Cuma 10 Eylül 2010 - 23:24

الجمعة ٢ شوال ١٤٣١

شنبه ۲۰ شهريور ۱۳۸۹ - ۰۰:۵۴

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

Şer‘î bilimler, kıraat ilmi, tefsir ilmi ve detayları gibi Kur’ân’a bağlı olan bi­limler, hadis ve ona bağlı olan hadis bilimleri, fı­kıh ve ona bağlı olan bi­limler ve kelam ilmi gibi başlıklara ayrılır.

Kıraat ilmi, Allah kelamının mütevatir ihtilafla­rın ortaya çıkışı açı­sından var olan anlayışlardan söz eder. Bundan amaç da ihtilafların tespit noktasını elde etmektir. Bunun faydası da Allah kelamı­nın tahrif ve deği­şimden korunmasıdır. Kur’ân’ın oku­nuşu noktasında var olan ihtilaflar, kimi lafızlarda sahabenin yap­tığı rivayetlerin ihtilafından, harflerin niteli­ğinden ve onlardan “Tabiin”e, Tabi­inden de diğer kıraatçi­lere intikal eden o harflerin yapısından doğmuştur. Niha­yet sonunda II/VIII. yüzyılda Kur’ân kıraatçileri ara­sından, “Kurrâi’s-Seb‘a/yedi kıra­atçi” adıyla yedi Kur’ân okuyucusu­nun kıraati diğerleri­nin önüne geçti ve bütün Müslü­manların kabu­lünü gördü.[1] Daha sonra aynı yüz­yıl sonuna ve III/IX. yüz­yıl başlarına kadar üç kıraat şekli daha onlara eklenerek nama­zın o kıraatlarla okunması da caiz görüldü.[2] Daha sonraları, IV/X. yüzyıla ka­dar Şaz kıraatına sa­hip olan bazı kıraatçılar ortaya çıktı ki bunlardan bazıları­nın üslubu da Müslü­manlar arasında revaç buldu.[3] Böylece kıraat ihti­lafı toplam on dört rivayet üze­rinde sabitlendi. Kur’ân kıraati ilmi, mahreç ve lafızların çıkarılışı, Mushaflarda yazı şekilleri, mushafı yazmanın adabı vb. gibi bilim dallarına da sahiptir.

Tefsir ilmi, Kur’ân ayetlerinin anlamının haki­kati konu­sunda lügat kaide­leri, sarf, nahiv, belagat kaideleri çerçeve­sinden, ayetlerin nüzul se­bepleri, nüzul sırası, işaret ve mücmellerin belirlenmesi, nasıh olanın mensuh olandan ayrıl­ması, muhkem olanın müteşabih olan­dan ayrılması, Kur’ân kıssala­rının ve hika­yelerinin açıklanması vb. konu­lardan söz eder. Bundan amaç da an­lamların bi­linmesi, Kur’ân gerçekleri­nin ortaya çık­ması, şer‘î hükümlere da­yanma nokta­sında kuvvetin oluşması ve Allah kelamının daha iyi anlaşılmasıdır.

İslâm’ın ilk döneminde, Kur’ân’ın anlaşılması noktasında Araplar için önemli bir problem yoktu. Fakat onun Araplar dışındaki milletler ara­sında ya­yılması ve revaç bulması ile birlikte elbette ki de­ğişik lügat, sarf, nahiv vb. açılar­dan Kur’ân’ın tefsiri ve açıklanması ihtiyacı doğdu. İşin ba­şında Kur’ân’ın açık­lanması ve tefsir edilmesi için sadece sahabe ve tabii­nin sözlerinden, haber ve ri­vayetlerinden yararlanılıyordu. Fakat gitgide tefsir ilmi genişleyip tekamül buldu. Edebî ve tarihî unsurlar, değişik fıkhî gö­rüşler ve bunların benzeri ko­nular da bu alanın içine girmiş oldu. Kelam­cılar, felsefeciler ve arifler (Tasavvufçular) gibi İslâmî düşünürler­den deği­şik fırkaların ortaya çı­kışından sonra her fırkanın kendi inancına göre, Kur’ân ayetlerinin açıklanması, tefsir aşamasından tevil aşamasına girmiş oldu. So­nuçta tefsir alanında genel tefsir, özel tefsir, felsefî üs­luba göre tefsir, tasavvufçuların üslubuna göre tefsir vb. değişik türler ortaya çıktı.

Kur’ân’ın tefsir tarihi çok eskidir. Mevcut tefsirler içinde en eskisi, İbn Abbâs’a ait Kur’ân’ın anlamını açıklamaya ve şerh etmeye yönelik ge­tirdiği bir takım rivayetlerden oluşan (Heberu’l-umme Ab­dullah b. Abbâs b. Abdulmuttalib, ö. 68/687 ) tefsirdir. Ancak III/IX. yüzyıl sonları ile IV/X. yüzyıl başlarına kadar Kur’ân tefsirlerinin en önemli ve en kap­samlısı Muhammed b. Cerîr-i Taberî’nin (ö. 310/922) çok değerli eseri “Tefsîr-i Kebîr” olarak bilinen “Câmi‘u’l-Beyân”dır. Zira bu eser, Müslü­manlar ara­sında yayılmasından sonra büyük bir kabul gördü. Bundan dolayı da daha telif edilmesinin üzerinden uzun bir zaman geçmeden Sâ­mânî padişahı Mansûr b. Nûh’un emriyle Farsça’ya ter­cüme edildi. Bu ter­cüme meşhur olup ba­sılmıştır. Yeri geldiğinde bundan söz edilecektir.

Hadis ilmi, tabii olarak şer‘î hüküm ve görevlerin tanın­ması, Müs­lümanla­rın işlerini, hareketlerini ve düşüncelerini belirleme konu­sunda büyük bir öneme ve yüce bir konuma sahip olan İslâm peygamberi­nin sözlerinin, sün­netinin ve hareketlerinin toplanmasını, düzenlenmesini ve rivayetini konu alır. Bu bilim, kendi içinde “Rivâyetu’l-hadîs” ve “Dirâyetu’l-hadîs” diye iki dala ayrı­lır. Her iki dal da kendi içinde değişik kollara ayrılırlar. İşin başında Müslüman­lar, sadece hadisleri ezberleme ve nakletme ile yetinmekteydiler. Fakat za­manla özellikle de hadislerin uydu­rulması ve yalan hadislerin gerçek hadislerle karıştı­rılması söz ko­nusu olup bundan dolayı da İslâm için bazı problemlerin doğduğu dö­nemden beri onların kaydedilmesi söz konusu oldu. Bundan dolayı II/VIII. yüzyıl ortala­rından sonra hadis alimlerinin bazı ileri gelenlerini, hadisle­ri düzenlenmeğe başladı. Günümüzde onların en eskilerinden olan Mâlik b. Enes’in (ö.179/795) “Muvattâ”sı elde mevcuttur. Fakat III/IX. yüzyıl ortala­rın­dan sonra hadis ilmi alanında İmam Muhammed b. İsmail-i Buhârî’nin (ö.256/870) Câmi’u’s-Sahîh’i, Ebû’l-Ha­san Muslîm b. Haccâc-ı Nîşâbûrî’nin (ö.261/875) Sahîh’i, İbn Mâce-i Kazvînî’nin (ö.273/886) Sunen’i, Ebî Davud’un (ö.275/888) Sunen’i, Tirmizî’nin (ö.279/892) Sunen’i, Nesâî’nin (ö.303/915) Sunen’i gibi en önemli eserler, İranlı büyük alimler tarafından meydana getirildi. Şia mezhebi ileri ge­lenleri arasından da buna benzer hadis alimleri vardı. Fakat bi­lindiği üzere, İmâmîye’nin haber ve hadis konusundaki en önemli kitapları yani Erkan-ı Arba‘a-i Şia, IV/X. yüzyılda telif edildi. Bunların yazarları hak­kında daha sonra yeri geldiğinde söz edilecek­tir.

Fıkıh ilmi, şer‘î hükümlerin amelî/pratik boyutunu konu alır. Bu il­min kay­nakları, kitap ve sünnetteki hükümlere da­yanır, bundan do­layı da içtihada açık bir yapıdadır. İçtihadın sonucu da, Müslü­manlar arasında fakihlerin ihtila­fını ve bun­dan önce Müslümanlar arasın­daki değişik fırka ve mez­hepleri söz konusu eder­ken ismi geçen yeni grupların ortaya çık­masıdır. Bunları söz ko­nusu ederken, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ‘at’in ilk üç yüzyıldaki ilk ileri gelenlerin­den birkaç kişinin İran’ın değişik bölgelerin­den oldukla­rını görmüştük. Hanefî mezhebinin kuru­cusu Ebû Hanife Numan b. Sabit, Davudiye fır­kasının kurucusu Ebû Suleyman Davud-i İsfahânî ve Tabariyye fırkası­nın kurucusu Muhammed b. Cerîr-i Taberî gibi.

Genel olarak daha çok değişik fıkhî mezheplerin ortaya çık­ması açısın­dan ilk üç yüzyılın diğer İslâmî tüm dönem ve yüzyıl­lardan daha müsait ol­duğunu ve iç­tihat dönemi ve kitap ve sünnetten ya da kıyas ve görüşten fıkhî hü­kümler çı­karma keyfiyeti açısından de­ğişik görüş çı­karma ve içtihatlarda bu­lunma dönemi için uygun oldu­ğunu bilmek gere­kir. Bundan dolayı da kitapların büyük bir kısmı bu ilk üç yüzyılda yazıl­mıştır. Mezhep sahipleri, öğrencileri ve takipçileri­nin her biri şu anda da bir kısmı elimizde bulunan çok değerli eserler meydana getirdiler.

Bunun sonucu olarak da İslâmî hükümlerin tamamı bu üç yüz­yılda be­lirgin­leşti. Nitekim daha sonraki dönemleri, ilk üç yüzyılın önemli fıkhî mezhep­lerin devam ettiği, hatta bir kısım mezheplerin se­çilip diğer mez­heplerin de terk edil­diği dönem olarak görmek müm­kündür.

Fıkıh ilminin ayrıntısı arasından en önemlilerinden birisi usul-i fıkıh ilmidir. Bir diğeri hilaf ilmi, bir diğeri cedel ilmi­dir. Bu bi­limler de is­tidlal ve ispat boyu­tuna sahip olduğundan bazı hikmet öğretilerinden özellikle de mantık biliminden haberdar olmak zorunludur. Bundan dolayı Şeriat ilmiyle uğraşan bazı kim­seler, bunlarla uğraşmaya karşı çıktılar. Tüm bu bi­limlerde ve fıkıh ilminin kendisinde IV/X. yüz­yıldan itibaren İranlı bi­lim adamlarının büyük bir kısmı, İslâmî medeni­yetin tamamında alimle­rin ve bilim talebelerinin temel kaynağı olan ve olacak olan meşhur telifle­rin sahi­bidirler.

Kelam ilmi, inanç esasları konusunda aklî hüccetlerin ve de­lillerin açık­lanması ve bidat, küfür ve dalâlet ehlinin reddi konusunu içerir. Ke­lam ilmi, I/VII. yüzyıl sonlarından itibaren tevhid, tecsim, teşbih, cebr, ihtiyar, iman ve küfür sı­nırı vb. konularda İslâm’ın itikadî konuları hak­kında Müslümanlar ara­sında mü­nakaşaları ve tartışma­ları ortaya çı­kar­mıştır. Bu konuların her birinin taraftarları ya da mu­halifleri, kendi inançlarının is­patı ya da karşıtlarının reddi için delil­lere muhtaç oldukla­rından ve her delillendirme, tabii olarak aklî ko­nula­rın neticesi olduğun­dan bu yoldan her grup için “Kelam ilmi”nin kendilerinden şekillendiği usul ve konular da oluştu.

Kelam ilmi, Müslümanlar arasında birkaç sebepten dolayı baş­layıp ge­nişle­miştir. Bu sebeplerin başlıcaları şunlardır:

1)      Şeriata muhalif olanlara karşı İslâm’ın inanç esaslarını sa­vun­mak,

2)      İslâm akılcılarının kendi itikadî dayanaklarını idrak, tev­cih ve yücelt­mek için inceleme ve araştırmaları, tabii olarak da bu yolla arala­rında gerçekleşen tartışmalar,

3)      Müslümanların değişik fırkalara ayrılmalarına sebep olan ve her fır­ka­nın bir şekilde diğer fırkalar karşısında din usulleri­nin anlaşıl­ması yolunda yer almasına sebep olan çeşitli ko­nular yü­zünden bü­yük ihtilafla­rın ortaya çıkması,

4)      İslâm devleti topraklarında yaygınlık kazanan Mânîheizm, Hı­risti­yan­lık, Zerdüştlük, Sabbîlik (Sâbiîlik) vb. diğer dinle­rin kelâmî üslup­larının etkisi,

Kelâmî konularda tahkîk işiyle uğraşan ve felsefenin kaynakla­rın­dan ya­rar­lanmakla kelam ilmi konularının tedvininde ve onun gerçek kavran­masında ba­şarı sağlamış olan İslâmî fırkaların en bü­yüğü, Mutezile fırka­sıdır. Gerçek ku­ru­cuları her ikisi de ileri gelenler­den olan Vasıl b. Atâ ve ‘Amr b. ‘Ubeyd, II/VIII. yüzyılın ilk yarısında hareketlerini başlattılar. Çok hızlı bir şekilde yazar ve akıl sahibi bir çok takipçi, kendi mezhepleri et­ra­fında bir araya geldi. Bir araya gelen bu kimseler, III/IX. ile IV/X. yüz­yılda İslâm medeniyetinde şiddetli fi­kirsel bir etki meydana getirdiler. Ünlülerinin ve takipçilerinin büyük bir kısmı İranlılar arasından çıktı.



[1] Bu yedi okuyucu şunlardır: 1- Nâfı’ b. Abdurrahman (ö.169 h.), 2- Abdullah b. Kesîr (ö.120 h.), 3- Ebu Amr b. El-Alâ’ (ö.154 h.), 4- Abdullah b. Âmir (ö.118 h.), 5- İbn Ebi en-Nucûd (ö.129 h.), 6- Hamza b. Hubeyb (ö.154 veya 158 h.), 7- Ali b. Hamza el-Kisâî (ö.189 h.).

[2] Bu üç kişi de şunlardır: 1- Yakûb b. İshak el-Hadramî (ö.205 h.), 2- Yezid b. Ka’kâ’-i Mahzumî (ö.132 h.), 3- Halef b. Hişâm el-Bezzâz (ö.229 h.).

[3] Bunlar arasından İbn Şenbuz-i Bağdâdî (ö.328 h.) ve Yakûb el-Attâr (ö.354 h.) en meş­hur olanlardır.

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.