Cuma 18 Mayıs 2012 - 04:18

الجمعة ٢٧ جمادى الآخرة ١٤٣٣

جمعه ۲۹ ارديبهشت ۱۳۹۱ - ۰۵:۴۸

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

IV/X. yüzyıl ile V/XI. yüzyılın ilk yarısı, İran’ın İslâmî mede­niyet dö­nemleri­nin en önemlisi olup değişik açılardan dikkate ve in­celemeğe değer bir özellik ta­şır. İran’ın İslâmî medeniyetinin altın dö­nemi olarak nitelen­dirilmesi gereken bu yüzyıl, İranlıların tam bağım­sızlığı elde etmek için II/VIII.  ve III/IX. yüzyıllarda yapmış oldukları sürekli çabalarının meyve verdiği dönem olup birinci dere­cede hekim (filozof), alim ve edibe sahip olmak için göstermiş oldukları edebî ve ilmî ça­lışmalardan sonuç aldıkları dönemdir. Bu dönem, Fars ne­sir ve nazmının to­murcuklandığı dönemdir. Bu dönemin başlangıcı, bir asra kadar İran asıllı pa­di­şahların üstünlü­ğünde geçmiş olması sonuç ola­rak da ilim ve edebiyatın parlak­lığı ve dü­şünce bağımsızlığı dönemi olmuştur. İran medeniyetinin parlaklığının he­nüz şaşırtıcı ve göz alıcı olduğu bu dönemin sonlarında İranlı olmayan hükü­metlerin galibiyeti söz konusu oldu ve tarihimizde dinî siyasetin galip olduğu dö­nem ola­rak meşhur olan ve tabii olarak istenmeyen sonuçlarını kendinden son­raki dö­nemlere de bırakan yeni bir dönem başladı.

Bu dönemin büyük bir bölümünde Sâmânî devleti, eski gele­nekleri yeni­den canlandırarak Mâverâunnehir, Horâsân, Rey ve Gurgân’da hü­küm sürdü. Aynı dönemde Zeyyâroğulları ve Buveyhoğulları hanedanları, şehinşâhlığı yenilemek düşüncesiyle halifelerle çatışma içindeydiler ve onları kendi üstünlükleri altında tutmaktaydılar. İster sözünü ettiğimiz bu padişahlar ailesi ister diğer küçük ma­hallî aileler, İran’ı baştan başa hali­felere itaat boyunduruğundan çıkarttılar.

Bu döneme özgü ırkçı siyasetler, IV/X. yüzyıl sonlarında ve V/XI. yüzyıl başlarında engellerle karşılaşmamış olsaydı İran’ın İslâm medeni­yeti tarihine ke­sinlikle altın sayfalar eklenmiş olacaktı. Ama Türk kabilele­rinin üstünlükleri, Yakûb, Merdâvîc, Sâ­mân-ı Hudâ’nın evlatları ve Buveyh-i Deylemî evlatları gibi kimselerin arzularını suya düşürdü. Efrâsiyâboğulları bir yandan hizmet ehli Sâ­mânîler devletini sarstılar, öte yandan da Sebuktekîn’in oğulları, “Bugün hükümranlık kimindir?”[1] ya­yını çektiler. Türkmen Oğuz kabileleri de bu fırsatlar­dan yararla­nıp Selçuklu devletini kurmak için çaba içine düştüler.

Bağdat halifeler devleti, bu dönemin sonunda, yani V/XI. yüz­yıl ortala­rında Buveyhoğulları’nın egemenliğinin etkisiyle o derece zayıf bir duruma düşmüştü ki artık ondan bir isim dışında geri bir şey kalma­mış, el-Kâim bi-emrillah (422-467/1031-1074), ister istemez iki yıl kadar Bağ­dat’tan çıkmış ve hutbe kendi adına okunmamaktaydı. Niha­yet 447/1055 yılında Selçuklu Tuğrul’un ve Oğuz Türklerinin yardı­mıyla Bağdat’a geri dönebildi.

Her ne kadar bu dönemin sonunda Mâverâunnehir’de Sâmânî devleti yerine Efrâsiyâboğullarından olan Karahan Türkleri oturmuş ve Türk asıllı Gaznevî pa­dişahları, Târî ve İsfahan’ı baskınla ele geçirmişlerse de Gaznelilerin, Sâ­mânîler geleneğini sürdürüyor olmala­rından ve Efrâsiyâboğullarının da Sâmânîler dö­nemi teşkilat yapısında ge­nel bir de­ğişim yapmadıklarından dolayı o dönemin İran medeniye­tiyle ters olan sonuçları çıkarmak mümkün değildir. Özellikle de Gaznevî devletini bazı yönleri dışında Türk devletleri arasında saymak mümkün değildir. 


[1] Mü’min suresi 16. ayette geçen “leminelmülk” ibaresine işarettir. (çev.)

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.