Sâsânî şehinşâhlığının hüzün verici sonu, II. Husrev-i Epervîj’in (Husrev-i Pervîz) debdebeli ve görkemli sarayının yıkılması ve M. 628 yılında talihsiz bir şekilde katledilmesiyle geldi çattı. Bu son, büyük bir medeniyetin sona erip yerini “İran İslâm medeniyet ve kültürü” adıyla yeni bir döneme bıraktığı bir son idi.
II. Husrev’in öldürülmesinden Sâsânî imparatorluğunun kesin yıkılışına kadar (M. 651) yirmi üç yıl kadar bir dönemi içermekte olup bu kısa dönem içinde on üç kişi, bu çetin karışıklık ve düzensizlik içinde şehinşâhlık yaptılar. Bunların her biri birkaç sabah şahlık tahtına oturup daha sonra da fitne ateşi arasında yok olup gittiler. Bunların sonuncusu, padişahlığı Müslümanların fetih dönemine yakın olan Yezdgird Şehriyâr, M. 651 (h.31) yılında düşmanlarının korkusundan bir memleketten bir başka memlekete kaçar bir halde iken Merv yakınlarındaki bir değirmende öldürüldü. Onun katledilmesiyle birlikte de İran’da millî güç ve iktidarı yeniden elde etme fırsatı bir daha asla ele geçmemecesine yok olup gitti.
Bu olaylar kargaşası içinde Medine’de yeni bir evrensel devletin temelleri atılmaktaydı. Dinî bir renge sahip olan bu evrensel devlet, bizim “İslâm Devleti” olarak adlandırdığımız batılıların ise “Arap İmparatorluğu” dediği devletti. Bu devletin başlangıçta İslâm’a davet görevini de taşıyan Arap güçlerinin eliyle oluşturulduğu bir gerçektir. Fakat bilindiği üzere, çok hızlı bir şekilde Araplar dışındaki milletler de, özellikle İranlılar, bu devletin siyasî, askerî ve idarî işlerinin yönetilmesinde ve diğer tüm sosyal, bilimsel, dinî ve edebî yapısında doğrudan görev aldılar. Hatta kimi zaman daha üst bir noktada bulundular. Nitekim daha II/VIII. yüzyıl başlarından itibaren bu büyük devletin dördüncü merkezinde yani Bağdat’ta yönetici konumunda saf bir Arap gücü kalmamıştı