Arapların İran üzerine saldırılarının birçok yönden derinlemesine değil yüzeysel etkileri olmuştur. Bunlardan birisi de Arap saldırısından sonra tamamen kendi eski gücüyle konumlarını koruyan ve yavaş bir şekilde tekamüllerine devam eden İran’ın mahallî lehçeleridir. Bir başka ifadeyle, İran milletinin, İslâm dinini kabul etmesi veya bir grup İranlının Arap dili ve edebiyatında derinleşmesi, hiçbir zaman kendi millî dillerini ve mahallî lehçelerini bırakmalarına yol açmadı.
Değişik tarihî işaretlerden, aynı şekilde İran’ı Hicretten sonraki ilk üç yüzyılda ve IV/X. yüzyılda gezmiş olan coğrafya yazarlarının ve gezginlerinin açıklamalarından anlaşıldığı üzere, Arap egemenliğinin devam ettiği tüm dönemlerde, yani III/IX. yüzyıl ortalarına kadar (ve tabii olarak ondan sonra) İran’ın değişik bölgelerinde mahallî lehçelerle konuşma devam etmekteydi. Arap diliyle konuşmak ya da onu anlamak, onu belirli amaçlarla öğrenen özel bir sınıfa özgüydü. Arap göçmenlerin ya da yolcuların İran’da yaşamak veya dolaşmak için tercümana ihtiyaç duymaları ya da İran’ın genel lehçelerini öğrenmek zorunda olmaları da bundan dolayı idi.
Sâsânî döneminde ve İslâm’ın ilk döneminde kullanılan lehçelerle ilgili olarak kimi eski yazarlar bazı bilgiler vermişlerdir. Bunlar arasından Abdullah b. Mukaffa, İran lügatini, yani lehçelerini, Pehlevî, Derî, Fârsî (Fars lehçesi), Huzî, Süryanî olarak belirtmiştir. Aynı konuyu, Hamza b. el-Hasan-i İsfahânî, Yakût-i Hamavî’nin Mu’cemu’l-Buldân’ından naklen daha geniş bir ayrıntıyla zikretmiştir. Elbette bu iki üstadın İran lehçeleri diye zikretmiş oldukları lehçeler, sadece bunlar ve sadece İran lehçelerinin en önemlileri değildi. Aksine Sâsânîler döneminde ve İslâm’ın genişleme döneminde Soğdî, Hârezmî, Toharî, Taberî ve Kurdî gibi başka edebî lehçeler, Âzerî gibi yazılı olmayan lehçeler ve güney vb. bölgelerde konuşulan başka lehçeler de İran’ın değişik bölgelerinde yaygındı ki bunlardan bir kısmı ile ilgili dikkate değer eserler de elde mevcuttur. Sûretu’l-Arz yazarı İbn Havkal ve Ahsenu’t-Tekâsîm’in sahibi el-Makdisî vb. IV/X. yüzyıl ünlü coğrafya bilimcileri bu lehçelerin her biri hakkında önemli ve yararlı bilgiler vermişlerdir.
İsimlerini zikretmiş olduğumuz lehçeler arasından Soğdî lehçesi, Mâverâunnehir’de Soğd bölgesine ait olup çok meşhur ve önemli bir lehçe idi. Soğdî lehçesinin yaygınlık alanı, bu bölgenin sultanlarının gücünün etkisiyle ve onların egemenliğinde olan bölgelerin genişlemesiyle kimi zaman tüm Orta Asyadan Çin sınırlarına kadar uzanmaktaydı. Bu dille ilgili olarak birçok yazılı metin elde mevcut olup bunların büyük bir kısmı basılmış, onunla ilgili dilbilgisi ve sözlükleri düzenlenmiştir. Bunların büyük bir çoğunluğu M. VII. ile IX. yüzyıllar arasında ortaya çıkmıştır.
Soğdî hattı, Pehlevî hattıyla aynı koldan olup Sâmî dil ailesi grubuna girmektedir. Eski araştırmacılar arasından Ebû Reyhân-i Bîrûnî (ö.440/1048), meşhur kitabında (Âsâru’l-Bâkiye), Soğdî sözcükleri, özellikle de takvimi ve o dönemdeki ay, halk ve zaman isimleri konusunda yararlı bilgiler vermiştir.
Hârezmî lehçesi, ister Hicretten sonraki ilk üç yüzyılda ister sonraki yüzyıllarda olsun adı geçen lehçeler arasında bir süre konuşulmaktaydı. Nihayet Moğol ve Tatar saldırıları sonucu ve Ural-Altay dillerinin o bölgede yaygınlaşmasıyla birlikte VIII/XIV. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş ortadan kalktı. Eski lehçelerden ve aynı şekilde Arap hattıyla yazılmış olan İslâm dönemi yeni Hârezmî lehçesinden bir kısım eserler elde mevcuttur. Ebû Reyhân-i Bîrûnî-yi Hârezmî, Âsâru’l-Bâkiye’sinde Hârezmî dilindeki ay, bayram, önemli günler ve ay konumlarının isimlerini zikretmiştir.
Tohârî lehçesi, Tohâristân’da yani Belh ve Bedahşân bölgeleri arasındaki topraklarda konuşulmaktaydı. Bu lehçeye dair eserler de elde mevcuttur. Bu dil, eski araştırmacıların eserlerinden anlaşıldığına göre, İran lehçeleri kolundan olup Belh lehçesine yakın idi.