Cuma 18 Mayıs 2012 - 04:20

الجمعة ٢٧ جمادى الآخرة ١٤٣٣

جمعه ۲۹ ارديبهشت ۱۳۹۱ - ۰۵:۵۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

1. Misbah

Kamil insanın ayn-i sabit’i, kapsamlılık mertebesiyle zuhurda ve esmaî suretlerin ilmi neşetteki izharında en büyük ilahi halifedir. Zira ism-i a’zam; celal, cemal, zuhur ve butun (batınlar) içerdiğinden, cemî makamıyla a’yanlardan hiç birine tecelli edemez. Zira bu aynalar dardır ve de bulanıktır. O halde öyle bir ayna olmalıdır ki kendisine yansıyan suretlerle uyum içinde olmalıdır. Aynı zamanda onun nuru da aynaya yansıyabilmelidir ki ilahi kaza âlemi zuhur edebilsin. Dolayısıyla eğer insanın sabit “ayn”ı olmasaydı, sabit a’yanlardan hiç birisi zuhur etmezdi ve eğer insanın ayn-ı zuhur etmeseydi, harici a’yanlardan hiçbiri zuhur etmezdi ve ilahi rahmet kapıları açılmazdı. O halde insanın ayn-i sabit’i vesilesiyle ilk sona erdi ve son ilk ile irtibata geçti. Bu yüzden de insanın ayn-i sabit’i bütün a’yanlar ile kayyumî bir birliktelik içindedir.

2. Misbah

Sen ey değerli okuyucu! Allah seni dünya ve ahirette korusun. Sakın, sakın süluk ehli ariflerin ve kâmil velilerin müteşabih ve anlamı açık olmayan sözlerine tabi olma! Bu müteşabih sözlere uyarak a’yan ve esma makamında bir kesret, değişim, farklılık, bir mir’at (ayna), bir mer’i (görülen şey), eşyadan bir şeyin varlığı, hakikatlerden bir hakikatin husulü, a’yanlardan bir ayn’nın haberi ve mümkünlerde olduğu gibi isimlerden bir ismin belirtisi olduğunu sanma. Allah bunlardan çok daha yücedir. Sakın maksatlarının hakikati hakkında ciddi bir araştırma yapılmadan ve hedefleri hakkında kâmil bir incelemede bulunmadan onların bu müteşabih sözlerine uyma. Bu iş irşat makamına sahip olan ve seni o büyüklerin hedeflerine kılavuzluk edecek ilahi velilerden bir veli nezdinde gerçekleşmelidir. Aksi takdirde velilerin müteşabih kelimelerinin peşice gitmek, insanı evliya ve marifet ehlinin göz nuru olan tevhit sınırından çıkmasına ve irfan ve süluk ehli kimselerin kalplerinin kabesi olan ilahi isimler hakkında inkâra düşülmesine neden olur.

 

3. Misbah

 

Şimdi, iman kardeşliği hükmünce onların maksadına kısaca bir işaret etmek bana farz oldu. O halde bil ki ilahi zat, kâmil, hatta kâmilden de üstün ve yalın, hatta yalınlıktan da üstün bir makamda olduğundan icmali yalın bir şekilde akli, vehmi, hayali ve harici kesretlerden münezzeh olduğu halde tüm şeydir. O halde o tüm şeydir ve eşyalardan hiç biri değildir. Bu aşkın hikmet sahibi kimselerin kitaplarında yazılan bir kaidedir. İlahi felsefede ise delilleriyle ispat edilmiştir. Gönül sahibi ve marifet erbabı kimselerce de keşfedilmiştir. Kur’an ayetleriyle güçlendirilmiş ve Ehl-i Beyt’ten nakledilen hadislerde de teyit edilmiştir.

 

Dolayısıyla kâmil arifler bu anlamı zevkleriyle şuhud ettiğinden ve şuhutlarıyla da derk ettiklerinden dolayı bu şuhutları için bir takım kavramlar geliştirdiler ve derk ettikleri bu hakikat için bir takım ibaretler icat ettiler ki öğrencilerin kalbini zikr-i hekim âlemine celbetsinler, cahilleri bilgilendirsinler ve uyuyanları uyandırsınlar. Bu onlara karşı çok merhametli ve şefkatli oldukları içindi. Aksi takdirde irfani müşahedeleri ve vicdani zevkleri hakiki bir şekilde beyan etmek mümkün değildir. Öğrenciler için bu kavramlar, ifadeler ve ibaretler doğru bir yol olsa da kâmil kimseler için örtü içinde örtüdür.

 

Ben sana Ali b. Ebi Talib ve onun masum evlatlarının halis taraftarlarından olan, onların yolunda yürüyen ve onların velayetine ve dostluğuna sarılan irfan ve hikmet sahibi kimseleri tavsiye ediyorum. Sakın onlar hakkında kötü düşüncelere kapılma, onlar hakkında kötü sözler etme ve onlar hakkında söylenen kötü sözlere kulak verme. Aksi takdirde düşmen gereken yere düşer kalırsın. Istılah ehline başvurmadan, sadece onların kitaplarına başvurmakla maksatları hakkında bilgi edinmek yeterli değildir. Zira her topluluğun bir dili vardır ve her yolun bir beyanı bulunmaktadır. Eğer sözün uzamasından ve asıl hedefimden çıkmaktan korkmasaydım sana onların sözlerini o kadar aktarırdım ki bizim bu iddia ettiklerimiz hakkında yakine erer ve sana okuduklarımız hakkında güven elde ederdin. Ama bu sözü sürdürmek bu kitabımızın hedefi dışındadır. O halde asıl maksadımıza dönelim.

4. Misbah

Makam, değer ve mevkisini işittiğin bu hilafet, velayet hakikatinden ibarettir. Zira velayet, ya yakınlık ya mahbubiyet ya tasarruf, ya rububiyet veya vekâlet anlamındadır. Bütün bu anlamlar bu hakikatin birer gerçeğini ifade etmektedir. Diğer vücud mertebeleri, bu hakikatin gölgesi konumundadır. Bu velayet, Alevi velayetin rabbidir. Alevi velayet emir ve yaratılış âleminde Muhammedi hilafet hakikatiyle birlik içindedir. Bunun açıklaması inşallah yakında gelecektir.

 

5. Misbah 

 

Hilafet ve velayet hakikatinin sahip olduğu gaybî makamda hiçbir taayyün ile belirginliği yoktur ve hiçbir sıfatla nitelendirilmemektedir. Hiçbir aynaya zuhur etmemektedir. Bu makamda hiçbir ruhani heyete sahip değildir. Ama esma ve sıfat suretlerine zuhur ve bu ikisinin taayyünlerinin aynasına nurunun yansıması makamında bu iki hakikatin kürevi bir heyeti vardır. Bazısı diğer bazısını ihata etmektedir. Ama bu iş ilahi ve ruhani kürelerde hissi kürelerin tam tersi bir konumdadır. Hissi kürelerde, kürenin muhiti, merkezini ihata etmektedir. Ama ruhani ve ilahi kürelerde, merkez muhiti ihata etmektedir. Hatta onlarda muhit bir itibara göre merkezlerinin aynısıdır. İlahi ve ruhani küreler arasındaki fark şudur ki ilahi kürelerin içi doludur. Ama ruhani kürelerin içi, imkanî bir boşaltmayla boştur. İlahi küreler ise, içi dolu olmakla birlikte, ilahi kürelerin ihatasında bulunan ve daha altındaki ruhani kürelere ihatası daha kamil ve tamamdır.

6.  Misbah 

Sakın ilahi ve ruhani kürelerdeki ihatanın, hissi kürelerdeki ihata gibi olduğunu sanma. Hissi kürelerde ihata, birinin diğerinin içinde yer alması, ve ihata edilenin dış yüzeyinin muhitin (ihata edenin) iç yüzeyi ile teması halinde olması anlamındadır. Bu tür bir hayal, bozuk bir hayal ve batıl bir sanıdır. O halde kendini bu tabiat zindanından kurtarman, his ve vehim âlemini terk etmen ve ruhaniyet âlemine doğru yükselmen gerekir. Aynı şekilde sakinlerinin helak olduğu ve ehlinin zalim sayıldığı bu kabirlerden nefsini (kıyamet gününde olduğu gibi) diriltmeli, çıkarmalısın.

 

7. Misbah 

 

Fen üstadı filozof Aristo’nun sözlerinde şöyle yer almıştır: Yalın hakikatler şüphesiz hakiki bir daire heyeti üzerindedir. Yüce arif, Kadı Said Kummi (r.a) bu konuyu delillendirmiş ve el-Bevarik’ul Melekutiyye adlı kitabında şöyle buyurmuştur: “Yalın hakikatler, ister akli olsun ister gayr-i akli, zatları hakiki bir daireyi iktiza etmektedir. Dairenin küçüklüğü veya büyüklüğü de, o hakikatin genişlik ve darlığına bağlıdır.

 

Hepsi varlıksal yapısı ve fıtratı üzere hareket etmektedir.

 

Yalın hakikatlerin daire olduğu hakkındaki delil ihata ettikleri şeylerin her biriyle aralarındaki nisbetin eşit oluşudur. Bu nisbette hiçbir ihtilaf içinde olamazlar. O halde o hakikatler eğer daire heyetinde olmazlarsa ihtilaf içine girer. Bu, varsayıma aykırıdır ve mümkün de değildir.”

 

Söz konusu arifin bu sözleri ilahi isimlerin hakikatlerini anlamak için bir merdiven konumundadır. Gerçi bu kitapta da işaret ettiğimiz gibi esma ile yalın hakikatler arasındaki fark da sır ehli nezdinde sabittir. Eğer senin de bu konuda bir bilgin varsa sakın başkasına bu sırrı ifşa etme.

8. Misbah

Şüphesiz mutlak hakiki nübüvvet, vahidiyet makamında gayb’ul guyubda (gayplerin gaybinde) var olan şeyleri, mazharların kabiliyetleri hasebiyle sahip olduğu hakiki ta’lim ve zati bilinç ile izhar etmesidir. O halde nübüvvet, velayet ve hilafetin zuhurudur. Hilafet ve velayet, nübüvvetin batınıdır.

 

9. Misbah

 

Bu zati bildirim ve eğitimin varlık neşetleri ve gayb ve şuhud makamları hasebiyle farklı mertebeleri vardır. Zira her topluluğun kendine özgü bir dili vardır. Her resul kendi kavminin diliyle gönderilmiştir. O halde bildirmek ve eğitmek makamının farklı mertebeleri vardır ki hepsi de bu bildirim ve eğitimin hakikatinde toplanmaktadır.

 

Bu mertebelerden biri, tabiat zindanında mahpus ve tabiat âleminin karanlık mezarlığında gömülü olan kimselere aittir. Bir mertebesi ise sır ehli olanlara, ruhanilere ve meleklere aittir ki inşallah bunun açıklaması ileride gelecektir. Rivayette ise şöyle yer almıştır. “Biz tesbih ettik, melekler de bizim tesbihimizle tesbih ettiler. Biz la ilahe illallah dedik, melekler de bizim bu tehlilimiz ile la ilahe illallah dediler.” İnşallah bu rivayetin diğer cümlelerini ikinci mişkat’te aktaracağız. Babamız Adem’e (a.s) yapılan talim de bu tür bir talimdir. Talimin başka bir mertebesi ise mutlak hakikatte ism-i a’zam ve kamil insanın terbiye edicisi için vaki olmaktadır. Bir başka mertebesi ise Muhammedi ayn-i sabitten ayan-i sabit için vaki olmuştur.

 

Bunlardan daha üstün bir mertebe ise vahidiyet makamında isimler makamı ve ilmi ve cem’i makamda, zuhur mertebesinde en büyük “Allah” ismi için vaki olmuştur.

 

Bundan daha yüce bir makamda ise talim ve bildirimin hiçbir zuhuru yoktur, tümüyle batınlar ve sırlardır.

10. Misbah

 

Özetle velilerin (a.s) işaretlerinden ve ariflerin (r.a) kelimelerden şu anlamı elde ettin mi ki lafızlar manaların ruhu ve hakikati için karar kılınmıştır? Acaba bu konu üzerinde hiç düşündün mü? Canıma andolsun ki bu konu üzere düşünmek hakkında şöyle buyurulan tefekkürün bir örneğidir: “Bir saat tefekkür etmek altmış yıllık ibadetten daha üstündür.” Zira bu konu marifet anahtarlarının anahtarı ve Kur’an sırlarını anlama temellerinin temelidir. Bu tefekkürün sonuçlarından biri neşet ve âlemlerde talim ve bildirim hakikatinin keşfidir. Ruhaniler, isimler ve sıfatlar âlemindeki talim ve eğitimin hakikati, biz zindanlar, kayıtlar tabiat cehennemi sakinleri ve varlık sırlarından mahrum kimselerin bildiği şeyler değildir.

 

O halde sen ey daha mücahede etmeyen, dergahtan kovulan, uzaklığa maruz kalan ve inatlaşan yazar! Kendini bu karanlık zindandan kurtar, bu korkunç mezarlıktan çık ve yüce Allah’ın dergahına şöyle yakar: “Ey ölüleri mezarlarından çıkaran ve kıyamet günü insanları emriyle dirilten Allahım! Kalplerimizi bu yıkık mezarlıktan çıkar ve bizi bu zalim beldeden uzaklaştır ki kalbi neşette marifet nurlarını müşahede edelim ve kalplerimiz senin peygamberinin mesajlarına kulak versin. Böylece nübüvvetten nasibimiz sadece kelime-i şehadet getirerek kan ve mallarımızın korunması olmasın. Hükümleriyle amel etmekten maksadımız sadece fıkhi kaideler ve zevahiri kurtarmak olmasın. Kur’an okumaktan maksadımız sadece okumak, tecvid hükümlerini ve harflerin mahrecini öğrenmek olmasın. Aksi takdirde bu dar görüşlülüğümüz sebebiyle yüce Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden oluruz: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, onların gözlerinde perde vardır.

Hakeza: “Kalplerinde hastalık vardır.” Hakeza: “Onlardan bir takımı, Kitapta olmadığı halde Kitaptan zannedesiniz diye dillerini eğip bükerler.

 

11. Misbah

 

Acaba nefsinin kitabını okudun mu? Bu büyük ilahi nişane üzerinde hiç düşündün mü? Bu öyle bir nişanedir ki Allah-u Teala bu nişaneyi tanımayı, kendisini, isim ve sıfatları tanıma merdiveni karar kılmıştır. O halde bir bak da akl-i basitinde, icmali ve yalın ilm-i huzuriyle gaybî hakikatin hakkında neler görüyorsun? Tafsili aklında, tafsili ve huzuri bir ilimle kendi melekutunda misali tecelli ve melekuti cilve hakkında neler müşahede ediyorsun? Zemini melekler vasıtasıyla başka bir ifadeyle ceberutunun melekut âleminde ve melekutunun mülk âlemindeki zuhuruyla ilahi emir, mülk âlemine inerek mülki ve zahiri neşette ses ve lafız şeklinde zahir olduktan sonra ne görüyorsun, acaba bu neşetler, merhaleler âlemler ve menzillerde haber verme ve izhar etme hakikati aynı mıdır ve tek bir yolla mı vaki olmuştur?

12. Misbah

Nefis kitabını okuduktan ve gerekli tefekkürde bulunduktan sonra bir adım daha yukarı çık, irfan ehlinin müşahedesine ve iman sahiplerinin menziline ulaşmaya çalış. Böylece bizim de sözünü ettiğimiz isimler âlemindeki nübüvvet ve bildirimin hakikatini elde etmiş olursun. O halde bil ki o makamda nübüvvet, gaybî hüviyette gizli olan hakikatlerin, kabiliyetleri hasebiyle gayb âleminden kendisine nazil olan ve feyz-i akdes vasıtasıyla kendisinde zuhur eden gaybî ciheti yansıtma kabiliyetine sahip olan berrak aynalarda zahir olmasıdır. O halde “Allah” ismi, feyz-i akdes ve halife-i kübrada zuhur makamıdır. Mutlak veli ise vahidiyet makamındaki konumu ve isim ve sıfatlar üzere ifade ettiği zati tekellümü hasebiyle mutlak nebinin ta kendisidir. Gerçi o ism-i a’zama nebi denilmemektedir. Nitekim Allah’a da şeriat dilinde ifade edilen isimler dışında bir şey isnad edilemez. Münezzeh olan Allah’ın isimleri tevkifidir ve bu isimlere eklenti yapılamaz.

 

13. Misbah

 

Vahidiyet makamında ilahi isimlerin her biri kendisinde ve müsemmasında gizli olan zati kemalini mutlak olarak izhar etmeyi gerektiriyordu. Bu mutlaklık, zati kemalini izhar etme gerekliliği anlamındadır. Hatta eğer kendi zuhuru sayesinde diğer isimlerin gerekliliklerini örtülü kılsa bile. Örneğin Hak Teala’nın cemali, mutlak cemalin zuhurunu gerektirmektedir. Bu mutlaklığın anlamı ise şudur ki Hak Teala’nın celali, cemaline mahkum olmakta, onda gizlenmektedir. Hak Teala’nın celali ise cemalini batınında tutmayı ve sultası altına almayı gerektirmektedir. Diğer ilahi isimler de böyledir. Öte yandan ilahi hükümler de aralarında adaletle hükmedilmesini gerektirmektedir. Onlardan her biri adalet üzere zuhur etmelidir. O halde mutlak hükümete sahip olan ve tüm isimlerin mutlak hakimi sayılan en büyük “Allah” ismi, iki hakim ve adil ismiyle tecelli etti. İsimler arasında adaletle hükmetti. Böylece, ilahi emir adaleti icra etti, içinde değişikliğin olmadığı iki ilahi sünnet cari oldu. İş bitti, kaza geçerli oldu ve imzalandı. Bu adalet hükmüdür. Bazı ariflerin dilinde cari olan mele-i a’ladaki kavga ve ihtisam da budur işte. Bunu inşallah yeri gelince beyan edeceğiz.

14. Misbah

Senin için açıklığa kavuşmuş oldu ki peygamberin her neşet ve âlemlerdeki şan ve makamı ilahi hududları koruması, ilahi hadden çıkmalarına izin vermemesi, o hududların tabiatının gereklerini önlemesidir. Bu mutlak surette önlemesi, tabii gereklerinin zuhur etmesini önlemesi anlamında değildir. Sadece onların mutlak oluşlarını önlemesidir. Zira mutlak şekilde gereklerinin zuhurunu önleyecek olursa hikmet sınırlarını aşmış olur ve tabiatta “kasr” lazım gelir. Bu da önermede adalete aykırı düşmektedir. Adalete aykırı düşmek ise en kamil sisteme ve cari olan sünnete aykırıdır. O halde peygamber iki isimle (hakem-adl) zuhur eden ve tabiatın mutlak oluşunu engelleyen kimsedir. O hükümde adalete davet eder. Bu peygamberin halifesi de onun ve sıfatlarının mazharı olmalıdır. Kafi ve Tevhid kitaplarında yer alan hadisin bir anlamı da budur. Tevhid’de şöyle buyrulmaktadır: “Ulu’l emri iyiliği emretmek, adalet ve ihsan ile tanıyınız.” Ama Kafi’de ise şöyle yer almıştır: “Ulu’l emri iyiliği emretmekle tanıyınız.” Burada bu rivayetin anlamını araştırma durumunda değiliz. Büyük üstatlar (r.a) bu hadis hakkında tam bir şekilde açıklamalarda bulunmuşlardır. Bizim de bu konuda bir incelememiz bulunmaktadır. Geçen nursal misbahlarda bu hadisle ilgili incelememizin bir bölümünü istifade etmiş olman gerekir.

 

15. Misbah 

 

Kemaluddin Abdurrazzak Kaşani, İbn-i Fariz’in kasidesi hakkında yazdığı şerhin önsözünde şöyle diyor:

 

“Nübüvvet, haber vermek ve bildirmek anlamındadır. Nebi, Allah’ın zatı, sıfatları, isimleri, hükümleri ve hedeflerini bildiren kimse demektir. İlk ve zati bildirimde bulunmak, sadece Allah’ın önce, külli nefis için, sonra da cüzi nefisler için kendilerini akli bir dil ile ahadiyet zatı, ezeli sıfatlar, ilahi isimler, kadim hükümler ve hissi maksatlar hususunda haberdar etmek amacıyla gönderdiği en büyük ruha özgüdür.”

16. Misbah

 

Bu, bunların nübüvvetin hakikati ve hatta hilafet ve velayetin hakikati hususunda eriştikleri şeyin nihayetidir. Bu, onlardan nakledilen şeylere müracaat etmek ve yazdıkları şeyleri dikkatle okumakla ortaya çıkan gerçektir. Artık Allah’a hamd ve O’nun verdiği başarı güzelliği sayesinde, kalbin nursal kandillerle aydınlandıktan ve için imani hakikatlerle ışıklandıktan sonra hilafet ve velayet hakikati kalbinde tecelli eder de gaybî ve ruhani baygınlıkla kendinden geçer, ebedi hayatla dirilirsin. Böylece bu ve benzeri yüce arife artık şöyle dersin: “Ey marifet yolunun yolcusu! Senin ilk, zati ve hakiki nübüvvet olarak nitelendirdiğin bu nübüvvet, nübüvvetin hakikati değildir. A’yan makamında var olan nübüvvetin gölgesidir. O makamda nübüvvet, vahidiyet, yani ismullah’il a’zam makamındaki hakiki nübüvvetin gölgesidir. Bu ismullah’il a’zam ise vahidiyet neşetinde isimlere gönderilmiş zati tekellüm ve ilahi lisanla gaybî ahadiyet makamından haber vermektedir. Peygamberimizin (s.a.a) nübüvvetinin batını, o nübüvvetin yani ismullah’il a’zam’ın mazharıdır. Nübüvvetin zahiri menşeleri ise nübüvvet batınlarının mazharlarıdır. İnşallah bunun açıklaması ileride gelecektir. Ama o arifin “En büyük ruh, külli nefse ve cüzi nefislere gönderilmiştir ki onları akli bir dil ile ahadiyet zatından haberdar kılsın.” sözünden maksadının ne olduğu tam anlamıyla belli değildir. Ama bu bizim şifreli bir şekilde işaret ettiğimiz gerçek araştırmayla da uyumlu olabilir. O gerçek de şuydu ki hüviyet gaybı, her şeyle hiçbir aracı olmaksızın irtibat halinde bulunmaktadır. Bu konunun gizli kalması daha evla ve bu tür hakikatler hakkında söz söylememek daha uygundur. O halde görmezlikten gelelim ve Allah’ın başarısı ve güzel teyidi ile başka bir şekilde söze başlayalım.


Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.