlu Mahmûd’un eline düştü. Bunlar, Gazneliler sülalesi olarak bilinen Türk sülalelerinden bi­riydi. Sâmânîler tarafından emirliğe getirilmiş olan Alptekîn Hâcib, 351/962 yılında Gazne şehrinde teşkil etmişti. Bu hükümdarlığın gücü Mahmûd b. Sebuktekîn’in saltanatı zamanında (387-421/997-1030) en üst dereceye ulaştı ve o, Sind vilayetle­rinde, Hindistan kuzeyinin kimi bölgele­rinde yapmış olduğu fetihlerle, ay­rıca Harezm, Sistân ve Rey’de elde ettiği başa­rılarla egemenlik sınırlarını çok fazla genişlete­rek geniş bir memleket toprağını hakimi­yeti altına aldı. Vefatından on yıl sonra Selçuklu Türkmenlerin Horâsân’a ege­men olmala­rının (431/1039) sonucunda Horâsân’ın bir bölümü, Oğan (Af­gan) kabi­lele­rinin toprakları ve fethedilen Hindistan topraklarıyla sınırlı kaldı. Bun­dan sonra bu konu ele alınacaktır.

Gazneliler sarayı, hükümetlerinin ilk döneminde yani sözünü ettiği­miz dö­nemle eşzamanlı olan Sultan Mes‘ûd saltanatının sonla­rına kadar Farsça şiir söy­leyen büyük şairlerle dopdoluydu. Zira bu dönem, Sâmânî­ler dönemi­nin sonla­rında eğitilmiş ve V/XI. yüzyıl başlarında ün kazanmış ‘Unsurî, Ferruhî, Escedî, ‘Ayyûkî, Menûçihrî ve bunların benzeri kimsele­rin varlığından yararlan­maktaydı.

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.