Şer‘î bilimler, kıraat ilmi, tefsir ilmi ve detayları gibi Kur’ân’a bağlı olan bilimler, hadis ve ona bağlı olan hadis bilimleri, fıkıh ve ona bağlı olan bilimler ve kelam ilmi gibi başlıklara ayrılır.
Kıraat ilmi, Allah kelamının mütevatir ihtilafların ortaya çıkışı açısından var olan anlayışlardan söz eder. Bundan amaç da ihtilafların tespit noktasını elde etmektir. Bunun faydası da Allah kelamının tahrif ve değişimden korunmasıdır. Kur’ân’ın okunuşu noktasında var olan ihtilaflar, kimi lafızlarda sahabenin yaptığı rivayetlerin ihtilafından, harflerin niteliğinden ve onlardan “Tabiin”e, Tabiinden de diğer kıraatçilere intikal eden o harflerin yapısından doğmuştur. Nihayet sonunda II/VIII. yüzyılda Kur’ân kıraatçileri arasından, “Kurrâi’s-Seb‘a/yedi kıraatçi” adıyla yedi Kur’ân okuyucusunun kıraati diğerlerinin önüne geçti ve bütün Müslümanların kabulünü gördü. Daha sonra aynı yüzyıl sonuna ve III/IX. yüzyıl başlarına kadar üç kıraat şekli daha onlara eklenerek namazın o kıraatlarla okunması da caiz görüldü. Daha sonraları, IV/X. yüzyıla kadar Şaz kıraatına sahip olan bazı kıraatçılar ortaya çıktı ki bunlardan bazılarının üslubu da Müslümanlar arasında revaç buldu. Böylece kıraat ihtilafı toplam on dört rivayet üzerinde sabitlendi. Kur’ân kıraati ilmi, mahreç ve lafızların çıkarılışı, Mushaflarda yazı şekilleri, mushafı yazmanın adabı vb. gibi bilim dallarına da sahiptir.
Tefsir ilmi, Kur’ân ayetlerinin anlamının hakikati konusunda lügat kaideleri, sarf, nahiv, belagat kaideleri çerçevesinden, ayetlerin nüzul sebepleri, nüzul sırası, işaret ve mücmellerin belirlenmesi, nasıh olanın mensuh olandan ayrılması, muhkem olanın müteşabih olandan ayrılması, Kur’ân kıssalarının ve hikayelerinin açıklanması vb. konulardan söz eder. Bundan amaç da anlamların bilinmesi, Kur’ân gerçeklerinin ortaya çıkması, şer‘î hükümlere dayanma noktasında kuvvetin oluşması ve Allah kelamının daha iyi anlaşılmasıdır.
İslâm’ın ilk döneminde, Kur’ân’ın anlaşılması noktasında Araplar için önemli bir problem yoktu. Fakat onun Araplar dışındaki milletler arasında yayılması ve revaç bulması ile birlikte elbette ki değişik lügat, sarf, nahiv vb. açılardan Kur’ân’ın tefsiri ve açıklanması ihtiyacı doğdu. İşin başında Kur’ân’ın açıklanması ve tefsir edilmesi için sadece sahabe ve tabiinin sözlerinden, haber ve rivayetlerinden yararlanılıyordu. Fakat gitgide tefsir ilmi genişleyip tekamül buldu. Edebî ve tarihî unsurlar, değişik fıkhî görüşler ve bunların benzeri konular da bu alanın içine girmiş oldu. Kelamcılar, felsefeciler ve arifler (Tasavvufçular) gibi İslâmî düşünürlerden değişik fırkaların ortaya çıkışından sonra her fırkanın kendi inancına göre, Kur’ân ayetlerinin açıklanması, tefsir aşamasından tevil aşamasına girmiş oldu. Sonuçta tefsir alanında genel tefsir, özel tefsir, felsefî üsluba göre tefsir, tasavvufçuların üslubuna göre tefsir vb. değişik türler ortaya çıktı.
Kur’ân’ın tefsir tarihi çok eskidir. Mevcut tefsirler içinde en eskisi, İbn Abbâs’a ait Kur’ân’ın anlamını açıklamaya ve şerh etmeye yönelik getirdiği bir takım rivayetlerden oluşan (Heberu’l-umme Abdullah b. Abbâs b. Abdulmuttalib, ö. 68/687 ) tefsirdir. Ancak III/IX. yüzyıl sonları ile IV/X. yüzyıl başlarına kadar Kur’ân tefsirlerinin en önemli ve en kapsamlısı Muhammed b. Cerîr-i Taberî’nin (ö. 310/922) çok değerli eseri “Tefsîr-i Kebîr” olarak bilinen “Câmi‘u’l-Beyân”dır. Zira bu eser, Müslümanlar arasında yayılmasından sonra büyük bir kabul gördü. Bundan dolayı da daha telif edilmesinin üzerinden uzun bir zaman geçmeden Sâmânî padişahı Mansûr b. Nûh’un emriyle Farsça’ya tercüme edildi. Bu tercüme meşhur olup basılmıştır. Yeri geldiğinde bundan söz edilecektir.
Hadis ilmi, tabii olarak şer‘î hüküm ve görevlerin tanınması, Müslümanların işlerini, hareketlerini ve düşüncelerini belirleme konusunda büyük bir öneme ve yüce bir konuma sahip olan İslâm peygamberinin sözlerinin, sünnetinin ve hareketlerinin toplanmasını, düzenlenmesini ve rivayetini konu alır. Bu bilim, kendi içinde “Rivâyetu’l-hadîs” ve “Dirâyetu’l-hadîs” diye iki dala ayrılır. Her iki dal da kendi içinde değişik kollara ayrılırlar. İşin başında Müslümanlar, sadece hadisleri ezberleme ve nakletme ile yetinmekteydiler. Fakat zamanla özellikle de hadislerin uydurulması ve yalan hadislerin gerçek hadislerle karıştırılması söz konusu olup bundan dolayı da İslâm için bazı problemlerin doğduğu dönemden beri onların kaydedilmesi söz konusu oldu. Bundan dolayı II/VIII. yüzyıl ortalarından sonra hadis alimlerinin bazı ileri gelenlerini, hadisleri düzenlenmeğe başladı. Günümüzde onların en eskilerinden olan Mâlik b. Enes’in (ö.179/795) “Muvattâ”sı elde mevcuttur. Fakat III/IX. yüzyıl ortalarından sonra hadis ilmi alanında İmam Muhammed b. İsmail-i Buhârî’nin (ö.256/870) Câmi’u’s-Sahîh’i, Ebû’l-Hasan Muslîm b. Haccâc-ı Nîşâbûrî’nin (ö.261/875) Sahîh’i, İbn Mâce-i Kazvînî’nin (ö.273/886) Sunen’i, Ebî Davud’un (ö.275/888) Sunen’i, Tirmizî’nin (ö.279/892) Sunen’i, Nesâî’nin (ö.303/915) Sunen’i gibi en önemli eserler, İranlı büyük alimler tarafından meydana getirildi. Şia mezhebi ileri gelenleri arasından da buna benzer hadis alimleri vardı. Fakat bilindiği üzere, İmâmîye’nin haber ve hadis konusundaki en önemli kitapları yani Erkan-ı Arba‘a-i Şia, IV/X. yüzyılda telif edildi. Bunların yazarları hakkında daha sonra yeri geldiğinde söz edilecektir.
Fıkıh ilmi, şer‘î hükümlerin amelî/pratik boyutunu konu alır. Bu ilmin kaynakları, kitap ve sünnetteki hükümlere dayanır, bundan dolayı da içtihada açık bir yapıdadır. İçtihadın sonucu da, Müslümanlar arasında fakihlerin ihtilafını ve bundan önce Müslümanlar arasındaki değişik fırka ve mezhepleri söz konusu ederken ismi geçen yeni grupların ortaya çıkmasıdır. Bunları söz konusu ederken, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ‘at’in ilk üç yüzyıldaki ilk ileri gelenlerinden birkaç kişinin İran’ın değişik bölgelerinden olduklarını görmüştük. Hanefî mezhebinin kurucusu Ebû Hanife Numan b. Sabit, Davudiye fırkasının kurucusu Ebû Suleyman Davud-i İsfahânî ve Tabariyye fırkasının kurucusu Muhammed b. Cerîr-i Taberî gibi.
Genel olarak daha çok değişik fıkhî mezheplerin ortaya çıkması açısından ilk üç yüzyılın diğer İslâmî tüm dönem ve yüzyıllardan daha müsait olduğunu ve içtihat dönemi ve kitap ve sünnetten ya da kıyas ve görüşten fıkhî hükümler çıkarma keyfiyeti açısından değişik görüş çıkarma ve içtihatlarda bulunma dönemi için uygun olduğunu bilmek gerekir. Bundan dolayı da kitapların büyük bir kısmı bu ilk üç yüzyılda yazılmıştır. Mezhep sahipleri, öğrencileri ve takipçilerinin her biri şu anda da bir kısmı elimizde bulunan çok değerli eserler meydana getirdiler.
Bunun sonucu olarak da İslâmî hükümlerin tamamı bu üç yüzyılda belirginleşti. Nitekim daha sonraki dönemleri, ilk üç yüzyılın önemli fıkhî mezheplerin devam ettiği, hatta bir kısım mezheplerin seçilip diğer mezheplerin de terk edildiği dönem olarak görmek mümkündür.
Fıkıh ilminin ayrıntısı arasından en önemlilerinden birisi usul-i fıkıh ilmidir. Bir diğeri hilaf ilmi, bir diğeri cedel ilmidir. Bu bilimler de istidlal ve ispat boyutuna sahip olduğundan bazı hikmet öğretilerinden özellikle de mantık biliminden haberdar olmak zorunludur. Bundan dolayı Şeriat ilmiyle uğraşan bazı kimseler, bunlarla uğraşmaya karşı çıktılar. Tüm bu bilimlerde ve fıkıh ilminin kendisinde IV/X. yüzyıldan itibaren İranlı bilim adamlarının büyük bir kısmı, İslâmî medeniyetin tamamında alimlerin ve bilim talebelerinin temel kaynağı olan ve olacak olan meşhur teliflerin sahibidirler.
Kelam ilmi, inanç esasları konusunda aklî hüccetlerin ve delillerin açıklanması ve bidat, küfür ve dalâlet ehlinin reddi konusunu içerir. Kelam ilmi, I/VII. yüzyıl sonlarından itibaren tevhid, tecsim, teşbih, cebr, ihtiyar, iman ve küfür sınırı vb. konularda İslâm’ın itikadî konuları hakkında Müslümanlar arasında münakaşaları ve tartışmaları ortaya çıkarmıştır. Bu konuların her birinin taraftarları ya da muhalifleri, kendi inançlarının ispatı ya da karşıtlarının reddi için delillere muhtaç olduklarından ve her delillendirme, tabii olarak aklî konuların neticesi olduğundan bu yoldan her grup için “Kelam ilmi”nin kendilerinden şekillendiği usul ve konular da oluştu.
Kelam ilmi, Müslümanlar arasında birkaç sebepten dolayı başlayıp genişlemiştir. Bu sebeplerin başlıcaları şunlardır:
1) Şeriata muhalif olanlara karşı İslâm’ın inanç esaslarını savunmak,
2) İslâm akılcılarının kendi itikadî dayanaklarını idrak, tevcih ve yüceltmek için inceleme ve araştırmaları, tabii olarak da bu yolla aralarında gerçekleşen tartışmalar,
3) Müslümanların değişik fırkalara ayrılmalarına sebep olan ve her fırkanın bir şekilde diğer fırkalar karşısında din usullerinin anlaşılması yolunda yer almasına sebep olan çeşitli konular yüzünden büyük ihtilafların ortaya çıkması,
4) İslâm devleti topraklarında yaygınlık kazanan Mânîheizm, Hıristiyanlık, Zerdüştlük, Sabbîlik (Sâbiîlik) vb. diğer dinlerin kelâmî üsluplarının etkisi,
Kelâmî konularda tahkîk işiyle uğraşan ve felsefenin kaynaklarından yararlanmakla kelam ilmi konularının tedvininde ve onun gerçek kavranmasında başarı sağlamış olan İslâmî fırkaların en büyüğü, Mutezile fırkasıdır. Gerçek kurucuları her ikisi de ileri gelenlerden olan Vasıl b. Atâ ve ‘Amr b. ‘Ubeyd, II/VIII. yüzyılın ilk yarısında hareketlerini başlattılar. Çok hızlı bir şekilde yazar ve akıl sahibi bir çok takipçi, kendi mezhepleri etrafında bir araya geldi. Bir araya gelen bu kimseler, III/IX. ile IV/X. yüzyılda İslâm medeniyetinde şiddetli fikirsel bir etki meydana getirdiler. Ünlülerinin ve takipçilerinin büyük bir kısmı İranlılar arasından çıktı.