IV/X. yüzyıl ile V/XI. yüzyılın ilk yarısı, İran’ın İslâmî medeniyet dönemlerinin en önemlisi olup değişik açılardan dikkate ve incelemeğe değer bir özellik taşır. İran’ın İslâmî medeniyetinin altın dönemi olarak nitelendirilmesi gereken bu yüzyıl, İranlıların tam bağımsızlığı elde etmek için II/VIII. ve III/IX. yüzyıllarda yapmış oldukları sürekli çabalarının meyve verdiği dönem olup birinci derecede hekim (filozof), alim ve edibe sahip olmak için göstermiş oldukları edebî ve ilmî çalışmalardan sonuç aldıkları dönemdir. Bu dönem, Fars nesir ve nazmının tomurcuklandığı dönemdir. Bu dönemin başlangıcı, bir asra kadar İran asıllı padişahların üstünlüğünde geçmiş olması sonuç olarak da ilim ve edebiyatın parlaklığı ve düşünce bağımsızlığı dönemi olmuştur. İran medeniyetinin parlaklığının henüz şaşırtıcı ve göz alıcı olduğu bu dönemin sonlarında İranlı olmayan hükümetlerin galibiyeti söz konusu oldu ve tarihimizde dinî siyasetin galip olduğu dönem olarak meşhur olan ve tabii olarak istenmeyen sonuçlarını kendinden sonraki dönemlere de bırakan yeni bir dönem başladı.
Bu dönemin büyük bir bölümünde Sâmânî devleti, eski gelenekleri yeniden canlandırarak Mâverâunnehir, Horâsân, Rey ve Gurgân’da hüküm sürdü. Aynı dönemde Zeyyâroğulları ve Buveyhoğulları hanedanları, şehinşâhlığı yenilemek düşüncesiyle halifelerle çatışma içindeydiler ve onları kendi üstünlükleri altında tutmaktaydılar. İster sözünü ettiğimiz bu padişahlar ailesi ister diğer küçük mahallî aileler, İran’ı baştan başa halifelere itaat boyunduruğundan çıkarttılar.
Bu döneme özgü ırkçı siyasetler, IV/X. yüzyıl sonlarında ve V/XI. yüzyıl başlarında engellerle karşılaşmamış olsaydı İran’ın İslâm medeniyeti tarihine kesinlikle altın sayfalar eklenmiş olacaktı. Ama Türk kabilelerinin üstünlükleri, Yakûb, Merdâvîc, Sâmân-ı Hudâ’nın evlatları ve Buveyh-i Deylemî evlatları gibi kimselerin arzularını suya düşürdü. Efrâsiyâboğulları bir yandan hizmet ehli Sâmânîler devletini sarstılar, öte yandan da Sebuktekîn’in oğulları, “Bugün hükümranlık kimindir?” yayını çektiler. Türkmen Oğuz kabileleri de bu fırsatlardan yararlanıp Selçuklu devletini kurmak için çaba içine düştüler.
Bağdat halifeler devleti, bu dönemin sonunda, yani V/XI. yüzyıl ortalarında Buveyhoğulları’nın egemenliğinin etkisiyle o derece zayıf bir duruma düşmüştü ki artık ondan bir isim dışında geri bir şey kalmamış, el-Kâim bi-emrillah (422-467/1031-1074), ister istemez iki yıl kadar Bağdat’tan çıkmış ve hutbe kendi adına okunmamaktaydı. Nihayet 447/1055 yılında Selçuklu Tuğrul’un ve Oğuz Türklerinin yardımıyla Bağdat’a geri dönebildi.
Her ne kadar bu dönemin sonunda Mâverâunnehir’de Sâmânî devleti yerine Efrâsiyâboğullarından olan Karahan Türkleri oturmuş ve Türk asıllı Gaznevî padişahları, Târî ve İsfahan’ı baskınla ele geçirmişlerse de Gaznelilerin, Sâmânîler geleneğini sürdürüyor olmalarından ve Efrâsiyâboğullarının da Sâmânîler dönemi teşkilat yapısında genel bir değişim yapmadıklarından dolayı o dönemin İran medeniyetiyle ters olan sonuçları çıkarmak mümkün değildir. Özellikle de Gaznevî devletini bazı yönleri dışında Türk devletleri arasında saymak mümkün değildir.